SORULARLA İMAN VE HZ. MUSA HZ. HIZIR KISSASI

1.SORU

Hucurat Suresi 7. ayette ‘’Kuranî iman’’ nasıl tanımlanıyor? ‘’İmanın aşamalarını’’ da dikkate alarak özetleyiniz.

وَاعْلَمُٓوا اَنَّ ف۪يكُمْ رَسُولَ اللّٰهِۜ لَوْ يُط۪يعُكُمْ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنَ الْاَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ حَبَّبَ اِلَيْكُمُ الْا۪يمَانَ وَزَيَّـنَهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ اِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَۙ ﴿٧﴾

Bilin ki Allah’ın elçisi aranızdadır. Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi, fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi. Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf, bir nimet olarak doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır (bu vasıflara sahip olan sizlersiniz). Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır.

Hucurat suresinin 7. ayetinde hareketle imanın aşamalarını da dikkate alarak kurani imanı ortaya koyacağız. Bu perspektifte imanın ilk aşamasına baktığımızda, bu aşamada peygamber sav. Kendi kendine Iman konusunda kendi içinde bir cebelleşme yaşadığını görüyoruz. İlk olarak peygamber olduğuna iman etmiş, fakat alışık olmadığı bir durumla karşılaştığı için ilk esnalarda acaba cinlendim mi yoksa bana bir sihir mi dokundu gibi sorgulamalarla kendini bir hesaba çekmiş, Bu kuşkular, acılar, ıstıraplar onun imanının yetişmesine olanak sağlamıştı. Bunun sonucunda imanı ikmal olmuş ve bir ümmeti bir milleti şahlandıracak imana kendini hasretmişti. Gökten gelen her emri tereddütsüz ve şeksiz kabul etti. Böylelikle peygamberin yüreğine inen kuran-i iman artık vücut bulmuştu.

Ayette de geçtiği üzere Allah size imanı sevdirdi onu gönlünüze sindirdi derken hem peygamberin hem de diğer iman edenlerin şeksiz şüphesiz imanı kabul etmesinde rabbinde bir etkisi olduğunu vurguluyor. Bu kişisel iradeki yönelimi, fıtrat sayesinde doğru yola, doğru inanç ve imana sevk ettiğini görüyoruz. İkinci aşamaya baktığımızda peygamber sav. Peygamberliğini ilan ettikten sonra yakın çevresindeki güvendikleri insanların çoğu tam manası ile ona iman etmişti. Kâfirler hariç onun Allah’tan vahiy aldığına inanmışlardı. Allah resulü olması hasebiyle gaipten verdiği bilgilere inanmışlardı. İman edenler, zann, yakīn ve itmi’nan sahibiydiler. Ara sıra şüpheye de düşseler peygamber ve Kur’an tarafından bu şüphe ortadan kaldırılıyordu. Bazen de artan zorluklar ve şüpheler irtidat etmekle son buluyordu. Peygamberin bu aşamada elinde yeterince güç olmadığı için bu dönemde sadece uyarma ve kınama yapabiliyordu.

Ayetten de hareketle Allah aramıza peygamberi göndermiş, bizi kendi başımıza bırakmamış gönderdiği peygamberin direktifleri sayesinde hem bu dünyamızı şenlendirmiş hem de öbür dünyamızı. Bilinmelidir ki her zorluğun her acının her çabanın sonunda bir tat bir mutluluk ve güzellik vardır. Bu güzel hasletleri elde edebilmek için hak yoldan, imandan ne olursa olsun dönmemek gerekir. İlk ümmet neferleri çok acı çekti. Mekke’nin despotik tutumlarına maruz kaldılar aç bırakıldılar öldürülmek istendiler. Kimi bu olaylar ile imanını sivriltti. Kimisi de zelil etti.

Ayette de belirtildiği üzere Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır. Üçüncü aşamada insanlar kalplerine aldıkları İslam nurunu dilleri ile arşa yükseltiyordu. Yani asıl önemli olan; insan kalbi bu imanı benimsemesiydi. Sıra bu imanı belli etmeye geliyordu. Bu ikrar sonucu müslüman dünyadaki safını belli etmiş oldu ve İslam ümmetinin ayrıcalıklarından yararlandı. Hayatı boyunca Müslümanca yaşar Müslümanca ölür. Ve imanı böylelikle tam olur. İkrar sağlanamazsa eksik olur. Dördüncü aşamaya baktığımızda bu aşamada, peygamber ve diğer mü’minler, yeni bir mühtedinin imanına güvenip onun imanından emin oluyorlardı. Bu dine Ebu Cehil’den Ebu Leheb’den çok zarar vermek isteyen Ömer’e güvendikleri gibi. Bunun sonucunda kabilecilik, soy kardeşliği yavaş yavaş ortadan kalkıyordu. Kişi kardeşine babasına annesine yabancılaşıyordu. Artık sadece iman kardeşliği vardı. Müslümanlar için kardeşten anneden babadan ölümden kasıt artık imandı. Kafirlerin pazar yerlerinde Kuran’ı büyü peygamberi de büyücü olarak tanıtmalarındaki esas sebep buydu. Ancak bu kardeşlik tam bir güven ortamı oluşturamıyordu. Çünkü ellerinde yeterince güç yoktu. Bu güven ortamı Medine’ye (Makamı Mahmud) gittikleri zaman sağlandı.

Medine’deki iman kardeşleri Mekke’deki iman kardeşlerine kucaklarını açtıkları zaman toplumsal güven ve huzur ortaya çıktı. Şehir devletinin kurulması ile de siyasi güven tebarüz etti. Bu ortam oluşmasından sonra son inen surelerden (el-Hucurat, et-Tevbe, el-Münâfıkūn) bazı imanların peygamber tarafından gerçek iman olarak kabul edilmediğini görüyoruz. Çünkü bu evrede bazılarının imanı sadece ikrarda kaldı. Kalbe meyletmedi. İçerde oluşmamış bir iman ölü doğmuş bir bebek gibi acı ve kopuk bağlar ortaya çıkarmıştı. İman ettikleri halde iman kardeşliğine güven ve dostluğa aykırı hareket edenler oluyordu. İç imanın oluşmaması öyle büyük bir illetti ki, Allahın yani nedenler nedeninin gönderdiği peygamberi ‘‘zimmetine para geçirme’’ gibi alçak suçlamalar yöneltiyorlardı. Bu gibi ithamları yöneltenler ilk başta iç imanlarının gerektiği şekilde ortaya koymuşlardır.

Hucurat 7’de görüyoruz ki; …fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi. Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf, bir nimet olarak doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır…, imanı Allah kulların hepsine sevdirmiş ve gönüllerine sindirmiş. Fakat gördüğümüz üzere iman bir kere sindirildi mi ömür boyu devam eden bir şey değilmiş. Allah ve peygamberine [Kur’an’a ve Sünnete] güven ve itaat çerçevesinde, salât, zekât, tilâvet vd. iman eylemleriyle beslenmesi; nazar ve istidlâllerle, tefekkür ve tedebbürlerle tazelenmesi gereken sürekli bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Peygamber sav. İman ettikleri halde onu incitenler onun ayağını kaydırmak isteyenler münafık olarak isimlendirilmiş. Bazen küfre yakın olarak nitelendirilmişler bazen de mümin kabul edilmemişlerdir. Ne kadar çok iman etseler de. İmanın beşinci aşamasında siyasi imanın yanında hukuki imanda gelişmeye başlamıştı. Artık bir yandan, iman eden kişi mü’min topluma, diğer yandan mü’min toplum îmân eden kişiye canı, malı, ırz ve namusu hususunda eman (garanti) veriyordu. Yani yeni iman etmiş bir kişi öncelikle imansızların saldırılarından bir emana yani güvenli bir kanadın altına sığınıyordu. Dönemin siyasi ortamını da düşünecek olursak, sadece Arap kabilelerinin bulunduğu yağmanın meşru olduğu bir ortamda iman eden kişi ilk başta müminlerle kardeş olmaktaydı. Bu kardeşlik neticesinde imansızlardan malını canını ırzını korumaktaydı. İkinci bir evrede emanlaşma müslümanlar arasında bulunmaktaydı. Can ırz mal namus nesil konularında birbirlerine eman vermekteydiler. Nitekim Peygamberimiz de “Müslüman, dilinden ve elinden insanların selamette olduğu kimsedir. Mümin ise malları ve canları hususunda insanların kendisini emin görüp güvende oldukları kimsedir.” buyurmaktadır.

(Ahmed b. Hanbel, II,) hadislerinden görmekteyiz. Cana kıyan, zinâ ya da hırsızlık eden müslümanlar bu emanlaşmayı bozmuş olmaktaydı. Bu müslümanlar akli ve hissî açıdan mü’min olmakla birlikte had gerektiren bu vb. bir günah irtikâp ederek topluma verdiği emânı bozup ortadan kaldıran biri, toplumdan aldığı emânı kaybetmekteydi. Buradan da görüyoruz ki imanın tasdikten farklı bir anlam yapısı taşıdığı ortadadır.

Son olarak imanın altıncı aşamasına baktığımızda bu aşamada artık iman kardeşliği sonucu iman devleti oluşmuş. Bu devlette huzur ve refah fetih ve ganimetlerle taçlandırılmıştır. Bunun sonucunda zenginleşen müminler herkesin merakını celp etmiş. Ve bu organizmaya nasıl dahil olacaklarını araştırmaya koyulmuştur. Ve hemen İslamlarını peygamber sav. Arz ettiler. Bu bazıları için kolay olmadı. Bu sebeple peygamber, bunların bazılarını kabul etmemiştir. Çünkü imanın yüksek derecelerinden başlamak istiyorlardı. Kendilerine, gönle işlememiş bir imanın gerçekleşmiş sayılmayacağı, fakat imana layık iyi tutum ve davranışlarla îmânın zamanla gönüllere yerleşebileceği hatırlatıldı. Bu sebepten ötürü fevç fevç akınlar oldu. Kısa zamanda İslam muazzam bir yayılma gösterdi. Artık iman etme fertleri aşmış toplumlara sıçramıştı. Fakat bu büyük yayılım ilk başlardaki gibi bir İslam kardeşliği oluşturamamıştı. İlk dönemde imanın kalbi boyutu ön planda iken hukuki ve siyasi yönü hiç yokken son zamanlarda hukuki ve siyasi yönü artmış kalbi iman azalmıştır bunun sonucunda da peygamberin vefatından sonra irtidat faaliyetleri olarak gün yüzüne çıkmıştır. Hucurat suresinin 7. ayetinde de Kur’ani imanın asıl kalple olacağına işaret etmiş ve dikkatleri bu yöne çekmiştir. Ve yine görmekteyiz ki peygamberin eğittiği altın nesil olan sahabe nesli yok oldukça alttan gelen nesil hiçbir sıkıntı cefa çekmemiş. Adeta babasından düşen mala saldıran varisler gibi bir yarış içerisine girmişler. Bunun sonucunda da kalbi iman yavaşça gönüllerden izale olmaya başlamıştır.

Diyebiliriz ki ümmeti bu esnaya kadar taşıyan ilk ensar ve muhacirlerin imanlarıydı. Onlardan sonra bir daha kimse onların iman mertebesine ulaşamadı. Fakat Hucurat suresinde gördüğümüz üzere Allah herkese imanı sevdirmiş iyiyi kötüyü göstermiş. Artık geri kalanını bizim irademize bırakmış ya bizde irtidat edeceğiz ya da gerek ibadetlerle zikirlerle imanımıza can katıp salatı ikame edip bu dünyadan imanlı bir şekilde gidebileceğiz. Şüphesiz Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır. Ayetigereğince Allah bizim yaptıklarımızı zail etmez. Kimin kalbinbe bir hardal tanesi iyilik, kimin kalbinde bir hardal tanesi kötülük o olduğunu bilir. Ve herkesin hakkını tam olarak verir.

2. Soru

Musa- “Hızır” kıssasının (1) Hadis, Fıkıh ve Kelam ilimlerini ilgilendiren yönlerini ayrı başlıklar halinde vererek Tasavvufta kıssanın kullanılışını sunarak tartışınız. (2) Kadı Beydavi ve M. Hamdullah’a göre, kıssadan çıkartabileceğimiz sonuçları yazınız.

Soruların cevabını vermeden Musa-Hızır kıssasının Kuran-ı Kerim’deki ayetlerini (Kehf, 60-82) yazıp bu kıssa ile bağlantılı olan ilimleri zikredeceğim.

60. Hani Musa, emrindeki delikanlıya demişti ki: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar, bir ömür boyu (yürümem gerekse bile) durmayıp yürüyeceğim!” 61. İkisi, o iki denizin birleştiği yere geldiklerinde, balıklarını unuttular; o da bu arada denizde ‘yol’unu tuttu… 62. Ne zaman ki orayı geçtiler, Musa, delikanlıya; “Azığımızı çıkar, bu yolculuğumuzdan dolayı gerçekten yorgun düştük” dedi. 63. “İşe bak” dedi; “hani kayaya sığınmıştık ya, işte o sırada ben balığı unutmuştum. Bundan bahsetmeyi bana herhalde Şeytan unutturdu! O; ilginç bir biçimde denizde bir dehliz bulmuştu!..” 64. Musa; “Aradığımız bu işte!” dedi ve hemen, izlerini takip ederek gerisingeri döndüler. 65. Derken, kullarımızdan öyle bir kul buldular ki Biz ona katımızdan rahmet vermiş; nezdimizden (gaybî) bir ilim öğretmiştik. 66. Musa ona: “Sana öğretilen ilimden bana öğretmen karşılığında, sana uyabilir (seninle gelebilir) miyim?” dedi. 67. Dedi ki: “Sen benimle birlikte durmaya asla sabredemezsin!” 68. “Künhüne eremediğin bir şeye nasıl sabredeceksin ki?!” 69. Dedi ki: “Allah dilerse, beni sabırlı bulacaksın; hiçbir hususta sana karşı gelmeyeceğim!” 70. “O halde, bana uyacaksan, ben sana ondan bahis açmadıkça hiçbir şey hakkında bana soru sorma” dedi. 71. Bunun üzerine ikisi bir kalkıp gittiler. Nihayet gemiye bindiklerinde, gemide bir delik açtı… Musa; “İçindekileri boğmak için mi deldin bunu?! Doğrusu, tehlikeli bir şey yaptın!” dedi. 72. “Benimle birlikte durmaya asla sabredemezsin’ dememiş miydim?” dedi. 73. “Unuttuğum şey dolayısıyla beni muahaze etme; işimde bana zorluk çıkarma” dedi. 74. Yine gittiler… Nihayet, bir oğlan çocuğuyla karşılaştılar… Tuttu bunu öldürdü!.. “Can karşılığı olmaksızın masum birini mi öldürdün? Doğrusu, çok kötü bir şey yaptın!” dedi. 75. Ben sana; “Benimle durmaya asla sabredemezsin’ dememiş miydim?” dedi. 76. “Sana bir şey daha sorarsam, benimle arkadaşlık etme; doğrusu, benden yeterince mazeret dinledin” dedi. 77. Yine gittiler… Nihayet bir şehir halkının yanına geldiklerinde, onlardan yiyecek istediler, fakat şehirliler bu ikisini ağırlamaktan şiddetle kaçındı. Şehirde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Tuttu, bunu doğrulttu. Musa: “İstesen, buna karşı bir ücret alabilirdin” dedi. 78. Dedi ki: “İşte bu benimle senin aranı ayıracak… Şimdi, sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım.” 79. “Gemi; denizde çalışan düşkün kimselere aitti; onu kusurlu kılmak istedim. Zira ötelerinde, bütün (sağlam) gemileri gasp eden bir hükümdar vardı.” 80. “Oğlanın ana-babası ise mümin kimselerdi; onun bunları azdırıp inkâra sürüklemesinden endişe ettik.” 81. “Ve Rablerinin, bu ikisine onun yerine daha ahlâklı ve daha merhametlisini vermesini murad ettik.” 82. “Duvar ise o şehirdeki iki yetim çocuğa aitti; altında onlara ait bir hazine vardı, babaları da salih bir kimseydi… İşte, senin Rabbin; bu ikisinin erginlik çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini kendilerinin çıkarmalarını istedi (Bu sebeple, duvarın belli bir süre yıkılmaması gerekiyordu). Ben bunları kendiliğimden yapmadım. Sabredemediğin şeylerin nihaî anlamı işte budur.”

Hz. Musa-Hızır kıssasının hadis ilmini ilgilendiren yönleri

Bu kıssanın hadis ilmi ile alakası çoktur. Büyük İslam peygamberi Musa (as) büyük bir hukuk adamı ve çok bilgi sahibi biridir. Kendisinden bilgili yoktur. Hadise göre benden daha bilgili biri var mıdır? diye düşünürken Allah ona vahiy ile iki denizin birleştiği yere git. Orada bir kulumuzu göreceksin. O kula tabi ol. İşte bu şekilde Hz. Musa’nın seyahati hadiste temellendirilmiştir. Büyük hadis kaynaklarımızdan olan Buhari’nin eserinde bu olay şu şekilde cereyan etmiştir.

Musa Peygamber İsrâiloğulları’na hitap etmekteydi. O sırada kendisine; ‘En bilgili kimdir?’ diye bir soru soruldu. O da ‘En bilgili benim’ diye karşılık verdi ve bu söz üzerine Allah onu kınadı. Çünkü o, ilmi Allah’a izafe etmemişti. Ardından Allah ona; ‘Benim iki denizin birleştiği yer desenden daha bilgili bir kulum var’ diye vahyetti. Musa, ‘Ey Rabbim! Ben ona nasıl ulaşabilirim?’ deyince Allah ona, ‘Yanına zembil içinde bir balık al. Onu nerede kaybedersen sözünü ettiğim kulum oradadır’ diye vahyedildi. Bunun üzerine Musa yanına Yûşâ’yı da alarak yola çıktı. Bir kayanın yanına geldiklerinde yatıp uyudular. O sırada balık zembilden sıyrılıp çıktı ve denize doğru yol alıp gitti. Bu durum Musa ve hizmetçisi tarafından hayretle karşılandı. İkisi, o günün gecesi boyunca yürüdüler. Sabah olunca Musa yanındaki hizmetçisine, ‘Azığımızı getir. Bu yolculuk bizi yordu’ dedi. Halbuki Musa, emrolunduğu yeri geçinceye kadar yorgunluk hissetmemişti. Hizmetçisi, ‘Tuhaf! Kayanın yanında konakladığımız zaman balığı unutmuşum’ dedi. Musa; ‘Zaten bizim aradığımız da buydu’ diye karşılık verdi. Bunun üzerine kendi izlerini takip ederek geldikleri yere geri döndüler. Kayanın yanına geldiklerinde bir de baktılar ki karşılarında elbisesine bürünmüş bir adam duruyor. Musa selam verdi. Hadır ise, ‘Bu mekânda selam ne gezer’ dedi. Musa; ‘Ben Musa’yım’ dedi. Hıdır; ‘İsrâiloğulları’nın Musası mı?’ diye sordu. Musa da ‘Evet’ diye karşılık verdi…(Buhari, İlim) Bu rivayetin devamındaki paragraflarda Musa ile Hızır’ın gemiye bindikleri ve gemicilerin Hızır’ı tanıdıkları için kendisinden taşıma ücreti almadıkları gibi birkaç detay dışında kıssanın Kur’an’daki versiyonuyla örtüşen bilgiler yer almaktadır. Buhari başka bir bölümünde “Kayanın dibinde ‘hayat’ adı verilen bir su kaynağı vardı. Bu suyun temas edip diriltmediği hiçbir şey yoktu. İşte balığa da bu sudan sıçradı ve balık canlandı. Derken sepetten atladı ve denize daldı” rivayeti de zikrederek. Hadislerde bu konunun sadece bir olaydan ibaret olmadığını ortaya koymuştur. Abı hayat mitosunu İslam kaynaklarına girmesine olanak sağlamıştır. Bunun sonucunda olay kıssa boyutundan çıkmış tarihi bir efsane olarak varlığını sürdürmüştür. Diğer hadis kaynaklarına baktığımızda; Salih kul’ un Hızır as. olduğunu, Musa as. yanındaki gencin de Yuşa b. Nun olduğunu görmekteyiz. Böylelikle ayette gördüğümüz Musa- Hızır olayı hadislerle temellendirilmiştir.

Hz. Musa-Hızır kıssasının fıkıh ilmini ilgilendiren yönleri

Fıkıh bakımından olaya baktığımızda, Fıkıh ilminin gayesi Müslümanları Allah rızasına uygun bir hayat yaşatmaktır. Bu nedenle fakihler, en gereksiz en küçük konular için bile araştırma yapmaktadır. Musa – Hızır kıssasında fakihler Hızır diye bilinen Salih kulun çocuğu öldürmesi noktasında, Bir kişinin böyle bir çocuğu olduğu taktirde annesi babası iyi bile olsa, çocuğun hal hareketi bu çocuğun ilerde mendebur bir şey olacağını gösteriyorsa bu çocuğun ortadan kaldırılması fikrini fıkhi düşünce olarak ortaya atılıyor. Fakat bu manada fıkhi hüküm çıkartılması doğru değildir. Çünkü buradaki Salih kişinin bilgisi Allah katında müsellem bir bilgidir. İnsanların böyle müsllem (gayb) bilgisi olamaz. Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez (neml 27.) ayeti gereği gaybı Allahtan başka kimse bilemez. Bu sebeple böyle bir hüküm vermek açıkça tehlikelidir.

Hz. Musa-Hızır kıssasını kelam ilmini ilgilendiren yönleri

Kelam ile ilgili yönüne baktığımızda, Hızır (as) ileriye dönük bir takım gaybi (ledunni) ilimleri biliyor olmasıdır. Musa- Hızır kıssasındaki gaybi 3 durum vardır. Bunlar şunlardır: Salih kul buradaki çocuğun 10 sene sonra çok şaki bedbaht bir çocuk olacağını nerden biliyor? Bindikleri geminin kral tarafından el konulacağını nasıl anlıyor? Altın küpünü çocukların bulacağını kimden haber aldı? Bu üç olayda gayb ile alakalıdır. Buradan da anlıyoruz ki, rab gaybi bilgileri salih kula bildirmiş ve ona görünenin arkasındaki ledunni ilmi bahşetmiştir. Kelam ilmi kıssanın bu yönüyle ilgilenir. Ayrıca burada iki ilim birleşiyor. Kelam ve tasavvuf. Bütün bunlar ele alınınca tefsir ortaya çıkıyor.

Tasavvufta kıssanın kullanılışını sunarak tartışınız

Tasavvuf kendi içine yolculuktur. İslam’ın emir ve yasaklarına uyup, kalbi ve gönlü kötülüklerden temizleyip iyiliklerle doldurmak demektir. Tasavvufçular kendi aralarında bu meziyetlere sahip kişilerin, gaybi ledunni ilimleri görebileceklerini savunurlar. Allah’ın onlara bu ilmi verdiğini söylerler. Bu ilim tasavvuf temel taşıdır. Kehf suresi 60-82 arasında geçen Musa Hızır kıssasında da gördüğümüz üzere ledunni ilim bu olay da bulunmaktadır. Bu sebeple tasavvufçular için bu kıssa önemlidir. Tasavvuvçular bu kıssayı ledunni ilim bağlamında ele almaktadırlar. Ledunni ilimin mahiyetine baktığımızda; tefsirciler gayb ve sır ilmi veya da batın ve hakikat ilmi olarak tanımlar. Tasavvufçular, özel bir bilgi ve herkes tarafından bilinmeyen, olayların iç yüzüne vakıf olmayı sağlayan bir bilgi olarak tanımlar.

Bu kıssada tasavvuf erbabı ledunni ilmi kendine nispet ettiği için Hızır yerine kendileri koyuyor. Musa as. zahiri ilme sahip olduğu için İslam ulemasını ve fıkıhçıları da Musa as yerine koyuyorlar. Musa (as) nasıl bu zattan ilim almak için yanıp tutuşuyor ise sizin de bizden bilgi almak için ayağımıza kapanıp elinizden geleni ortaya koymalısınız. Tarzında bir görünüş ortaya koymuşlardır. Bu kıssadan anlamamız gereken en önemli husus; sadece zahiri ilimlerle yetinmemenin gerektiğidir. Büyük alimler gibi çift kanatlı olmak gerek fakat olay sen üstünsün ben üstünüm durumuna gelirse burada problem teşkil eder. Buradan hareketle tasavvufçular zahir ulemayı küçük görmekteler. Bilmeliyiz ki kelam keşif keramet ile amel edilmez. Zahir ilmi kendi içimizde kanıksadıktan sonra bu ilimlere tırmanılır.  Zahiri ilimler kişinin benliğinde sağlamlaştırılmadan ledunni ilim ona hiçbir haber veremez. Kişinin bu ilimlerin hepsini içselleştirip iki kanatlı bir alim olabilmesi buna bağlıdır. Sembolleştirecek olursak; bir evin iskeleti zahiri ilim. Dışındaki çimento, harç da ledunni ilimdir. Bu sebeple ikisi etle tırnak gibidir birbirinden ayırmak. Büyük tehlikelere sebebiyet verebilir.

Kadı Beydavi ve M. Hamdullah’a göre, kıssadan çıkartabileceğimiz sonuçları yazınız.

Kadı Beydavi’ye göre kıssadan çıkartacağımız sonuç şunlardır; kişinin, sahip olduğu meziyetlerle ilimlerle böbürlenmesi, kendince iyi olmayan durumları hemen yadsımaması ve görünürde kötü gibi gözüken bir halde kendisinin bilmediği gizli bir iyilik olabileceğini düşünmesi, sürekli olarak bilgi öğrenmesi araştırması ve çabalaması, öğretmenine karşı alçakgönüllü ve hürmetkar olması, söylediği sözlerde edebe riayet etmesi, hata yapan kişinin hatasına dikkat çekmesi, hatada ısrar edinceye kadar onu affetmesi ve ancak ısrardan sonra onunla ilişkisini kesmesidir.

Görüyoruz ki, Kadı Beydavi her şerde bir hayır her hayırda bir şer olduğunu savunmuş, bakmakla görmenin aynı olmadığını bize bildirmiştir. Başka bir önemli haslet olan hoca talebe ilişkilerine de dikkat çekerek, ilerleyen zamanlarda bu olayı kendine mesnet edinerek, ‘’ şıh ne yapsa haklıdır’’ ‘’onun yaptığında vardır bir keramet’’ vs. durumlara kapı aralamamıştır. Bu tehlikeyi erken dönemde fark etmiştir. Ve gerekli tedbiri almıştır.

Muhammed Hamidullah’a göre bu parçadan çıkacak sonuç şudur; kimsenin tam olarak hiçbir şey bilmediğidir. Hatta alimlerin bile kendi araştırma alanlarına girmediği için bilmedikleri bazı şeyler vardır. Bu sebeple herkes her şeyi bilecek diye bir kaide de yoktur. Önemli olan bilinmeyene başka yönlerden yaklaşmaktır. Kuranda bu gibi kıssalar çoktur. Bu kıssaların tabiri caizse ıncığına cıncığına bakmaktansa reel ve tümel olarak bakmak hepsinden önemlidir. Bu hikayeler kişilerin elini ayağını bağlamak için Allah tarafından gönderilmemiştir. Bu kıssalar ortaya konuyor ki, kişiler bunlardan ders alsın hayatlarını bu çizgiler ekseninde sürdürsün.

Sonuç itibariyle, Konu hakkında görüşlerini serdeden iki alimin üzerinde durduğu ana nokta; bu kıssa reel olarak algılanmamalıdır. Yani bu kıssada bizim için önemli olan Musa ve hızır as.’ın görünüşleri değildir. Çıkarılan sonuçlardır. Bu sonuçlarda; her şerrin içinde bir hayır her hayrın içinde bir şer vardır. Bazen bizim içim kötü olan sonuçlar, ileriye dönük iyilikler doğurabilir. Nitekim bunu Hudeybiye anlaşmasında da görüyoruz. Ayrıca insanların her şeyi tam olarak kuşatamadığını gördüğümüz bu kıssada, hayatımızda kesin hüküm vermememiz gerektiğini ve öğretmen ve öğreticinin taassubu olmamamız gerektiğini, bu kıssaların bizim rabbe ve hayata karşı hal ve hareketlerimizin düzenleyen kıssalar olduğunu göstermiştir.

KAYNAK

1-Ders notları

2-Bilge kul-Musa kıssası ve islam kültüründe Hızır mitosu- Mustafa Öztürk

3-Dia – Musa as.

4-Dia- Hızır as.

5-Hz. Musa ve Hızır Kıssası Üzerine Bir Değerlendirme- Arslan sevim

6- İman amel ilişkisi- Murat Sülün

7-Hızır-Mûsâ Kıssasında Kader -Çift Perspektifli Bir Bakış- Kılıç Aslan MAVİL

8-hz. Musa ve Salih kul kıssasından hareketle necmuddin-i kubra’nın mürşid-mürid ilişkisi anlayışı üzerine- Enes Rençber

9-Tasavvuf ve Hızır Kıssası-Prof. İbrahim Sarmış

10- Kuran meali- Murat Sülün