Yazı kategorisi: Edebiyat, İnsan

Hoş Seçimler


Garipsenir bir yaşamın ortasında, artık her durumu kabullenir, her vakayı normalleştirir oldu insanoğlu. Vefa, yerini sırtından bıçaklamaya; sevgi, yerini kıskançlığa kaptırdı. Hiç mi güzel giden şeyler olmadı peki?
Elbette oldu. Birileri sabahları erken uyanıp insanlık için ekmek pişirmeye devam etti. Bir kedinin başını okşadı kimi, bir diğeri bir yetim sevindirdi. Bu iyi insanlar hatrına mı döndü dünya, yoksa zaten dönesi mi vardı? Yediğimiz çikolata çöpünü yere attık, yılmadan süpürdü çöpçüler. Belki de dünya Küresel Isınma’dan bir miktar böyle korundu. Bir tarafta ağaçlar, bile isteye kesildi, yakıldı da… Yerine milyon liralık oteller layık görüldü insana. Oysaki doğanın içinde bir anlam ifade ederdi tüm canlılar. İşte birileri yakıp yıkarken, birisi küçük bahçesine bir fidan ekti. Sabırla bekledi. Sırf faydacılık olsun diye meyve ağacı da değil. Upuzun salınan söğütlerden ekti. Kuşlar uçtu, arılar bal yaptı. Anlayacağınız hep kötü şeyler olmadı dünyada. Çoğu canlı dünya için çabaladı durdu. Vakit gelene kadar huzuru aradılar. Ama her insan aynı yolu seçmedi. Aydınlık yolları seçen kadar, o yolu bertaraf edenler çoktu. Üstelik o yoldan geçtiği halde ardındaki geçemesin diye yola dikenler savuranlar da…
Bir ışık belirse ıssız bir ormanda, korkardık. Kalbimizde beliren kara lekelerden korkmadık bu denli…
Kendimize yapılan onca haksızlığa karşı çıkar, yükselirdi göğe seslerimiz. Oysa bir başkasındaki haksızlığa üç maymunu oynadık biz…
En güzel hevesleri edindik, en güzel hayalleri gerçek etmek istedik. Hayallerimizi başkasında görünce yıkıldık bittik biz…
Kendimizi bazen güçlü görmek isterken, bizi alaşağı çekenlere kanıp karalar bağladık… Kimimiz iyilikten yana koşarken, kimimiz kötülüğü kutsadı içinde.
Aynı zihinler, aynı beyinler ve farklı tercihler…
Ardınıza sakladığınız içsel düşünceleri dökme vakti! Ya kötülüğün zerresine kadar inanıp bu yolda can çekişirsiniz ya da iyilik dolu hisler saran bedeniniz son nefesinde bile huzurla dolar. Seçim sizin…
Buradan sonrasını iyilikten yana olanlarla devam edeceğim!
Öncelikle kendimizi sevmeyi bileceğiz. Kendini sevmeyenin evreni sevdiği hem nerede görülmüş?
Yıldızlara, parlak ışıklarıyla gülümseyen aya, gökyüzünde Küçük Ayı’yı bulmaya vakit harcayacağız.
Ağaçların kesilmesine dur diyeceğiz, yaşamak için dur!
Bir çocuk sevincini hissetmek insanı iyi eder, sevindireceğiz. Bazen tatlı tebessümle, bazen minik bir çikolata ile…
Hani derler ya sana taş atana sen gül at diye. Bağıran, çağıran kim varsa tek bir kelime sarfetmeye bile değmez. Öyle güzel sus ve uzaklaş ki ondan, bu ağır uzaklaşma ile ezilsin.
Hayallerin, umutların var! Bir başkası hoşlanmadı diye, sırf o istemiyor diye hayallerinden vaz mı geçeceksin? Fikirlerine saygı duyan insanlar olsun hayatında ki, saygı duydukça saygı duyulmanın huzuruna varabilesin…
Bu bir iyilik savaşı ise hep iyi olmaya çaba sarf etmeli. Kötülüğe karşı bir savaş… Ama öncelik olarak içsel huzuru bulmak önemli. İçsel huzurlarımız ise ağaçların esintisiyle, hoş duygularla, samimiyetle, kedi bakışları ile olur.
Kalbimize iyi bakmalı, ona iyi davrananlara gülümsemeliyiz. Farkımıza varabilsek ne güzellikler var içimizde… Sıcacık, umutlu…
Kalbimizin kara lekelerden hep uzak kalması dileğimle… Ay ışıklı lambalarınız bol olsun efenim.

Yazı kategorisi: Güncel

LiveTerra Nedir?

Live Terra, kelime anlamı olarak yaşayan topraktan dünya veya canlı dünya anlamlarına gelmektedir.

Site ismi ender ve anlamlı bir isimdir. Site oluşturulurken tek gaye eğitimdi, öyle de kalacaktır. Yaşayan dünyada ezilen kesimin eğitime ulaşamayan topraklardan olduğunu görmekteyiz. Eğitim bir ülkenin kalkınması için atılacak ilk ve en önemli adımlardan biridir. LiveTerra güncelliğinin yanında site adresi(www.liveterra.wordpress.com) gibi ender bilgileri doğru kaynaklardan bularak, eşsiz edebi eserleri kendi yazarları bünyesinde yaratarak eğitime destek vermesinin yanında, her konuyu içeren entelektüel bir site imajıyla sizi karşılamaktadır. Editör ve yazarlarımız alanında uzman (Öğretmen, Sosyal Hizmet Uzmanı…) kişilerdir. Gayemizden şaşmadan Türkiye’nin en büyük eğitim sitesi olma yolunda emin adımlarla ilerliyoruz. Sizde yaşayan dünyada bilginizle hayatta kalmak veya iyi yaşamak istiyorsanız, LiveTerra‘nın ilim ırmağından istediğiniz kadar içebilirsiniz.

İnsan eğitimle doğmaz ama eğitimle yaşar.” Cervantes

İçeriklerimize Ana Sayfamızdan ulaşabilirsiniz.

Yazar olmak için LiveTerra İletişim linkinden bize ulaşabilirsiniz.

Sevgiler…

  • Mustafa BAHAR

Yazarlar

Yazı kategorisi: Kitap İncelemeleri

Zafer Sızlanarak Kazanılmaz (Kitap İncelemesi)

Eğitime hayatını adamış, Haluk TATAR hocanın kişisel gelişim tarzında yazılmış ilk kitabıdır. İkinci kitabı olan Dikili İlişkiler’in kitap incelemesi için Dikili İlişkiler yazımızı okuyabilirsiniz.

“Zafer Sızlanarak Kazanılmaz” adıyla kitap, girişte insana parlayacağını ama parlaması için yanması gerektiği mesajını vermektedir. Kitap, “Düşmekten korkma, kalkmamaya alışmaktan kork. İçine dön ve kendini yenile.” sloganlarıyla zenginleştiren bir kapak sunuyor. 8 anabaşlık altında hayatın her yönünden değindiği konularla hikaye tarzında anlatılan konular, kişisel gelişime güdülemektedir. Başlıklar;

*Önceki Sen

*Korkuların

*Çözmemiz Lazım

*Bunlar Lazım

*Bilmek Lazım

*Sözlü Dövüş Sanatı (Youtube kanalında Tonqfue adındaki video önerimdir.)

*Kendine Gelişme

*Para-Kariyer

Kitap ilk başlık altında “Anayasamız” başlığıyla güzel çıkarımları ve doğru hareketleri bize ödev olarak sunuyor. Etkileyici ve eğlenceli…

Bolca alıntılanan konuyla alakalı deneylere ve çalışmalara yer vererek anlattığına destekler ekleyen yazar bununla birlikte ilginç sendromlar ve hastalıkları da içerikte belirterek konu içerisinde açıklamış ve konuyla bağdaştırarak akılda kalıcılığı arttırmıştır. Genel itibariyle güzel, akıcı ve kişisel gelişim konusunda yerini sağlamlaştıracak nitelikte bir kitap ama kitap biraz fazla mı uzun? hocam 🙂 (Haluk TATAR) Sanki bazen, hani bunuda örnek vermese olurdu, bu hikaye uzundu dediğim yerler oldu ama tam bundan yakınırken yeni konu beni tekrar kitaba kilitledi. Okuduğum en uzun ve en bol konulu, neredeyse insanla ilgili her konuya değinmiş yararlı bir kitaptı. Kitabın sonunda sizi Yapılacaklar Listesi bekliyor. Orda öneri filmler, kitaplar ve havalı kelimeler sözlüğü de bulunmakta. Son olarak bağları koparmamak isteğiyle veda ediliyor. Ben de Haluk hocamı yaklaşık 3 yıldır takip etmekteyim. Kendisinin yazdığı bir kitabı okumak, kişiyi bildiğim için yazarın sesiyle okumak ayrı bir zevk kattı.

Yorumlarınız ve beğenileriniz LiveTerra’yı geliştirecektir. Düşüncelerinizi yorum kısmında belirtebilirsiniz.

-Mustafa BAHAR

Ekler

Haluk TATAR Kanalı: https://www.youtube.com/channel/UCrVR30q-Seo82gBhmAe_1uQ

Kitap: https://www.idefix.com/Kitap/Zafer-Sizlanarak-Kazanilmaz/Egitim-Basvuru/Kisisel-Gelisim/urunno=0001798747001

Yazı kategorisi: Tarih

Aman Ayrılık (Azerbaycan)

Fikrimden geceler yatabilmirem.
Bu fikri başımdan atabilmirem.
Neyleyim ki sene çatabilmirem.

Ayrılık ayrılık aman ayrılık…
Her bir dertten olan yaman ayrılık.

Uzundur hicrinle kara geceler.
Bilmirem men özüm hara geceler.
Bir oktur kalbime yara geceler.

Ayrılık ayrılık aman ayrılık…
Her bir dertten olan yaman ayrılık…

Her Türk’ün duyma olasılığı yüksek olan bir parçanın sözleridir bunlar. Sözleri Azerbaycan Erdebil’li Ferhat İbrahimi’nin yazdığı, Ali Selimi’nin bestelediği, Güney Azerbaycan ile Kuzey Azerbaycan’ın ayrılığı için dillere dolanan anlamlı bir parçadır.

Ayrılan Topraklar (1850’ler)

Bir 1900’lerde bölge olan Azerbaycan 1813’de “Gülüstan” antlaşmasıyla Rusya ve İran arasında paylaşıldı. Günümüz Ermenisten ve Nahçivan bölgesi tamamen İran’ın hakimiyetinde kalmıştır. Kuzey Azerbaycan Rusya hakimiyetine girmiştir. Bu antlaşma İran için yetersiz gelmiş ve Rusya ile sürtüşmelere başlamış. Gayesi Azerbaycan’ı komple almaktı. İran, Rusya’ya kafa tutmuş ve 1828’de savaşarak yenilmiştir. Yenilgi sonrası zorla “Türkmençay” anlaşmasını kabul etmek zorunda kalan İran, Azerbaycan’ın kuzeyi, Ermenistan ve Nahçivan’da dahil Rusya’ya vermek zorunda kalmıştır. Güney Azerbaycan’da İran’a kalmıştır. Bu anlaşma Azerbaycan Türklerini kardeşinden, ana ve bacısından ayrı düşürdü. Günümüzde bu ayrılık söz konusu değildir ama İran hala Azerbaycan’ın güneyine İran Azerbaycan’ı demektedir ki Osmanlı İran’ı şu fermanla Azerbaycan’ın, Türklere ait olduğunu bildirerek karşı çıkmıştır.

İran’ın son zamanlarda oluşturulan Kafkasya devletinin “Azerbaycan” olarak adlandırılmasıyla ilgili resmi protestosu (1918’de Osmanlı İmparatorluğu’na gönderildi).
Azerbaycan Millî Hükûmeti Düzenle

Parçada anlatılan ayrılık, geride kalan eşlerin, ailenin ayrılığının kağıda dökülmüş halidir. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti 1918 yılında kurulmuştur. Bu konu devletler hakkında gelecek olan seriye ayrılmıştır.

Yazılanlar hakkındaki düşüncelerinizi yorumlarda belirterek bizi mutlu edebilir, bildiğiniz ek bilgileri ekleyerek okuyuculara katkıda bulunabilirsiniz.

#KarabağAzerbaycanındır… Yakında, LiveTerra’da.

-Mustafa BAHAR

Alıntılar ve Kaynaklar

Osmanlı Fermanı: https://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Iran%27s_official_protest_(sent_to_the_Ottoman_Empire),about_naming_the_recently-created_state_of_Caucasus%22Azerbaijan%22_(1918).jpg

Şarkı Sözleri:

http://www.turkuler.com/sozler/turku_ayrilik.html

Yazı kategorisi: Dini İçerikler, İnsan

NEFS İLE NEFES

Kalu Bela’da başladı her şey. Yaradan sordu, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ Kullar hep bir ağızdan, ‘Evet, bizim Rabbimiz sensin,’ dediler. Ardından vakitleri gelince her biri bir bedene büründü.

Küçücük bir fasulye tanesi büyük bir hikmetle büyüyüp gelişti. Daha doğmadan önce anne babanın tüm hazırlıkları yapması gibi Yaradan da kulunu göndermeden onun tüm rızkını hazırlamıştı.

Büyümeye başladı bebek. Cennetin o masum varlığı ‘bu benim’ dediği an uzaklaştı geldiği topraklardan. Çünkü ‘ben’ diye bir şey yoktu. Ben, aslında nefsti. Ve bebek, artık dünyaya aitti.

Yavaş yavaş gelişmeye başladı. Yürüdü, koştu. Yaradan onun için tüm kanıtları bırakmıştı. İstediği yalnızca bu ipuçlarını takip edip ona gelmesiydi.

Öyle de oldu. Ailesinin yanında onlardan öğrendikleriyle tanıdı Rabbini. Daha çok sarıldı ona. Öğrendiği birkaç duayı mırıldanmadan uyuyamaz oldu. Namaz hoşuna gitti. Çünkü ailesi yapıyordu. O da yapmalıydı.

Biraz daha büyüdü. Yavaş yavaş çevresinin farkına varmaya başladı. Sadece o yoktu dünyada. Ondan başka milyarlarca insan vardı. Sorular birikmeye başladı aklında. Sorgulamaya başladı. Sırf ailesi söyledi diye yapmak istemiyordu artık.

Biraz daha büyüdüğünde sorgulamalarına yeterli yanıtları alamayınca kendini tümüyle çekti ait olduğu yerlerden. Dünyevi hazlar ona daha çekici gelmişti. Özgürdü artık. İbadet etme zorunluluğunda hissetmiyordu kendini. Çünkü o istememişti buraya gelmeyi. Eğer gönderildiyse de tüm zevkleri tatmak istiyordu.

Eski huzurunu, sahte cennetlerde aramaya başladı. Çok hoşuna gitti. Mutluydu ve en önemlisi de prangalarından tümüyle kurtulmuştu. En azından o, böyle zannediyordu. Asıl zincirleri vücuduna doladığından habersizdi.

Çok zaman geçmedi. Bir boşluk hissetti yüreğinde. Bir şeyler eksikti. Ruhu tam değildi. Aşık olmak istiyordu. Çünkü ancak o zaman varlığını bulabileceğine inanıyordu. Kul, kula kafi miydi?

Aşık oldu. Ya da öyle adlandırdı. Onun için ölebilirdi ne de olsa. Mutluluk sarhoşluğu oldukça kısa sürdü. Ardından başladı haram sevdaların o çetrefilli yolları. Çok geçmeden eskisine oranla daha büyük bir boşluk hissetti. Aradığının kula duyulan aşk olmadığını geç de olsa anlamıştı.

Yorgun düşmüş, düşünceleri karışmış, nereye gideceğini şaşırmıştı.

Depresyona girdi. Modern çağın hastalığı. Yanlış yerde yanlış şeyleri arayan ruhlar, mutlaka bu dipsiz çukurun içinde bulurlardı kendilerini.

Hiçbir şeyden zevk alamaz oldu. Yediği yemeğin odundan, içtiği suyun çamurdan farkı yoktu. Yeni eğlencelerle kendini avutmaya çalıştı. Şekilden şekle girdi insanlara mutlu gözükmek için.

Fotoğraflarda daima gülümsedi mesela. Çektiği videolarda kahkahaları yeri göğü inletiyordu. Ancak kimse bilmiyordu kendi cehenneminin kaçıncı katında olduğunu. Dipten bir öncesindeydi. Aşağısı da intihardı zaten. Düşünmüyor da değildi. Ancak bir şey engelliyordu onu.

Bir günün sabahında bir ses dokundu kulağına. Önünden geçtiği dergahtan geliyordu.

Bıyıkları yeni terlemeye başlamış genç bir delikanlı. Dergahın bahçesindeki banklardan birine oturmuş, el pençe divan kaptırmıştı kendini sözlere.

Kişi aşık olmak gerek

Maşukunu bulmak gerek

Aşk oduna yanmak gerek

Ayruk o da yanmaz ola

Daha önce o da aşık olmuştu. Onun nasıl hissettiğini biliyordu. Kendini yanık sesli delikanlıya çekilirken buldu.

Delikanlı susmuştu. Davetsiz misafirinin farkında gibiydi.

“Merhaba,” dedi adam çekinerek.

Delikanlı gözlerini araladı. Şöyle bir baktı.

Kovulacağını sandı ilk önce. Rahatsız etmemeliydi başka insanları.

Tam bir adım geri gideceği sırada yanık sesli delikanlı ayağa kalktı ve kollarını iki yana açarak sımsıkı sarıldı ona. “Hoş geldin,” dedi. “Buyur gel otur. Ben de erken geldiğimi sanmıştım.”

Omuzuna dokunan delikanlının elinin sıcaklığını hissederken, kendisini, bu dergaha gelen diğer insanlardan biri sandığını anladı. Ancak kusursuzca ütülenmiş takım elbisesi, boynunun yarısını ve parmak boğumlarını kaplayan dövmelerini görmemiş olmasının imkanı yoktu. Burası gerçekten de dergah mıydı? Sarıklı amcalar, iki büklüm teyzeler olmaz mıydı burada?

Genç delikanlı çok sıcak bir şekilde sohbet ediyordu onunla. “Sen de mi onu arıyorsun?”

“Kimi?”

“Varlığını.”

Omuz silkti. Onu aramayı uzun zaman önce bırakmıştı. “Sadece aşk şarkını duydum. Sesin gerçekten çok güzel.”

Mütevazı bir gülümseme yüzüne oturdu. Şarkı ifadesini düzelterek onu utandırmak istemiyor gibi baktı ona. Bu adam bugün karşısına çıktıysa Yaradan’ın mutlaka bir bildiği vardı. “Daha önce aşık oldun demek.” Delikanlının yüzündeki huzur ifadesi, gözlerinin değdiği her yeri çiçeklendiriyordu.

“Evet.”

“Peki hala aşık mısın?”

“Hayır tabi ki. İlişkimiz iyi gitmedi.”

“Peki sence bu aşk mıydı?”

“Anlamadım.”

“Aşk, bu kadar basit midir?”

Adam bir an duraksadı. “Sanırım değildir.”

“Fani ruha duyulan aşk da fanidir. Önemli olan ezeli ve ebediye duyulan aşktır. Zira böylesi büyük bir kelime ancak ona yakışır.”

“Peki benim hissetiklerim neydi?”

Delikanlı, yetmiş yaşındaki bir bilge edasıyla tebessüm etti. “Sen yalnızca bir arayış içerisindeydin. Çünkü ruhun, çok daha güçlü bir şeye dayanmak istiyordu. Vücudun nefes alması gibidir ruhun Yaradan’a ihtiyaç duyması.”

Adamın kalbi hızla çarpmaya başladı. “Peki ya inanmıyorsam?”

“Bir Yaratıcı olduğuna mı?”

Adam başını salladı.

“Etrafında bu kadar delil varken inanmamak akıl karı mı sence?”

Ağzını açıp konuşacağı sırada daha önce arkadaş ortamlarında savunduğu tüm tanrıtanımaz düşünceler bir anda mantıksız ve saçma gelmişti.

Aşksızlara verme öğüt

Öğüdünden alır değil

“Kimin şiirleri bunlar?”

“Yunus Emre.” Delikanlı bir an durdu. “Biliyor musun? Yunus Emre de senin gibiymiş. O da aşkı aramış durmuş. En sonunda da bulmuş.”

“Nerede?”

Elini kaldırıp adamın kalbine götürdü. “Burada.”

“Peki bulduğunda, onu bulduğunu nasıl anlamış?”

“Ruh iyi kullanılırsa bir pusuladır. Ruhun en büyük yardımcısı ise görmektir. O’nu görmektir. Bir karıncanın sırtındaki ekmek parçasında, uçan martının kanatlarında, denizin içinde süzülen balığın solungaçlarında, bebeğin ilk doğduğu andaki ağlamalarında, bir ağacın tomurcuğunda, rüzgarın dokunuşunda, güneşin ısıtışında… O her yerde. Görmek istersen gözlerin kapalı dahi olsa onu bulursun. Çünkü aslında sen O’sun.”

Adam derin bir nefes aldı. Delikanlının söylediği tüm sözler kaldırımların aralarında biten çiçekler gibi hayat buldu yüreğinde. Gözlerini yavaşça kapattı. Hafif meltem esintisi tüm vücudunu okşayıp geçti. O’nun dokunuşuydu sanki.

“Misafirimiz mi var?”

Dergahın kapısında bir anda beliren gençlerin sesiyle irkilip gözlerini açtı.

Delikanlı hiçbir şey söylemedi. Yalnızca tebessüm etti.

“Sanırım burası için biraz yaşlıyım.” dedi adam. Gelenlerin yaş ortalaması kendisinden küçük gibi görünüyordu.

“İnsanın O’nu arayışı her nefestir. Ruhun özü O’ndan ibarettir. O öze ulaşmak için hiçbir an geç değildir. Yunus seçilmiş örnek bir kuldu. Ve bizlerse tasavvuf evreninde kendi yolumuzu bulmaya çalışan bir avuç genciz. Seni de aramızda görmekten mutluluk duyarız.”

Işık, karanlık var olduğu için güzeldi. Gözyaşı mutluluğun tamamlayıcısıydı. Yaşam, ölümle yan yanaydı. Ve adam, tüm bunlar için hazırdı. Tam kalkmak üzereydi ki yine onun sesini duydu.

Takmış kudret kılıcını, çalmış nefsin boynuna

Nefsini tepelemiş, elleri kan içinde.

-hhermine

Yazı kategorisi: Edebiyat

KAYIP | HİKAYE ZAMANI

Yazdıkları tiyatro oyunu, bir kadının ölümüne yol açmıştı. Gerçek ve hatta dolu dahi olmaması gereken silah tiyatro sahnesine girmiş, oyunun bir parçası olmuştu. Patlama sesi, yağmurun suda bıraktığı dalgalar gibi sonsuz bir döngüyle salınıyordu çevresinde. Neler olduğunu anlamak için sahneye koşmuş, yerde yatan bedeni görünce o da kaçmıştı diğer herkesle birlikte. Taksiye atlamış, huzursuzluğuyla yarı yolda inmiş, geri kalan yolu da ormanın içinden düşe kalka koşarak geçmişti. Onu bulmak için oradaydı. Üstü başı çamur içinde, yanan şöminenin dibinde oturuyordu şimdi. Şöminenin ateşi yanaklarından akan gözyaşlarını parlatıyor, kasılmış ifadesini daha da ürkütücü bir forma sokuyordu. Yavuz, yitmişti.

Gözü, Homer’ın onu asla içeri sokmadığı odasına takıldı. Başını iki yana sallarken önüne döndü. Akıl hocasına ihanet edemezdi. Sakince ayağa kalktı. KollarınI heykel gibi iki yanından sarkıttı. Ellerini sıkıp gevşetiyor, sanki bir şeyin varlığını hissetmek istercesine tırnaklarını avuçlarına batırıyordu.

Kapının ahşap işlemeli kolunu hafifçe indirdi. İleriye doğru itti. Kulübenin içi gıcırtıyla doldu. Odada bir pencere dahi yoktu. Köşede üstü kağıtlar ve kitaplarla dolu masa vardı. Boşta kalan her duvarı kütüphaneydi. Raflar o kadar çok dolmuştu ki yerlerde kitaptan dağlar oluşmuştu.

Yavuz, çalışma masasına yaklaşıp çekmeceleri açmaya başladı. Ne bulması gerektiğinin belirsizliği ile bulacağı herhangi bir şeyin heyecanı arasında debelenip duruyordu. En alt çekmecede bir silah gördü. Sanki birisi tarafından izleniliyormuşçasına kapıya baktı. Kimse yoktu. Hiç düşünmeden alıp pantolonunun kemerine sıkıştırdı.

Çekmeceyi kapatacağı sırada bazı kağıtlar dikkatini çekti. Bir çocuk tarafından çizilmiş çeşitli resimlerdi bunlar. Çizimlerden birisinin arkasına zımbalanmış gazete haberini gördü. Aile Trajedisi, diyordu haberin başlığı.

Dün gece saat üç sularında H. Y. (25), içerisinde çocukları B.Y. (5) ve Z. Y. (1) ile araçla köprüden geçişi sırasında kanala uçtu. Yapılan araştırmalarda anne H. Y. ve 5 yaşındaki kızı B. Y.’nin bedenleri olayın gerçekleştiği yerden üç kilometre ötede bulundu. Z. Y.’ye dair arama çalışmaları halen devam ediyor. Henüz kurtarılan olmazken yetkililer, olayın sebebini öğrenmek için harekete geçti.

Haberdeki eskimiş fotoğraf neşe dolu küçük bir kızın suratıydı. Her şeyi çekmeceye geri soktu. Titreyen elleriyle kapattıktan sonra ayağa kalktı. Sanki çevresinde her şey bir kurguydu. Şimdi ise o kurgunun parçalanan duvarları içerisinde yaşam savaşı vermeye çalışıyordu.

Odada dolaşırken gözü, iki kütüphanenin kesiştiği noktada duran sandığa takıldı. Üzerindeki kitapları bir kenara fırlattıktan sonra kapağını açtı. İçi müsvedde kağıtlarla doluydu. Elini sokup karıştırmaya başladı. Sert bir cisme temas ettiğinde duraksadı. Üstte kalan ne varsa hepsini alıp dışarı çıkardı.

Spirallenip kapaklanmış büyük defterler sandığın dibine özenle yerleştirilmişti. Homer’ın el yazısını taşıyorlardı. Sayfalardan rastgele bir tanesini açtı. Senaryoydu bunlar. Yavuz, hayal kırıklığına uğramış bir şekilde geri bıraktı. Bir tane daha çekip çıkardı. Diğerlerine göre oldukça kısaydı. İlk sayfasını açtı. Aile Trajedisi, yazıyordu sayfanın başında.

Homer’ın bir dönem gazetecilik yaptığını ve hatta kendi ailesinin haberini yazmış olduğunu düşündü. Çok fazla değil, birkaç dakika sonra, Yavuz sayfaları okumayı bitirdiğinde Homer’ın haberi değil, kaderi yazdığını anlayacaktı.

Elindeki senaryoyu kenara fırlatıp başka bir tane aldı. Kayıp, yazıyordu bunun başlığında da. Ve ana kahramanı Yavuz isminde bir adamdı.

Neden bunu yapmamı istiyorsun? Yani… Ben de yazmak istiyorum.

Senaryoda söylediği ilk cümle buydu Yavuz’un. Tıpkı buraya geldiği ilk gün, her şeyin başladığı o ilk an gibi. Daha da ilerilere gitti.

“İş bittiğinde de yazar kısımda sadece benim adım olacak, öyle mi? Buna inanmayı çok isterim.”

“İnan o halde.”

Yutkundu.

“Sana nasıl yardımcı olabilirim evladım?”

“Aslında küçük bir kanca alacaktım. Arkası yapışkanlı olanlardan.”

Yavuz, her şeyi şimdi anlayabiliyordu. 

Arkasında bir tıkırtı duydu. Başını çevirdiğinde Homer, ıslak montuyla birlikte kapıdaydı. Odasındaki dağınıklığa kısa bir göz attıktan sonra bakışları, Yavuz’un üzerinde durdu.

“Ne yaptın sen Yavuz?”

Delicesine atan kalbinin korkusunu gizleyerek elindeki kağıtlarla ayağa kalktı.

“Bunlar ne?” diye sordu titreyen sesiyle.

“Yazılarım.” Tüm olanlara karşın ölümcül bir sakinliği vardı.

“Hayır. Bunlar yaşam. Bunlar birilerinin hayatı. Ve bunları sen mi yazıyorsun?”

“Açıklayabilirim.”

“Hangisini? Hayatımı mahvettiğin kısmı mı, yoksa kendi eşini ve iki çocuğunu öldürdüğün kısmı mı? Tiyatroda olanlardan bahsetmiyorum bile!”

“İnan bana.” dedi elini ortamı sakinleştirmek istercesine hafifçe sallarken. “Tüm bunların mantıklı bir açıklaması var.” Odanın içine doğru bir adım attı.

Yavuz, beline sıkıştırdığı sertliği hatırlayarak silahı çekti. “Kıpırdama!” diye bağırdı.

Bir adım geri çekildi. “Saçma bir şey yapma. Konuşup halledebiliriz.”

“Kes şunu. Kes! Yaptığın her şey normalmiş gibi açıklaması olduğunu söyleme!”

“Yapabildiğim tek şey bu.” dedi, Yavuz’un yüzünden akan yaşlara inat kupkuru gözlerle. “Yazmak. Tek tutkum. Ve hayatını adadığın tek şeyin sana ve çevrene zarardan başka bir şey vermediğini bilmenin ne kadar zor olduğunu anlayamazsın? Bu kağıt ve kalem olmasaydı, ben bir hiç olurdum. Sanki varolmamışım, bu varoluşun bir sebebi yokmuş gibi. Ama ben buradayım. Bu dünyadayım ve kendimi kanıtlayabildiğim tek konu bu.” Durdu. Konuşması nefesini kesmişti. Gözlüğünü çıkarıp gömleğine sildi. “Bu durumu ilk önce Hozer fark etti. Eşim. Yazdıklarımın gerçeğe dönüştüğünü. İlk başta bu ona çekici gelmişti. Güzel şeyler yazıyordum. Sonra Hozer, kuruntulara kapılmaya başladı. Ya onun hayatını da ben kontrol ediyorduysam? Ya aslında bana aşık değildiyse? Çocuklarımız bile aslında varolmayabilirdi.” Tahta döşemeler üzerinde kıpır kıpırdı gözleri. Kapının pervazına dayandı. Yorgundu. “Hozer bu fikirlere sahipken zamanla bu fikirler ona sahip olmaya başladı. Odama giriyor, yazdıklarımı karıştırıyor, geçmişe dair bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Söylediğim en ufak bir sözden nem kapıyordu. Hatta öyle ki belki ben ona söyletiyorumdur diye ağzını açıp tek kelime dahi etmemeye başladı.” Yavuz’a baktı. “Bir mükafat gibi görünen yeteneğin bir anda cehennemime döndüğünü görmüyor musun? Bir gece çok ciddi bir kavga ettik. Bardağı taşıran son damlaydı. Çok sinirlendim. Çünkü başka birisiyle görüştüğünü öğrenmiştim. Yavaş yavaş beni terk etmeyi planlıyordu. Ama Hozer asla böyle biri değildi. Sadece ona yaptırmayacağım şeylerin peşinden gitmeye çalışıyordu. Bunu yıllar sonra daha iyi görebildim. Şimdiki aklım olsaydı gitmesine izin verir miydim sanıyorsun?

“O gece kapıyı çarpıp gitti. Delirmek üzereydim. O herife gittiğini düşündüm. Üstelik yanında çocuklarım da vardı. Belki de o adamı benden daha çok seveceklerdi. Kendi kurduğum ailemin başka bir ailesi olacaktı. Öfke içinde çalışma masama oturdum ve yazdım. Hayatımda o an ağladığım kadar hiçbir zaman ağlamamıştım. Kendi karımın sonunu yazıyordum. Yazdım, yazdım ve yazdım. Onlarca son yazdım. Öyle odaklanmıştım ki o kadar uğraşmama gerek olmadığını ertesi sabah anladım. O köprüden geçeceğini biliyordum. Hep geçerdi. Altından akan suyun sesini ve nehrin çevresinde toprak renklerini alan ağaç yapraklarını izlemeyi severdi. Sonunu da o köprüde buldu”

Yavuz, silahı doğrultmaya devam ediyordu ancak bilinçsizdi. Tüm dikkati Homer’ın kelimelerindeydi.

“Peki ya çocukların?” 

“Çocuklarımı düşünmemiştim bile. Sadece karım. Ancak kader, yanındakileri de kapsıyordu sanırım.”

“Birinin bedeni bulunamamış.” dedi sesi titrerken.

“Evet. Kendimi toparlamam uzun sürdü ama sonunda seni bulma cesaretini gösterebildim.”

“Hastasın sen. Benim senin oğlun olabileceğimi sanacak kadar hastasın.”

“Lütfen bana yalan söyleme. Bu yazma tutkusunu sen de hissediyorsun. Damarlarında kanım dolaşıyor. Ait olduğun yer burası ve ben önümüze çıkan her engeli kaldırmak zorundaydım.”

“Sen manyak bir sosyopattan başka bir şey değilsin. Yaptığın tek şey tanrıcılık oynayıp insanların hayatlarına acı ve sefalet getirmek. Benden ne istiyordun? Hayatında bir kez olsun bir şeyi düzgün yürütebilirdin. Tüm bu şarlatanlığa ve cinayetlerine bir son verebilirdin.”

“Bana sadece biri lazımdı Yavuz. Sadece bir insan. Senden öncekiler de oldu ama sen hayatımın şansıydın…”

“Kapa çeneni!” diye bağırdı. Bir adım daha yaklaşmış, silahı Homer’ın yüzüne doğrultmuştu. “Tek bir kelime daha edersen o yüzünü dağıtırım.”

“Ailen sadece aramıza giren yüklerdi benim için. Bunu söylediğim için üzgünüm. Ama artık yalan söylemekten ve kendimi saklamaktan sıkıldım.”

Yavuz, titreyen eliyle büyük bir çığlık attı ve tetiği defalarca çekti.

Hiçbir şey olmadı. Yüzü, tek parça halinde karşısında durmaya devam ediyordu.

“Silah dolu değil.”

Gözü dönmüş bir şekilde silahın kabzasını Homer’ın yüzüne vurdu. Homer, acı bir inlemeyle geriye savrulurken elini burnuna götürdü.

“Bunu beklemiyordum.” dedi yerden kalkmak için doğrulduğunda.

Yakasından tutup kaldırdı. Kafasını yüzüne geçirdi. Krem rengi koltuğa kan lekesi bulaştı.

“Ayağa kalk ve karşılık ver adi şerefsiz!” 

“Eğer izin verirsen yapacağım.” 

“Seni öldüreceğim. Her bir parçanı köpeklere yedirip onların da dışkılarını gömüp mezartaşını oraya dikeceğim.”

Homer ileriye atılıp Yavuz’un kolunu tuttuğu gibi çevirdi. Bedenini duvara sertçe yapıştırırken kulağına güldü. “Dikkatinin dağılmasına izin veriyorsun. Hadi! Beynini farklı işkence şekillerine yoracağına beni nasıl alt edeceksin onu düşün. Çünkü…” duvarla arasında kıpırdanan Yavuz’u daha da bastırdı. “…çünkü görünüyor ki bu konuda oldukça berbatsın.”

Kendini geriye çekti. Yavuz da hemen duvardan ayrılıp bir adım yana kaydı.

“Bu işten zevk alıyorum.” dedi Homer. Kollarını iki yana açmış, ruhunu teslim etmek üzere olan İsa gibiydi. “Tanrıcılık oynamaktan ve insanların kaderini yazmaktan zevk alıyorum.”

Yavuz genişleyen burun delikleri ve bir boğanın nefretini andıran öfkesiyle üzerine atıldı. Yerde bir süre debelendiler. O ise sadece gülüyordu.

“İnsanlara acı çektirmeyi seviyorum.” Yavuz’un yumruğu gözüne geldi. “Tıpkı ailene ve kız arkadaşına yaptığım gibi.”

Şöminenin yanında duran demir çubuğu aldı. İki eliyle havaya kaldırıp altında gülümseyerek yatmakta olan Homer’ın göğsüne defalarca sapladı. Kan Yavuz’u baştan aşağıya kaplamıştı.

Demir kokusu burnunun direğini sızlatırken çubuğu son kez Homer’a saplayıp bıraktı. Sırtını koltuğa dayadı. Şöminenin sıcaklığı sol yanındaydı. Hareketsiz bedeni, yerle bütünleşmiş gibi öylece duruyordu. Göğsü yarılmış, organları dışarı çıkmıştı. Nihayet. Tanrı ölmüştü.

Yavuz, parmaklarından damlayan kana baktı. Ne kadar süre öyle oturduğunu bilmiyordu. Olduğu yerde doğruldu. Homer’a yaklaşıp açık gözlerini kapattı. Kanlı parmakları yüzünde izler bırakmıştı.

Başını kulübenin kapısına çevirdi. Polise gidip teslim olmalı, cinayeti itiraf etmeli ve belki de nefsi müdafa olduğunu söyleyip kurtulmaya çalışmalıydı.

Gözü, Homer’ın odasının önünde duran silaha takıldı. Yavaşça ayağa kalktı. Basmamaya dikkat ederek üzerinden geçti. Eğilip silahı yerden aldı. Sakince, çenesinin altına yerleştirdi. Ertesi sabah gazeteler, ormanın ortasındaki bir kulübede bulunan iki erkeğin cesedini yazacaktı.

Yazı kategorisi: İnsan

Serebral Palsi/ Cerebral Palsy (Beyin Felci)

Serebral Palsi Nedir?

Serebral Palsi (SP) gelişmekte olan beynin doğum öncesi, doğum esnasında veya doğumdan kısa süre sonra çeşitli nedenlerle hasarlanmasına bağlı gelişen, ilerleyici olmayan fakat zamanla değişim gösteren, ağırlıklı olarak postür ve motor fonksiyon bozukluğunu içeren bir klinik tablodur ve çocukluk çağının en sık görülen nörolojik özürlülük nedenidir. (Karaca S, 2011)

SP, gelişmekte olan beyinde fetal veya infantil dönemde zedelenme sonucu gelişen, ilerleyici olmayan, hareketi kısıtlayan, kalıcı motor işlev kaybı, duruş ve hareket bozukluğudur . (Bax M, 2005)

SP(Serebral Palsi) bir hastalık değil, birçok farklı etyoloji ve nörolojik bozuklukları içine alan tanımlayıcı bir deyimdir. SP’de klinik durum büyüme ve santral sinir sisteminin uyum yeteneğine ve olgunlaşmasına bağlı olarak zaman içinde iyileşebilir. Omurilik, periferik sinirler ya da kaslarla ilgili motor bozukluklar SP tanımı içine girmez. Motor geriliğe sıklıkla duyusal, bilişsel, konuşma, davranış problemleri, uyku bozuklukları ve epileptik nöbetler eşlik eder. (Sankar C, 2005)

Enfeksiyonlar ve beyin travmalarının ne kadar önemli hasarlara yol açtığını görmekteyiz. Özellikle hamilelik döneminde anne birey zararlı alışkanlıklarını bırakmalıdır yada bebeği için bırakmak zorundadır. Bu tip hasarlara yol açabilecek düzeyde alınan zararlı maddeler kan ve göbek kordonu gibi iletim yollarıyla doğrudan bebeğe etki edebilmektedir. Doğum anında oksijen yetersizliği, hamilelikte kapılan kızamıkçık, zika virüsü, toksoplazma veya sitomegalovirüs enfeksiyonları bazen Serebral Palsi’ye neden olur.

https://www.tscv.org.tr/Images/content-images/cp-nedenleri_resim_1.png

SP kas sistemini kaskatı kesen bir travma oluşturmaktadır. SP’li bireylerde görülme şekilleri şöyledir;

https://www.tscv.org.tr/Images/content-images/cp_eslikeden_resim_7.png
https://www.tscv.org.tr/Images/content-images/cp_eslikeden_resim_8.png
https://www.tscv.org.tr/Images/content-images/cp_eslikeden_resim_9.png

5 tip SP tipi vardır ama yazının kısa ve öz olması amacıyla içerik ve tanımlar ile anlatım sağlanmıştır.

https://www.tscv.org.tr/PageContent/tr/sertifika-bagisi/1900 Türkiye Spasfik Çocuklar Vakfı , ailenize veya sevdiklerinize gereksiz takılar ve ihtiyaç fazlası anlamsız tişörtler almaktansa bu vakıf üzerinden onlara dilediğiniz mesajı yazabildiğiniz ve en önemlisi kazancı SP ve diğer Spasfik çocukların eğitim ve ihtiyaçlarına giden bir projeye destek olabilirsin. Bıraktığım linkten istediğin kişiye sertifikanı kargolayabilirsin.

Sertifika Örneği

Eller çoğalsın, yük hafifleşsin. Yazı hakkında yorumlarınızı belirterek bizi mutlu edebilir, siteye abone olarak yazılarımızdan haberdar olabilirsiniz.

-Mustafa BAHAR

Kaynaklar ve Alıntılar

https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/TezGoster?key=RYan9_S-Z7Eir3xdWGXBiAB6gB24SwzSL106MT6ewmHUgT_lbOrq8gNn6_RCWDOQ

https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/TezGoster?key=Eb5EkakJlp3olBdo_wNEGdyl5c0jSfNw7G40reLvbEuN75gMI1-OylPYn1lJCpA2

. Bax M, Goldstein M, Rosenbaum P, Leviton A, Paneth N, Dan B et al; Executive Committee for the Definition of Cerebral Palsy. Proposed definition and classification of cerebral palsy, April 2005. Dev Med Child Neurol 2005; 47(8):571-6

Sankar C, Mundkur N. Cerebral palsy- definition, classification, etiology and early diagnosis. Indian J Pediatr 2005;72:865-8.

https://www.tscv.org.tr/PageContent/tr/cerebral-palsy-ve-eslik-eden-durumlar/1004

https://worldcpday.org/tools/#1493959825296-f73f835a-071e

Yazı kategorisi: Edebiyat

Geçmiş Moda

Camların ardında biriken toz taneleri
Yaşanmışlık hissi veren
Gri duvalara eşdeğer.
Altında turuncu plaklar gizli gri renkler…
Milyon yıllık bir pardesü giymiş boyacılar,
Giyilebilir.
Sarısına siyah, alına mor
Karışabilir…
Geçmiş sözlerin, lügatların,
Abc’si silinmiş alfabelerin,
Hatta yalan ardı saklı kirliliklerin
Önemi yoktur, atılabilir.
Sandıklarda kokar en taze anılar
İçlerinde sonsuz heves,
Sonsuz düş kırıklığı…
Zıt düşünceye gebe ömür,
Birinde çağlayan hayat
Diğerinde inci göz yaşı…
Ve umulur, unutulur da.
Sandıklar bir evden diğerine geçer.
Akıl kalır gri boyalarda.
Turuncular aniden gün ışığına çıkar.
Bu alelade bir bekleyiş değil,
Bir çocuktan bin heves eder.
Ansız tablolar barınır
Alacalı kalbimin hizalarında.
Denk düşer iki el,
Duyulabilir en derin nidalarda.
Milyon yıllık pardesüler,
Kokusu kaçmayan gül suları
Elleri nazik kına merasimleri…
Özlenebilir…
Modası geçmez türküler çalar
Hoş sokakların birinde.
Ansız davulcular belirir ya
Belirebilir…
Bir büyük menekşeyi andırır gözler.
Afrika menekşeleri de dahildir.
Edilebilir…

Yazı kategorisi: Güncel

FANATİZMİN ZOMBİSİ: WHITE POWER

Teknoloji gelişiyor, haklar genişliyor, bilgi kaynakları artıyor ancak insanoğlu geriye doğru giden serüvenini istikrarla sürdürmeye devam ediyordu. Bu istikrarlardan en kadimli olanı ise White Power hareketidir.

Şu fotoğrafa iyi bakmanızı istiyorum. Teröristin mahkeme sırasında çekilmiş bir fotoğrafı. Eline dikkat edin lütfen.

White Power.

Almanya’nın Nazi dönemlerinden arta kalan aşırılığın günümüze uyarlanmış hali. Nazi selamı ile aynı anlamı taşıyor. Beyaz ırkın, diğer tüm ırklardan daha üstün olduğuna, dünyayı yönetenlerin beyazlar olması gerektiğine, diğer tüm ırkların yaşamlarının gerekli olmadığına inanan aşırı fanatik bir düşünceden ibaret. 

Son birkaç yılda tüm dünyayı kasıp kavuran aşırı milliyetçi düşünce biçimleri, herkesi ciddi manada etkiliyor. Özellikle ABD Başkanı Trump’ın ülke içerisindeki farklı milletlere olan tavırları bunu gözler önüne seriyor. Müslümanlar ve Latinler onun kendine yarattığı baş düşmanları konumunda. Amerikanlar dışında hiç kimse onun umurunda değil.

*Afrika’ya dön / *Meksika’ya dön

Gerçi Amerikan tabiri yanlış oldu. Asıl Amerikanlar, yani Kızılderililer, kıta keşfedilip Avrupa ve Asya kıtalarından göçler başladığında kendi topraklarında katledildiler. Dolayısı ile zorbalıkla alınan bir kıtanın Başkanı’nın ülke içerisindeki farklı etnik grupları parazit olarak görmesi, kendiyle çelişmesinden başka bir şey değildir. Bir nevi kendi pisliğini örtmek için başkalarına pislik atan o sevimsiz tiplere benziyor. Bu konu hakkında yazılmış çok güzel bir yazı var. Hemen aşağıya bırakıyorum. Yazıyı bitirince geri dönüp okuyun. Bilinmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.

ABD TAM 70 MİLYON KIZILDERİLİYİ KATLETTİ

İşaretin anlamı yukarıda gördüğünüz gibi. Açık duran üç parmak W harfini temsil ederken işaret ve baş parmak P harfini temsil ediyor.

White Power’ın tarihi aslında Nazi Almanyası’ndan çok daha gerilere dayanıyor.

KKK, açılımıyla Ku Klux Klan, adını duymuşsunuzdur. 24 Aralık 1865 yılında Amerika’da kurulan aşırı bir grup. Amaçları beyaz ırkı yüceltmek, siyah ırkı ise köle haline getirmektir. Yıllarca faşizmine devam etmiş, söylentilere göre de FBI içlerine sızarak köklerini kurutmuştur. Ancak yeraltı bir örgüt olarak yaklaşık 10.000 üyeleri olduğu söyleniyor. Aşağıdaki fotoğrafta örgüt üyelerinin giyim şeklini görebilirsiniz.

Ku Klux Klan örgütünü üç aşamalı olarak inceleyebiliriz.

İlk aşamada örgüt, beyaz üstünlüğü ve siyahi karşıtlığı düşüncesi içerisinde hareket ediyordu. Amerika’da 1860’lı yıllarında İç Savaş, Civil War, yaşandı. Bunun sebebi de Abraham Lincoln’ün köleliği kaldıracağına dair söylemleri oldu. Bu seçim vaadi, Güney kesimdeki eyaletleri endişelendirdi ve ayaklanmalar çıkararak bağımsızlıklarını ilan etmeye başladılar.

Güney eyaletlerinin bu ayaklanmaları Kuzey eyaletlerini rahatsız etti. Masum tarafta olduklarını düşünebilirsiniz. Ama şunu asla unutmayın: Amerika kendi içerisinde dahi menfaatini düşünür. Kuzey kesimi, Güney’deki siyahi kölelerin kendi bölgelerindeki sanayi kuruluşlarına aktarılmasını istiyorlardı. Ayrıca Güney eyaletlerinin İngilizlere köle verip karşılığında pamuk alma ticaretinden de hoşnut değillerdi. Tüm bunlar neticesinde Kuzey-Güney Eyalet Savaşları başlamış oldu.

Sivil Savaş’ı temsil eden Kuzeyli Amerikalı asker (sol) ve Güneyli Konfederasyon askeri (sağ)

Güney kesimden 72 bin ve Kuzey kesimden 82 bin askerin katılımıyla savaş, Kuzey kesimin galibiyetiyle son buldu. Köleler özgürleştirildi ve zaman içerisinde oy kullanma hakları dahi oldu.

8 Nisan’da biten savaşın üzerinden birkaç ay geçtikten sonra 24 Aralık’da KKK kuruldu. Yaşanılan Kuzey zaferinden rahatsız oldukları aşikardı. Çünkü KKK üyeleri Güney kesimin liderleriydi. Ve ne yazık ki beyaz faşistler tarafından siyahilere yapılan zulümler devam etti. Zaman içerisinde Güney’deki beyaz üstünlüğü sağlanınca KKK kendini geriye çekti.

Şimdi ikinci aşamaya geldik. Fanatik örgüt 1900’lü yılların başında yeniden ortaya çıktı. Bu sefer siyahi karşıtlığının yanında ülke içerisinde bulunan farklı etnik ve dini gruplara düşmanlık beslemeye ve onlara karşı da üstünlük kurmaya başladılar. Göçmenler, Yahudiler, Katolikler… Onlardan farklı bir fikrinizin ve yaşamınızın olması yetiyordu size karşı düşmanlık duymaları için.

1919 yılında siyahilerin ayaklanacağı yönünde çıkarılan dedikodular bahane edilerek (soldaki gazete haberi) Afro-Amerikalı biri linç edildi ve etrafında poz verilerek fotoğraf çekilindi.

Üçüncü aşamada 1950-60 yıllarındaki Sivil Savaş hareketinde ortaya çıktılar. Eski görüşlerini devam ettirdiler. Bolca taraftar topladılar. ’64 ve ’65 yıllarında çıkarılan hak koruyucu kanunlarla yeniden etkilerini kaybettiler.

1963 yılında KKK, bir kiliseyi bombaladı. Bombalama sırasında bodrum katında koro elbiselerini değiştiren dört kız çocuğu hayatlarını kaybetti.

Ancak geri püskürtülmeleri hiçbir zaman şevklerini kırmadı. İşlerine yeraltı dünyasında devam ettiler. Kendi içlerinde örgütlendiler. Zamanla Güney sınırlarını aşıp ABD’nin her yerine yayılmaya başladılar.

Bazıları beyaz ırk propagandası yapabilecekleri kiliseler açtı. Orada vaazlar vererek insanların beyinlerini yıkamaya çalıştılar. Naziler’den aldıkları tavsiyeleri ve önerileri can kulağıyla dinleyip uyguladılar. Tanrı’nın yalnızca beyaz ırkı kutsadığını iddia ettiler.

Velhasıl kelam, Ku Klux Klan varlığını hala devam ettiriyor. Belki çok daha vahşi, belki çok daha pasif. Yaşanan olaylar vahşiliği ciddi manada ön plana çıkarıyor.

White Power, tüm dünyayı bir beden olarak tasvir edersek, vücuda yayılan ve onu yavaş yavaş yok eden toksik maddeden başka bir şey değil. Tıpkı diğer tüm aşırı ideolojiler gibi.

Fanatiklikten uzak durun ve bilincinizi daima yüksek tutun. Bizi kurtaracak olan yine bizleriz.

Sevgiyle kalın.

Yazı kategorisi: Kitap İncelemeleri

21.YY İçin 21 Ders (Yuval Noah)

Prof. Yuval Noah Harari İsrail’li tarihçi ve filozoftur. Şu anda Kudüs İbrani Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim görevlisidir.

Selin SİRAL’ın çevirisini yaptığı, 21. Yüzyıl İçin 21 Tavsiye kitabını öncelikle içerik olarak ele alalım. 1. Kısım: Teknolojik Zorluk, bu kısımda siyaset ve davranışlar hakkında konulara değinen Harari, “Uyanış” başlığı atarak ezilen ülkeleri ve insanları ezen ülkelerin faaliyetlerinden bahsetmiştir. Adaletsizlik vurgusunun kitabın başında başlamıştır. Kitabın insan haklarında eşitsizlik ve adaletsizlik yönünden dünyayı eleştirdiğini söyleyebilirim. Uyanış başlığı altında 2. Dünya Savaşı ve Liberalizm konularını ele almış yönetim stillerini eleştirmiştir. Bu kısımda beni etkileyen paragraf 27. sayfadaki 6. satırda örnek verdiği Amritsar katliamıdır.

Mesela Hindistan’daki özerklik taleplerine 1919’da Amritsar katliamıyla karşılık verilmiş ve yüzlerce silahsız gösterici İngiliz ordusu tarafından katledilmişti.” Y.Noah Harari

1.Kısım altında yer alan diğer başlıklar; İş, Özgürlük, Eşitlik başlıklarıdır. Başlıklardan içerikleri belli olduğu için uzatmayacağım.

2. Kısımda Siyasi Zorluk başlığını atarak; Topluluk, Medeniyet, Milliyetçilik, Din ve göç konularını işlemiştir. Bu kısımda Yahudilere yapılan zulümlerden ve ırkçılıktan bahsederek kendinin de Yahudi olduğu için çektiği zorluklara değinmiştir. Dünyada sadece tek medeniyetin olduğunu savunmaktadır, İnsan’ı… Diğer etkileyici başlık ise “Din” başlığı olabilir. “Tanrı artık milletin hizmetinde” ifadesiyle başlattığı din konusunda dini kitaplar, ilahlar, Dinler üzerine güzel bir kısım detay vermiyorum ama At gözlükleri olanların okumaması gerektiği bir konu diyebilir. Çünkü ağır eleştiriler var ve her eleştirinin doğru veya haklı, haksız olmadığını bilen insanlar zaten okurken akıl süzgecinden geçirir. Aynı kısım altında Göç konusundan da bahsetmiş, ırkçılıktan kültürcülüğe geçişi anlatmıştır.

3.Kısım “Umut ve Umutsuzluk”. Terörizm, Savaş, Alçak Gönüllülük, Tanrı ve Laiklik konularını ele almıştır. Neredeyse her kısımda tanrı ve dinler üzerine yorumlar yapmaktadır. Bu kısımda genellikle güncel olayları ele alarak yorumlamıştır.

4.Kısım”Hakikat”. Cehalet, Adalet, Hakikat Sonrası, Bilimkurgu konularını içeren bu kısımda “Adalet algımızın tarihi geçmiş olabilir” veya “Sandığınızdan daha az şey biliyorsunuz” ifadeleri gibi kısa ve vurucu cümlelerle dikkat çekiyor.

5.Kısım “Direnç”. Eğitim, Anlam, Meditasyon başlıkları altında motivasyon içerikli yorumlara yer verirken aynı zamanda eğitim ve hayat hakkında düşüncelerini belirtiyor.

5 büyük kısımdan oluşan bu kitap için, bireylerin yaşadığı ortamı geçmişten bugüne kıyaslarla sorgulamasına vesile olacak bir eser diyebilirim.

-Mustafa BAHAR

Kaynaklar ve Alıntılar

https://www.ynharari.com

Harari, 21.Yy için 21 tavsiye,4.baskı, 2019, kolektif kitap