Yazı kategorisi: Eğitim, Güncel, Genel, Kişisel Gelişim, Tarih, Yeni, İnsan

Aleksandr Bogdanov

Tarihte çok az ulus SSCB’den daha çılgın bilim adamları yetiştirmiştir. Bolşevizmin en eski tuhaf entelektüeli Alexander Bogdanov bu bilim insanlarından biridir.

Eğitimli bir hekim ve usta bir teorisyen olan Bogdanov, kariyerine Marksist bir ideolog olarak başladı ve felsefe ve bilimin bilinen tüm sınırlarını aşacak kadar şaşırtıcı derecede iddialı bir çalışma grubu yarattı. Bu süreçte sibernetik ve sistem teorisine zemin hazırladı, Sovyet bilim kurgu türüne öncülük etti ve yanlışlıkla kan biliminde bir Rus geleneği kurdu. Bogdanov’un kariyeri kolay karakterizasyona meydan okuyor. Adamı anlamaya yönelik herhangi bir girişim, onu derinden ilgilendirmektedir. Diğerleri Marx’ı devrime dönüştürmekle meşgulken, Bogdanov Marx’ı bilime dönüştürmek için çabaladı.

Sosyalizmi daha ampirik bir temele oturtmak için tektolojiyi, örgütsel sistemlerin incelenmesini icat etti. Tektoloji, dünyayı birbiriyle ilişkili sistemlerden oluşan bir ağ olarak görür. Sistemler mikroskobik (yani atomlar, hücreler, kimyasal reaksiyonlar) yaşamdan daha büyük (yani hükümetler, toplumlar, medeniyetler) arasında değişebilir. Sistemler hem karmaşıklıkları hem de organizasyon dereceleri bakımından farklılık gösterebilse de, hepsi temelde matematiksel olan kurallar tarafından yönetilir.

O halde tektolojinin amacı, tüm sistemlerin organizasyonunu yöneten soyut kuralları formüle etmektir. Bunu yaparken, Bogdanov, toplumun örgütlenmesi hakkında, fizik hakkında akıl yürütebileceğimiz aynı hassasiyet düzeyiyle akıl yürütebileceğimize inanıyordu. Bunu, materyalist bir tarih anlayışını savunan, ancak ayrıntılarda kabataslak olan Marx ve Engles’in “bilimsel sosyalizminin” bir uzantısı olarak gördü.

Bazıları tektolojiyi günümüz sibernetik ve sistem teorisi için bir prototip, genelleştirici bilimler üzerinde belirsiz bir Marksist etki olarak öne sürdüler. Ama bu Bogdanov’a yeterince kredi vermiyor. Tektoloji sadece bu okullardan birkaç on yıl önce değil, Geoge Gorelick gibi akademisyenlere göre, “hepsinin en kapsamlı ve evrenselidir.”

Sibernetik makineleri anlamak için bir çerçeve iken, tektoloji her şeyi anlamak için bir çerçevedir: sanat, felsefe, teknoloji, politika, biyoloji, bilinç. Zihin-beden düalizmi gibi felsefi yapılar, efendi/hizmetkâr ilişkilerinin soyut düşünce alanına aktarılması olarak açıklanır. Toplumlar tek hücreli organizmaların ilkeleriyle doludur.

Herhangi bir birey tarafından üstlenilen daha iddialı bir proje düşünmek zor. Bogdanov, çalışmalarının felsefe ve bilim arasındaki boşluğu kapatacağına ve yeni bir örgütlenme çağı getireceğine inanıyordu. “Bogdanov, 1908 yılında yayınladığı Kızıl Yıldız isimli romanıyla ilgileri üzerine çekti. Mars’ta geçen bu ütopya türü kitapta Bogdanov bilimsel ve sosyal gelişmeler hakkında peygamberce kehanetlerde bulunuyordu. Bogdanov’un bu eseri feminist, sosyalist birçok ütopya- bilimkurgu eserine öncülük etmiştir. Kendisinden sonra gelen yazarları etkilemiştir.” Aleksandr Bogdanov’un anlatmak istediği şuydu:

Marksiszmi kabul ediyor ve o yönde bir kurgu evren tasarlıyordu. Bu evreni mars gezegenine benzetiyor ve adına kızıl yıldız diyordu. Burada ekonomik üstünlük ön plandaydı. İşçi oldukça önemli ve bu çarkın dişlisi niteliğini taşımaktaydı. Köleler ve tiranlar vardı fakat kapitalizm marksist yaklaşıma göre daha insancıl tasarlanmalıydı. Düzeltilen bir tiranlığın hikayesini tasarlamaktaydı.

Bu yazıları neden paylaşıyorum? Bu yazılar bazı tuhaf ama hayatını okuyarak, bilimle geçirmiş insanların düşüncelerini içeriyor. Bunları okumak size kaybettirmez aksine farklı fikirleri muhakeme etme yeteneğinizi geliştirerek evrensel bakış açınızı genişletir. Paylaştığım insanların fikirlerini onaylamıyorum, bazıları oldukça saçma bazıları ise mükemmel fikirler. Kendimce bu şekilde literatür taraması yaparak sizler için kısa yazılar derleyeceğim. Serinin devam etmesini istemiyor veya istiyorsanız yorumlarda bunu belirtebilirsiniz.

Reklam
Yazı kategorisi: Eğitim, Güncel, Genel, Tarih, Yeni, İnsan

Harry Harlow

Karşılaştırmalı psikolog Harry Harlow’un kariyer bakımından oldukça iyi bir gidişatı vardı. Adam, Wisconsin-Madison Üniversitesi’nde uluslararası üne sahip Primat Laboratuvarı’nı kurdu ve başkanlığını yaptı. 50 yılı aşkın kariyeri boyunca 320’den fazla araştırma makalesi üretti, Ulusal Bilim Madalyası’nı kazandı ve hatta 50’li yıllarda Amerikan Psikoloji Derneği’nin başkanlığına seçildi. Ayrıca, hayvan kurtuluş hareketinin yükselişinin tek başına sorumlusu olarak benimsendi.

Karşılaştırmalı bir psikolog olarak Harlow, hayvanların zihinlerini inceleyerek kendi psikolojimiz hakkında fikir edinebileceğimize inanıyordu. Araştırması, anne ayrılığının Tanrı’nın en sevimli yaratımlarından biri olan bebek rhesus makak üzerindeki etkilerini ele aldı.

Makak, Photo by Oleksandr Pidvalnyi on Pexels.com

Ancak yeterli, gerekli arka plan bilgisi bulunmayan projelerinde makak maymununun da tüm mühim bilgilerini, karakteristik özelliklerini öğrenmesi gerekiyordu.

Şimdi çılgın bir bilim adamı için, Harlow’un yöntemleri o kadar da saçma değildi. O zamanlar anne yoksunluğunun bebek maymunlar üzerindeki etkilerini inceleyen bir dizi araştırmacı vardı. Harlow bunlardan biri ve en çılgın olanıydı.

Özellikle tartışmalı bir dizi çalışma, maymunları, neredeyse herhangi bir duyusal stimülasyondan yoksun batık bir izolasyon odası olan “umutsuzluk kuyusu” olarak adlandırılan odada, bir yıla kadar süren süreler boyunca tecrit etmeyi içeriyordu. Amaç, insan depresyonunun bir hayvan modelini yaratmaktı ve işe yaradı, maymunlar korkunç bir şekilde yanlış ayarlanmış olarak ortaya çıktı. Çiftleşmeyi reddettikleri zaman, izolatların ebeveyn olarak nasıl performans gösterdiğini incelemek için “tecavüz rafı” adını verdiği bir zorunlu çiftleşme cihazı yarattı. Şiddetin stres seviyesinin artmasıyla korkunç olaylar ortaya çıktı, bir makak maymunu annenin çocuğunun parmaklarını çiğnediği ve diğerinin çocuğunun kafasını ezdiği bildirildi. Yani annelik içgüdüsünü yok etmek de bir stres seviyesine bağlıydı…

Sosyal bir yaratığı ciddi bir şekilde izole ederseniz, elbette berbat olacaktır. Bir çocuğa soğuk tel ve rahat kumaş arasında seçim yapma şansı verirseniz, elbette kumaşı seçecektir. Ancak yakından baktığınızda, Harlow’un çalışmalarını bariz olanın doğrulanmasından başka bir şey olarak reddetmek zordur.

Araştırması, psikolojik kurumun ebeveynleri “anne sevgisinin” tehlikelerine karşı uyarmakla meşgul olduğu bir zamanda geldi. John Watson, çok fazla anneliğin çocuklarımızı bağımlı sissies’e dönüştüreceğinden endişe ediyordu. “Asla [çocuklarınızı] kucaklamayın ve öpmeyin,” diye yazdı, “Asla kucağınıza oturmalarına izin vermeyin.” B.F. Skinner’ın ikinci kızı hayatının ilk iki buçuk yılını bir kutuda geçirdi. Bir kutuda yaşayan insan!

Harlow’un anne yoksunluğu üzerine yaptığı deneyler, sağlıklı çocuk gelişiminde yakın, fiziksel temasın önemini yeniden doğruladı (bir annenin dokunuşundan veya pamuk bir kumaş olsun). Onun “umutsuzluk kuyusu”, en azından, rhesus maymunlarında depresyonu tetiklemenin güvenilir bir aracı olduğunu kanıtladı ve dünyanın en kötü üçüncü dünya yetimhanelerinden bazılarına çarpıcı bir benzerlikten daha fazlasını taşıyor. Harlow’un veya diğerlerinin bu modeli depresyon tedavilerini insanları test etmek için kullansalardı, ortaya çıkacak durumlar belki de JigSaw filmi gibi olurdu.

Harlow, depresyon modellerinden ve ebeveyn tavsiyesinden daha fazlasını istiyordu. Harlow, 1958’de Amerikan Psikoloji Derneği’ne yaptığı “Sevginin Doğası” başlıklı ünlü konuşmasında, metodik varoluş nedenini şöyle ortaya koydu: “Aşk, derin, hassas ve ödüllendirici harika bir durumdur. Samimi ve kişisel doğası nedeniyle, bazıları tarafından deneysel araştırmalar için uygun olmayan bir konu olarak kabul edilir. Ancak, kişisel duygularımız ne olursa olsun, psikologlar olarak atanan misyonumuz, insan ve hayvan davranışının tüm yönlerini bileşen değişkenlerine analiz etmektir. ” Yani aşk gibi tetikleyici duygular insanları anlamamız için açılan bir kapı ve o insanların zaaflarıydı. Bu zaaflara erişmek için deneyleri insanda yapmayı düşünen Harlow’un bu düşüncesi dışarıdan zararsız görünse de makak maymunlarında yarattığı vahşetlerin insanlarda da ortaya çıkması muhtemeldi.

Harlow, insan kalbinin gizemini çözen bilim adamı olarak hatırlanmak istedi. Ama sevgiyi incelemek için, nefreti de incelemesi gerektiğini biliyordu. Nefreti incelemek kolaydı fakat gerçek nefreti gözlemlemek için tetiklemek oldukça zordu. Bu duygu inceleme anında o kadar net olmalıydı ki, ailesini öldüren katile karşı birinin o an ettiği nefret kadar yıkıcı olmalıydı. Bu durum bilim dünyası açısından hoş karşılanmadı ve etik bulunmadı.

Harlow şunu düşünürdü, Bir tanrı gibi hissediyordu, o da bu maymunlara karşıydı ve onlar da onun işiydi! Primatlar üstünde deney yapıyordu. Bu sözü bigbang teorisine dayanmaktaydı.

İyi ki daha aklı başında bilim adamları daha yetkili pozisyonlarda ki bu tip deneyler insan üzerinde yapılmıyor…

Yazı kategorisi: Güncel

1Eylül22’

Durur mu dünya döner
Kiminin yangını söner
Kimi anlam çoğaltır
Kimi anlam gömer
Su akar denizine kavuşur
Deniz okyanusuyla buluşur
Değişir her şey değişir
Daha oynanmadı son el

Hoş geldin yeni yaşım…

Hoş geldin yeni telaşım…

Hoşgeldin yeni heyecanım…

Hoşgeldin!!!

Hayat bitiyor. Yıllar geçiyor. Yolum ise yavaş yavaş tükeniyor. Diyor ya Nurullah GENÇ Söyle Bana Hindiba şiirinde;

“Ben bir kervan muamması değilim Çekinmem yolların kıvrımlarından…” diye.

Olanıyla olmayanıyla; iyisiyle kötüsüyle; keşkelerim ve iyikilerim ile sırtımın kamburunu gitgide büyütüyor hayat. Dünya omuzlarıma biraz daha çöküyor. Ve diyor ya usta;

“ Bir resim bir ressamı ağlatır bir yerlerde Bir eşya bir hamalı Ben hala öğütülen anılarıma değil Değirmene inanırım.”

Bu dünya çok küçük. Kısmeti olana yollar bitişik. Defterlerimiz açık, zihinlerimiz kilitli. Ufkumuzun sonu , gönlümüzün derinliği yok.

Öyle bir gel ki bana hayat, kışlara inat baharlar gelsin ömrüme. Bahar çiçeklerime don vurmasın, ayaz çalmasın. Dikenli yollara değil, gül bahçelerine çıkar yolumu. Sağıra sözümü, köre yüzümü süsletme. Yarım kalan ne varsa sök al içimden ki, hiçbir şeyin gönlümde izi kalmasın. İnsanlara inat, insan kalayım. Kimse gibi olmayıp, kendim olayım. Zamansız yağmurlar düşür günlerime. Merhametimi arttır, öfkemi körelt. Umudumu güze bırakma. Sağlam adımlar attır bana. İstikametimin heybeme konulan nefesler olduğu bu dünyada, müstakim kıl beni hayat yolculuğumda. Sözümü tutabildiğim; aslımı neslimi unutmadığım; emanetimi ziyan etmediğim; neşemi ekmeğim bildiğim; gönlümü doyuran insanları sevdiğim bir yaş olsun. Takvim yapraklarım hatıra dolsun. Yolum bahtım hep açık; sağlığım, mutluluğum daim olsun.

Unutma! Hayat hatıradır, unutursan ölürsün.

Vesselam…