Yazı kategorisi: Güncel

Ali, Şevket ve Koyun

Bir gün Şevket ve Ali yolun ortasında başıboş bir koyun bulmuşlar. Koyun güzel güzel meliyormuş, Şevket, Ali’ye demiş ki “Ali, gel biz bu koyunu da bizimle götürelim.” Koyunu almışlar, yola koyulmuşlar. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Sonra koyun Ali’ye demiş ki “Yanlış yoldayız, on metre beriden sola sapacaktık.” Şevket “Sen ne bilirsin bre koyun!” demiş. Sonra bi anda korkudan ödleri patlamış. Koyun konuşuyormuş. Yollarını değiştirip koyunu kiliseye götürmeye karar vermişler. Kiliseye varmadan Ali yolunu değiştirip bunlardan ayrılmış ve köyüne dönmüş. Şevket ve koyun kiliseye varmışlar. Koyunu görünce papazın dili tutulmuş. Kiliseden çıkmışlar, camiye gitmişler. Koyunu görünce imamın dili tutulmuş. Camiden çıkmışlar, sinagoga gitmişler. Koyunu görünce hahamın dili tutulmuş. Böyle böyle derken tüm dinlerin kapısını çalmışlar ama herkes konuşan koyundan korkmuş, kaçmış. En sonunda koyun Şevket’e bakmış, Şevket koyuna bakmış, koyun Şevkete bakmış, Şevket koyuna bakmış; sonra koyun demiş ki “Meeeeeeee!” 

Yazı kategorisi: Güncel

Ölmeyi istemeyi bırakmak

Uzun süre boyunca ölmeyi isteyip herhangi bir anda bu istekten vazgeçmek, -sebepsiz ya da çok mâkul bir sebepten dolayı, fark etmez- insanı çok garip bir pozisyona sokuyor. Çünkü sonunda artık ölmeyi istemiyorsunuz, yapmanız gereken şeyler var. Ölmeyi isteyerek geçirdiğiniz o sürede harcadığınız zamanı telafi etmeniz gerek. Panikliyorsunuz, artık önünüzde duran ve planlarla donattığınız, size vadedilmiş bir yaşam var. Bu yaşam size kısa gelmeye başlıyor. Elli yıl, altmış yıl belki yetmiş yıl; yetersiz geliyor. Endişeleniyorsunuz. Bu da sizi bambaşka bir ruh haline sürüklüyor: Yaşamak ve tamamlamak için kendinizi ikna ettiğiniz ömrünüzün geri kalanının; boşa geçeceği ya da zaten yaşanmış kısmından daha az acınası olmayacağı konusunda ümitsizliğe düşüyorsunuz. Varoluşsal krizlerin başladığı yerlerden biri de burası oluyor. Sonunda yok olmayı istemeyi bırakıp varlığı kabullendiğinizde, her geçen gün daha da bilinç kazandığınızı ve yapmak istediğiniz şeylerin artmakla kalmayıp çoğu zaman başaramadığınız şeyler olduğunu, daha sonra da dünyadan alabileceğiniz ya da dünyaya verebileceğiniz şeylerin yetersizliğini fark ettiğinizde kendi zihninizin içinde geçireceğiniz o süre zarfı gözünüzde küçüldükçe küçülüyor. Şanslıysanız o zamanı zevk alarak geçiriyorsunuz ki bu onu sadece daha da kısaltıyor.

Yazı kategorisi: İnsan

İnsan ve Ahlak

Günümüz dünyasında bazı sorunlar göze çarpar. Bu sorunların geneli beşeri bazıları da doğaldır. Günümüz diyorum çünkü malum laboratuvarda fare ve tavşanlarda denedikleri virüsü elinden kaçıran, nefes alan her şeyi yiyen bazı düşüncesizlerin yeni deneği olduk. Bu düşüncesizler arasında çok parlak insanlar da vardı. Virüsü keşfeden ve virüsün kaynağını söyleyip virüsten hayatını kaybeden… Laboratuvarda yapılan korkunç deneylerin hayvanlara verdiği zararları hepimiz biliyoruz. Onlar hep göz ardı edilir. Bugün bi tavşan animasyonunda hayvan deneyleri paylaşılır birileri de onu sosyal medyada paylaşarak desteklediğini sanar. Paylaştıktan sonra kozmetik indirimlerine koşar… İnsan faktörü devreye girerse mantık ve duygular devre dışı kalabiliyor. Evet ikisi de. Nagazaki ve Hiroşima’ya götürülen barış gibi bazı sahte ahlak bekçilerinin ayak bastıkları yerlerde insanların sadece atomik gölgeleri kalıyor. Hobbes,İnsan insanın kurdu diyor ya haklı.

Zor şartlar insanları daha acımasız yapabilmekte. insanların ahlak gelişiminde, olumlu yönde bir eğrinin görülmesi için güzel ve doğru, güvenirlik ve geçerliği yüksek eğitim almaları gereklidir. Çocukların aldığı okul eğitimlerinde ve bazı derslerin (hayat bilgisi ve din kültürü ahlak) kazanımlarında bu amaçlar yatar. Ben çok yetenekli öğretmenlerimiz olduğunu biliyorum ama yanlış öğretmenlerin de olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Çevresel faktörlerin de etkisi oldukça fazladır. Her bireyin mutlaka sorunları vardır. Sorun vardır ama etki oranı kişiden kişiye değişir. Mesela ben saygısızlığa gelemem. Yapılan saygısızlıklar bende stres yapar ama b kişisinde aynı etki görülmeyebilir. Ahlak tutumlarını belirlemede ailelere büyük sorumluluk düştüğünü hepimiz biliyoruz. Anne-baba, erkek veya kız çocuk ayrımı yapmasının yanlışlığı gibi kalıplaşmış yanlışlar da ahlak gelişimini negatif yönde ivmelendirmekte. İnsanlar tarih boyunca birbirlerini yemiş, bazı medeniyetler işkence ve sapkınlıklardan hoşlanmış bazıları ise kendini gelişmeye adamıştır. Bu konuda da dünya ahlakı devreye girmektedir. İnsanlar kendilerine gösterilen doğruları takip eder. Gösterilen doğrular yanlışsa ve toplum bu yanlışı doğru kabul etmişse baş kaldırmak güçtür. Yanlış olduğunu kabullenmezler. Sadece yaparlar. İnsanlar ülkeleri için can alıp can verebilir ama konu tutuculuğa gelince herkesin safı bellidir. Bendensin yada hiçsin anlayışı devreye girerse vay o ülkenin haline. Herkes mızraklarını alır saflarına geçer. Ahlak gelişiminde bu gibi fikirdaş toplumlaşmalarda baskın etki gösterir. Sağ sol orta arka ön… Öndekiler dincidir çaprazdakiler liberal bu böyle gider. Tarikatı cemiyeti bitmez. İnsanların ahlakı da birleştiği beyinlere göre şekillenir. Az önce bireyin ahlak gelişiminde ailenin öneminden bahsetmiştik ya ülkenin vatandaşlarının ahlak gelişiminde de devlet veli statüsü taşıyabilir. Devlet kamu spotları ve örgün eğitimlerle insanları istendik ( bu kelimeyi ne kadar sevmesem de…) yönde eğitim- öğretime sokar. Düzenler ve yönetir. Derslerine girdiğim öğrencilerim şehre ve bölgeye göre farklılaşmakta. Her biri sanki parmak izi gibi eşsiz. Benzer ahlak kültürleri olsa da bazılarının huyları ve kişilikleri farklarını ortaya koyuyor. İnsanların ahlak gelişiminde eğiticinin ve özellikle ailenin eğitimi çok önemlidir. Düşünsenize suç işlenmeyen, karnı tokken başkasını aç bırakmayan bir toplum ne güzel olurdu. Kadınların sokakta özgürce korkusuz dolaştığı, insanların laik ve sorumluluklarını bildiği bir devlet… Atatürk bu konuda en sağlam örnektir. Tüm dünyaya kadının ve Türklerin gücünü göstermiş, başöğretmen, başkomutan olarak ülkesini yönetmiştir. O zamanların ahlak kültürü günümüz gibi sistematik değildi. Daha geleneksel bir ahlak kültürü vardı. Yanlış ve cahilce düşünceler kültürlerde kök salmıştı. Mesela şeyh uçmazdı ama müritleri şeyhi uçururdu. İnsanın ahlak gelişimini etkileyen diğer faktör de dindir. Dinsiz insanın da dini vardır. Kendi inandıkları dinidir. Din denince akla ilahi kavramların yanında insani kavramlar da gelmelidir. Din sorumluluktu, din haktır, din kültürdür, din ahlaktır gibi. Önemli olan kendi dinini savunarak diğer dinleri dışlamak değil tüm dinlere saygıyla bakarak yorumlayabilmektir. İslam dini bu konuda iyi bir örnektir. Kişinin ahlak gelişimini olumlu yönde güdüler. Oku, çalış, öldürme, iyilik yap gibi insanı doğruya götürebilecek telkinler verir. Tüm dinlerde bu telkinleri görürüz. Hristiyanlık, Yahudilik ve Musevilik bunların yanında Budizm Hinduizm ve Sihizm de insanları kendi değerlerinde kabul ettikleri iyiye yöneltmeyi amaçlar. Ahlak evrenseldir. Dinlerin bazılarındaki bölgesellik bu konuda yeterli olmayabiliyor. Tam burada devreye düşünme becerisi devreye giriyor. Düşünen bir varlık olan insan doğruyu kendi de bulabiliyor. Çok kolay bakın Pavlov’un deneyleri gibi çocuk dikeni eller ve eli kanarsa bunu yapmanın yanlış olduğunu ilk elden anlar. Buraya kadar her şey normaldir ve doğaldır. Buradan sonra ahlak gelişimi başlar. Çocuğun arkadaşı dikeni ellemek isterse çocuk ne tepki verecek bu çok önemlidir. Çocuk arkadaşının acı çekmesini ister ve susarsa bundan zevk alabilir. Zevk aldığı an ahlak gelişimi bizim istemediğim yönde yani negatif yönde ivmelenmeye başlar. Burada devreye eğitimciler girmelidir. En büyük öğretmen doğadır. İlk öğretmen de doğadır. Biz eğitimciler, doğanın derslerini açıklamak ve insani duygular çerçevesinde genel geçer olguları yaymak için varız.

Bu yazıyı tartışma ( yorum) kısmında devam ettirebilirsiniz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Düşünceleriniz için kimse size bu sitede saygısızlık edemez. LiveTerra’da özgürsün…

Sevgiler.

  • Mustafa BAHAR

Yazı kategorisi: Güncel, İnsan

LÜKS SEROTONİN

Serotonin , insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir . Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. 1

Günümüz sosyal medya beğenilerinin ve keyif verici maddelerin sağladığı mutlu hissettiren bağımlılık hali ne kadar benzer ama farklı durumlar değil mi. Bir kişinin dış dünyadan aldığı tüm mutluluk hislerinin temel kaynağının kimyasal bir bileşen olması da oldukça şaşırtıcı. Düşünsenize serotoninsiz bir insan veya az serotonin salgıyan bir insan mutsuz oluyor. Yani mutluluk yapay bir şeymiş. Aslında hepimizin saf halinde mutsuzluk yatıyor. Tek fark beynimizde dolaşan kimyasalın oranıymış. Serotoninin lüksü olur mu? Evet oluyor. Nasıl insan fakirleştikçe dünyada kapladığı yer azalıyorsa, fakir insanın 5 kişilik ailesiyle kaldığı tek göz oda, tek başına bir zengin kişiye yetmiyor, villalar dar geliyorsa bu da böyle paraya göre şekillenebilmekte. Lüks serotoninle normal serotoninin arasında fark yok. Nasıl bir tabloya koli bandıyla muz yapıştırıp milyon dolarlara satılan tablodaki muzla demeti 10 liraya satılan Anamur muzunun arasında fark yoksa bu kimyasalın da zenginle fakiri yok. İnsanlar sanıyor ki ultra lüks hayatın keyfi, hazzı çok yüksek. Serotonin hormonunu en çok çocuklar kullanır. İnsan büyüdükçe keyif aldığı şeyler de değişiyor. Bir çocuk kumandayı halıda sürmekten bile keyif alırken, yetişkin birey altındaki yeni model arabanın bir üst modelini almak için sabırsızlanır ve alınca mutlu olur. Aslında kişinin bakış açısıyla serotonin hormonunun fiyatı doğru orantılı. Minimal yaşama teşvik ediyorum. Şunu bilin ki lüks serotonin diye bir şey yoktur. Aç gözlülük vardır. Bencil bakış açısı vardır, Kibir vardır.

Para nasılda da değersizleşti değil mi…

Masanızda kaktüs ve çiçek gibi canlı bitkiler yetiştirin. Baktıkça içiniz açılsın. Çiçek açtıkça, o çiçeği görüp kokladıkça mutlu olun. Kendinize zaman ayırın. Kahvenizi kendiniz öğütüp kıvamında yaparak için. Kitap okuyun. Her zaman olmasa da doğal tatlılar tüketin. Doğaldan kastım tatlandırılmış çikolataya benzeyen maddeler değil, bahsettiğim baklava ve sütlaç gibi tatlılar.

Yat milyon dolarlar edebilir. Yatta yaşayan birinin aldığı hormonla orta halli bir karavanla ırmak kenarında uyanıp kahvesini içen, ızgarasını yiyen birinin aldığı hormon aynıdır. Evet serotonin. Başarın, çabalayın ve yıpranın. Emek verin ki başarınızın sonucu geçici bir hormon olmasın. Aklınıza kazınan anılar biriktirin. Ucuz veya pahalı değil, iyi ve çok iyi anılar ve mutluluklar…

Kripto parayla hep zengin olanları duymaktan (tüm parasını kaybedip intihar edenleri yazmazlar), döviz zırvalarından ve sürekli umut satan hayal komisyoncularından bıktığınızın farkındayım, ben de bıktım. Kafamızı ağrıtan, kapımızı sıradaki siparişi yetiştirmek için aceleyle çalan kurye gibi virüs salgını da kapımızdan ayrılmıyor. Bu kadar karanlığın içinden sizlere bir nebze ışık tutmayı, ışığı unutturmamayı amaçladım. Tıpkı Ben Efsaneyim filminde Will Smith amcanın da Bob MARLEY’i anlattığı gibi;

“Bir fikri vardı …

Ona göre,

İnsanların hayatına müzik ve sevgi aşılarsan, onları tedavi edebilirsin.

Aynı bilim adamları gibi.

Barış için konsere çıkmaya hazırlanırken bir adam evine girip onu yaralamıştı. iki gün sonra konserde sahneye çıkıp şarkı söyledi.

Biri ona sordu, neden?

“Dünyayı daha kötü hale getirmeye çalışan insanlar bir gün bile tatil yapmıyor, ben nasıl yapayım?

Karanlığa ışık tutun!” dedi.

(Arka fonda Bob Marley- Üç küçük kuş müziğiyle)

Yorumlarınızı esirgemeyin sevgili okurlar. Fikirleriniz ve yazılarınız bizler için pahabiçilemez.

  • Mustafa BAHAR

Kaynak ve Alıntılar

1- https://tr.wikipedia.org/wiki/Serotonin