İÇE DÖNÜK MANİFESTO

Pek çok şeyle imtihan edilir insan. Ailesiyle, arkadaşlarıyla, kendisiyle. Hangisi en zor derseniz, insanın kendiyle imtihanı derim. Zira çevresel faktörlerden kaçma şansın vardır. Ancak zihnin, düşüncelerin ve bedenin olmadan ne kadar uzağa gidebilirsin? Kaçabilir misin gerçekten kendinden? Cevabı ikimiz de biliyoruz. Ne mümkün keşke olsa, dediğini de duyar gibiyim. Sana katılmaktan başka bir şey gelmez elimden.

Hayatımın büyük bir bölümünde kendimle imtihan oldum.  Kime anlatsam neye anlatsam bilmiyorum. Lakin buraya dert yanmaya değil, bambaşka bir şey için geldim. Karıştırılan iki kavram için: Asosyallik ve içe dönüklük.

Onlar gibi eğlenirken bir anda yalnızlığa ihtiyaç duydunuz mu?

Çevrenizde sizi anlayan kimse de yoktu, değil mi?

Peki kalıplara sığabildiniz mi?

Gelin o zaman biraz sizi anlatayım size.

Biz içe dönükleriz. Neredeydin, sorularına; sinemaya gittim cevabı verir peşinden gelen, kiminle sorusuna afallayarak bakarız. Anlamak istemezler çünkü kendinle başbaşayken aktivite yapmaktan büyük zevk almanı.

İnsanlarla pek konuşmayı sevmiyorsun, sebebi onlarla tanışmak veya arkadaş olmak istememen değil. İzliyorsun onları; hareketlerini, kullandıkları sözleri, diğer insanlara olan davranışlarını. Zira dibini görmeden atlamak istemiyorsun suya. Beni üzer mi, arkadaşlığıma değer mi, anlaşabilir miyim? Bu gibi sorular geçiyor zihninden. Ama o sırada seni izleyen biri var. Ne kadar da garip olduğunu düşünüyor. Çünkü ona göre gidip arkadaş olmamanın sebebi çekingen olman, utangaç olman veya asosyal olman. Nereden bilebilir ki bir önceki gün çok güzel bir sunum yaptığını, münazarayı başarıyla tamamladığını, arkadaşlarınla doyasıya eğlendiğini.

İş arama serüvenin en eğlenceli kısım olur. Yırtık birini arıyorum, der bir işveren yüzüne. İçinde fırtınalar kopuyordur, naif sesinle, ben de yırtık olabilirim, dersin. Sonra durursun. Kendine ne kadar da yabancılaşmışsındır. Sen yırtık olamazsın ki. Sen o değilsin çünkü. Olmadığın biri gibi de anlatmak istemezsin kendini, susarsın.

Grup çalışmaların hayal ettiğin gibi gitmez. Hele bir de insanları bilmeyen bir liderin ekibine düşmüşsen vay haline. Toplanırsınız masanın başına. Ortaya atar konuyu. Yer altı yaşamla ilgili her türlü içeriği dinlemek için on dakika süre verir herkese. Sen de taklit edersin onları ama gerginsindir. Dikkatin sürekli dağılır. Martının sesine dönersin ya da masanın üzerinde minik minik ilerleyen karıncaya bakarsın. Düşünmek istersin ama çok fazla enerji dolanıyordur etrafında. Sanki herkesin aklındaki cümleler karman çorman saldırıyorlar üzerine.

Yeniden not defterine ve kalemine odaklanırsın. Biri bir şey söyler diğerine, aklın ona gider. Düşünmen için uygun ortam değil burası. Halbuki ne kadar da güzel içerikler çıkarıyordun. Buraya da yeteneğinle gelmiştin ya hani, beğenmişlerdi de çağırmışlardı seni. Kendine güvenin tamdı oraya geldiğinde. Şimdi ise sıkışmış gibi, dakikaların geçmesini bekliyorsun. Vakit dolduğunda herkesten ne kadar da güzel fikirler çıkıyor. Yarım saat geçti geçmedi, gözler sana kaymaya başlıyor. Hissediyorsun, geriliyorsun. Nerede o yaratıcı beynin? Kim dokundu da yok etti onu? Görmüyor mu liderin buranın sana göre olmadığını?

Dönüş yolundayken çok kızıyorsun. O sen değildin çünkü. Konuyu mu yoksa oradaki insanları mı sevmediğini soruyorsun kendine. Nihayet eve gidip dünyana girince filizleniyor fikirler. Hemen not alıyorsun. Ertesi sabah da uyanır uyanmaz yeni fikirlerle beraber yazıp gönderiyorsun. Beğeniyorlar, kullanıyorlar.

Bir sonraki toplantı için gereken özgüveni topladın. Ama toplantı gelmeyegörsün, o fikirler sabitlendi bir kere. Sana karşı olan bakışları görüyorsun. Pek takmıyorlar seni, küçük görüyorlar sanki. Kendini açıklamayı gurur meselesi haline getirip, kimseyi umursamadan çekip gidiyorsun. Elbet, diyorsun, elbet bir yerde anlaşılacağım.

Ah güzel çocuk. Kim bilir, belki anlaşılırsın. Ama çok umut etme, e mi? Çünkü şu gerçeği sana söylememe izin ver. Dışa dönüklerin dünyasında yaşıyoruz. Onları izliyor, onları dinliyoruz. Onlardan biri olduğumuzu hayal ediyoruz ancak onların pozisyonlarına geldiğimizde sıkılacağımızı da biliyoruz.

Sessizliğimiz farklı yorumlanıyor, durgunluğumuz farklı yorumlanıyor, davranışlarımız farklı yorumlanıyor. Onlardan olmadığımızı haykırır gibi yürüyoruz caddelerde. Konuştukları zaman muhabbetlerine giremiyoruz çünkü sohbetleri sarmıyor bizi. Bizim derdimiz dedikodu değil, diğer insanlar değil veya o kiminle beraber olmuş değil. Bizim çok daha büyük dertlerimiz var. Hem de dünya kadar, uzay kadar. Çünkü biz yere bakarak karıncaları ezmeden düşünür, gökyüzüne bakarak hayal kurarız. Sohbetin ortasında, evrenin büyüklüğüne kayar aklımız. Masaya konan kuşun patates kızartmasına olan ilgisine. Dalgalanan ışıklara, yakamozun güzelliğine. Dedim ya bizim derdimiz bizden büyük.

Kendi kendinle çok konuşursun değil mi? Ah biri olsa da anlasa, dinlese seni. O da anlatsa kendinden büyük dertlerini. Daha da büyüseniz birlikte. Ne samanyoluna sığsanız ne de galaksilere.

Ne ben yalnızım bu dünyada ne sen? Yakın olmayabiliriz, merak etme bir şekilde ulaşırız birbirimize. Bana, ait olmadığım sıfatları söyleyenlere, olmadığım biri gibi davranmamı isteyenlere söylediğim tek bir şey vardı: Beni böyle kabul edin. Ben buyum.

Şimdi size bir sır vereyim mi, dışa dönüklerin bilmediği bir şeyi? Onların dans ettiği bu dünyayı biz döndürüyoruz. Kalemlerimiz hayat veriyor oynadıkları karakterlere, sözlerimiz nağmelerle dökülüyor ağızlarından veya melodilere, güçlü sessizliklerde kuantumu buluyor, yer çekimini keşfediyor, ülke yönetip, insanları kendilerini bulmaları için cesaretlendiriyoruz.*

Kimseye dönüşmek zorunda değilsiniz, kendinizden başka. Hayatın sonuna geldiğinizde, iyi ki, deyin, iyi ki benim. Kendimim.

Unutmayın.

Düşündüğünüzden çok daha fazlasısınız.

Ve hayallerinizle birlikte çok güzelsiniz.

-hhermine

———————————————————————-

*https://www.inc.com/john-rampton/23-amazingly-successful-introverts-throughout-history.html