ebrucahisler tarafından yazılmış tüm yazılar

20'lerinde yitik bir deli diyecekler adına ama sen yine de gülümse...

Şair ve Tanrı

Tanrım, şair ruhunun verdiği bir ıstırap içindeyim. Kalemimin mürekkebi hiçbir zaman bitmez. Gecenin karanlığı acının çığlığı kadar keskindir. Bu keskinliklerde bir anlam ararım.

Şairin şiiri yalnızdır. Dengini bulmayan yollar kadar ıssız… Mutluluk yetim bir hüznün bekçisini anımsatır. Akşamdan kalma acı bir şarap aşk-ı vaveyladır.

Tanrım bahşettiğin bu kutsal emanet, yüreklerin derinlikleri kadar uludur. Şair, kutsallığın acziyetinde şiirlerin esiridir. Sıradan hayatlar içinde, göze çarpan delinin ayakkabıları gibi tekir bekir…

Zamanın yenikliğini üstlenmez şair, çoktan ölmüştür de evrensel geçişleri izler sessizce. Kayıp paltolar biriktirir anılar sandığında. Ceplerinde duyulmamış çığlıklar esirgenmez.

Tanrım, kimilerinin yüreklerini hırsla, kimilerininkini ise aşkla doldurursun. Benim içimde koskoca şiirler yatar. Boşluklar böyle dolar mı Tanrım bilmiyorum.

Bu gece yıldızlara bakıp şiirler yazmak dileğindeyim. Aşkı kenara atmış bir şair gibi hayata tutunma niyetindeyim. Boşluklarımı doldurmaya ant içmişim. Tanrım, ben kafayı şiirle bozmuş bir deliyim. Affetmeler sana, sözcükler bana yaraşır. Bu gece tüm kalbimle seninleyim.

Bilge

Bilgelik nedir? Bilginin ışığında yanmak ne hissettirir? Haydi gelin, biraz olsun bilginin kaynağına inelim!

Bilgi, insan için vazgeçilmez bir etkendir. Vücut için su ne kadar gerekliyse, sağlam bir zihin için de bilgi o kadar gereklidir.

Bilgelik ise o bilgiyi böbürlenmeden ince ince işlemektir. Tıpkı bir iğne oyası gibi… Yani asıl marifet bilge sıfatına erişebilmekte… Ama korkmayın, öyle sonsuz güce sahip olanlar değil kastettiğim. Öğrenmenin aşkı ile yanıp tutuşan ve öğrendiğini günlük hayatına aktarabilenlerden bahsediyorum.

Bilgelik sanırım biraz da olgunluğu beraberinde getiriyor. Sadece yılların rakamlarını değil, deneyimi de şart koşuyor.

Bundan bir 10 yıl önceki halini düşünsene 🙂 şimdiki sen ile bambaşka biri… Keza 2 yıl önceki sen de şimdiki sen değil. Değişen her şey gibi sen de değişiyorsun. Bilgelik yolunda adım atabiliyorsan, o bilgeliğe doğru yol alıyorsun. Düşünme gücün artık daha sakin ve emin adımlarla gerçekleşiyor. Eskisi gibi hoyrat yanın ara sıra olmuyor değil, oluyor elbette. Unutma ki bilgeler en çatlak insanlardır 🙂

Bir ışık süzgecinden geçip işte oldum demeden, kendini eksik hissedip ilerlemektir bilgelik. Bu eksikliği çaresizlik gibi düşünme. Yeni bir tuğla koymak için yer açmanın boşluğu gibi bir eksiklik bu.

İnsanın kafası doldukça öne eğilir; çok dik başlı olanların çoğu bilgisizliktendir.”

Bu söz çok şey anlatıyor aslında. Tıpkı bir buğday tanesi gibi bilgiyi topladıkça öne eğilen bir baş… Olgunluk ve dinginlik ile, haykırmadan, sessiz ve usulca… Olgunlaşan başaklar da tıpkı böyle eğilmiyor mu? Mevlana Hazretleri’nin “Hamdım, piştim, yandım” sözleri gibi..

Toy insan hamdır. Bilgiyle pişer ve piştikçe farkına varmadan yanar. Bu yanış elbette iyidir. Çünkü bilgelik yanmaktan gelir. Bir aşk, bir dert, bir gam ile yanmak… Çünkü bunlar bilgeliğin yakıcı unsurlarıdır.

Çok okumak çok yazmak gerek dostlar. İnsan, evrenin sırrına vardıkça düşünür hale geliyor. En büyük düşünürler de en iyi bilge sıfatına yakışıyor zannımca.

Bilgi bir okyanus, bizlerse küçük bir sandal… Bilgelik mertebesine ulaşma gayesinde olmak dileğiyle. Bilgiyle kalın…

Neye Sahipsin?

Yıllar sonra yaşlanmış bedenine bakıp anımsarsın geçmişi. Mutluluklar, hüzünler birikmiştir heybende. Gençliğin hoyrat yanı kalmıştır kalbinin bir köşesinde. Lakin olgun bir meyve gibi dalından koparılmayı beklersin.

Ey insan!

Her ne olursan, neye inanırsan, ne düşünürsen düşün. Bu hiç önemli değil. Bir bedende kalbine sahip çıkabilmektir mühim olan. Uykuya temiz bir vicdanla dalabilmektir.

Kimde ne kadar tebessüm ettirebildin bu zamana dek? Hangi yanlışa dur dedin de yalnız kaldın? Hangi haksızlığa bağrışınla sesin kısıldı ey insan?

Bu dünyaya gelme amacın hiçbir zaman anlamsız değil. Ve Tanrının istediği, ellerini ondan çekmemen. Sesini yalnızca haksızlığa ve hürriyete çıkarman… İnsanca kalabilmek için dünyayı paylaşabilmen… Senden istenilen yalnızca bu!

Elbette gençlik arzusu, kimi zaman gerçek olanı göstermeye yetmez. Yaş aldıkça yıllara meydan okuyan beyinler anlar zamanın yenikliğini. Ve o an yaşlı bedenler geçmişin ne de çabuk geçtiğini düşünür. Oysa geçmiş hiç geçmez, geçen yalnız zamandır.

Kimsenin kimseden üstünlüğü de yoktur. Dünyada anlam arayanlarsa üstünlüğün yücesidir. Yalnız bunu söyleyebilirim. Hiçbir hayvan diğerini kıskanmaz, böbürlenmez ben daha güzelim diye. Oysa insan kindardır, bencildir… Bir hayvan kadar olamıyoruz belki de 🙂

Alt ve üst sınıf ayrımı yapar kimi. Bu kişiler paranın kölesi olmuş korkaklardır. Bu dünyada parası olandan korkmayın sakın. Korkacağınız kişi parasızlığa alışmış olanlardır. Onlar ki her zorluğu görüp üstesinden gelenlerdir. Yine dimdik karşınıza çıkacak olanlar onlardır. Oysa zenginliği ile dünyaya hükümdar olduğunu sananlar, yoklukla sınandıkları vakit aciz bir kula dönüşür. İşte ondan korkmanıza gerek yoktur.

Bu ayrımı düşünen aciz varlıklar, yaşamın anlamını bir türlü bulamaz. Oysa anlam aramak yokluktan gelir. Varlık, eninde sonunda unutturur yaşam gayesini. Öyle bir hayale dalarsın ki hiçbir varoluş sancısı uğramaz bedenine. Eğer biraz olsun sancın varsa sen yüce birisin demektir insan. Yüceliğine sahip, merhametine destek çık… Unutma, insan olmak çok şeye sahip olmak değil, benliğine sahip çıkmakla ilgilidir.

Not: sizlere çok severek okuduğum “Viktor E. FRANKL ‘ın İnsanın Anlam Arayışı” kitabını öneriyorum. Sevgiyle kalın 🙂

Son Kez Bak

Yukarıda sizlerle paylaşmış olduğum şarkı ile okumanızı tavsiye ederim…

Acımız, diğerinin acısından üstün değil. Mutluluklarımız hiçbir kimsenin alay edebileceği kadar basit değil… Hayat, bizi anlayabilen üç dört insanın toplamından ibaret… Bakışımız ise gökyüzünden daha fazla..

Kırık bir kuş dilinden anlamak istersen dalların son çırpınışını izle. Adımların geriye gittikçe uzaklarda gülümseyen bulutları gör. Bu rüzgarlar asi Anadolu’nun sesidir. Toprak ile iş birliği yapmış esintiler verir tenine. Eski bir uygarlık kadar gerçektir kalbin mazisi. Mezopotamya belki de böylesi yalnızlığa şahit olmamıştır.

Toprak aldığını geri verirken, yıllar çok şey eskitir insandan. Bir çiçek solduran bakış çok kalp kırar. Uzaklardan hissedilir can yakanın ateşi. Şarkılar kelimelerini yitirse de bakışlar bitmez.

Hiçbir söz, davranışın yerini tutmaz. Hissedilen, gizliyse güzeldir. Tarih yazmak, ince ruhtan geçer belki de. Tıpkı Mecnun gibi… Yıllar sonra bile önemini yitirmeyen Mecnun…

“Leyla’nın sokağındaki köpeğin gözlerinden öper Mecnun, psikologlara göre, bu bir davranış bozukluğudur. Edebiyatçılar ise, bu davranışın önünde saygıyla eğilirler.” Bu cümleyi sakla içinde. Mecnun’a saygı duy.

Bir hisse nasıl ev sahipliği yaptığını anımsa. Mecnun musun bir köpek bakışında Leyla’yı arayan? Yoksa sözlerin tılsımına sığınmış bir korkak mı?

Aydınlanma

Bir akşam serinliğinde, geçmiş güzel günlerimi yad ediyorum. İnsan olmanın en güzel yanını damarlarımda hissediyorum. Bir aşkı taşıyorum yıldızlardan emanet. Dokunamadığım, ama uzaklarda hissettiğim bir aşk… İki insanın hem bedenen hem ruhen birbirine bağlı olması ne büyük nimet. Kaybolmuş ruhlar diyarında birbirine sımsıkı sarılmış iki can, bu dünyayı hep güzel eyler.

Sevmek bu hayatın en çekilen yanıdır. Bana kalsa aşk üzerine milyon tane şiirler yazarım. Ve umudu işlerim dünyaya aşk aşk diye… Umutsuz anlarımız olur, kalbimiz kırıktır ve bu kırıklıkla onun ruhunu da paramparça ederiz. Bir akşam düşünür deriz ki ; istemeden ne çok kırmışım…

Hayat akar, bizler hep pişmanlık içinde yaşarız. Keşke ona daha iyi davransaydım diye… İstemeden yapılan her davranış biraz masumluk barındırır elbet. Fakat iş işten geçmeden farkına varmak da gerek.

Ünlü şarkıcı Fatma Turgut her gittiği konserinde bir çifti barıştırmak ister. Sonunda barışırlar mı bilmem ama yeniden bir olabilmek her şeye inat, mümkün…

Güzel zamanlar, neşeli günler, kalbe dokunulunan hisler ve huzur… Aşk işte bunların toplamıdır. Ne kalpte kelebek, ne ilk günkü heyecan… Hiçbiri değil hiçbiri. Aşk, özlemdir biraz nasıl olsa. Ve gurbette bile olsan ona sımsıkı bağlı kalabilmektir.

Gurbette aşk ile dolmuş gönüllere… Hasret kadar vuslat da yakındır. Sabır ile…

Aitlik

Bu şehre ait değilsin,
Kanadının altına sığınan hiçbir anı,
Ruhunu özgür etmeye yetmez.
Geçmişin tehlikesi, esir etmeye and içmiş.
Kaçmaya münhasır gözler de yok artık.
Bu hüzne ait değilsin,
Eteklerinde kurulmuş acı şehir.
Zindanların beynini gasp ettiği yalanlar,
Varoluş sancısı çeken bebekler kadar
Gerçekçi ruhun var.
Bu şiire ait değilsin,
Kadın isimlerinde sakladığım bir giz,
Nedenini mühim kılan kalabalıklar,
İstisnasız her kelimeyi attığımda
Kalan yine kadınlar…
Binlerce ölü bedene anıt şiirleri,
Geride kalan başların kor kalpleri
Birebir aynıyı anımsatır…
Durdur zamanın tutsak edişini,
Ansız gelen gece rüzgarlarına kapılma!
Bir kalbi vatan eyleyen sözlerini sakla.
Bu kalbe ait değilsin,
Bu kalbe ben bile ait değilim.
Aitlik başıboş rıhtımları andırır şiirlerimde.
Bir gelir, bir gider…
Yoklukta varlık aramak, bendir ben…
Yine de kayboluş hikayesi barınır da
Hiçbir himaye kabul etmem.
Hiçbir bağ himayesi,
Bir bakıma alçakça…

UKDE

İnsanın acısını yine insan alırmış. İnsan yaş aldıkça anlarmış içinde kalan ukdeyi. Bir hıçkırık gibi geçmek bilmeyen anılar içinde saklanırmış kederi silinmeyenler… Ben bilirim ki doğuştan kalbi mühürlü olanlar vardır. İçinden geçenlerin hayırlı olmadığını yıllar geçtikçe anlarlar. Lakin o yıllar çok şey öğretir. Kalpleri o yıllarda yara alır en çok. Ve kabuk bağlamaz.

Merhamet kuşları öterken gönülde, keşkeler biriksin istemez kimse. Bu sebeptir ki içinden geçene kulak verenler daha az pişman olur. Beklemek çok şey anlatır. Her bekleyiş biraz korkunç gelir kulağa. Sözlerin gizi ardına sığınanlar en çok acıyı çekenlerdir.

Hoş bahçeler içinde koşmak en istenilenle… Bir hayalden öteye geçmeyecek. Ve aslolan, hiçbir zaman anlamayacak.

Garip büyüyen ruhların yanında, gönül bilmez, incelik yoksunu olanlar vardır bir de. Onlar hiçbir zaman gerçek olanı göremezler. “Gözler kördür insan ancak yüreğiyle görebilir” diyen Küçük Prens’i alaya alırlar.

Yazının ardına sığınmış şairler, çoktan ölmüştür. Kalpleri gün ışığında açar da has olanı gören nadirdir. Has olanlardan olmak dileğiyle…

DİANA

Bir acı bir resme nasıl fısıldar?
Siyahın sonsuz gecesi, bir elbiseyi karalar.
İyilik matemine bürünmüş cesetler kadar
Özgür yolun yolcusu elleri
Kendinden kurtar.
Çocuk şekerleri kraliyete yabancıdır
Ve gözyaşları hep sana akacak.
Saraylardan, sancısı bitmeyen
Alçak rozetlerden
Gözlerinde, kan notaları çalacak.
Kurtuluş şarabı, kaldırılan hayale uzak,
Ve bilir misin,
Sosyete adını lekeleyen keskin bir bıçak…
İntikam yemini eden gözlerin hala sıcak
Kalbi uzaklara çarpan kadınlar gibi ırak…
Diana,
Derdin kölesini ezen başkaldırı,
Unvanın kibrinden uzak güzelliğin,
Küte çalan iyimser sarılıklar,
Bir yonca şansından uzak gerçeklik…
Hepsi senin için yaratılmış.
Ahh Diana,
Ölümler süslerken bedeni
Yalnız iki gerçeklik kalır,
Hayal ve kırıklığı…
Sen hayalsin, gerisi hayal kırıklığı…

Dön İçine

Merhaba sevgili okur ve yazarlar, hayatta neşesini hala kaybetmeyenlere merhaba… Geçen gün rast geldiğim bir sözü sizinle paylaşmak istedim. Kime ait olduğunu bilmesem de bu cümlenin tesirine kapıldığımı belirtmek isterim.

Galibiyet yabancılaştırıcı bir yolculuktur. İnsan evine kaybedince döner”

Öncelikle bu cümleyi derinden hissetmenizi istiyorum. Evden kasıt ne olabilir sizce? Ev dediği, içimizde bir yerlerde bize ait olan bir sığınak olabilir mi? Hep hata üstüne hata yapsak da bizi orada bekleyen benliğimiz olabilir mi?

Ahh biz insanlar, öyle benciliz ki kendimize karşı. Bir anda kendimizi yalnız bırakıp terk edecek kadar gözü hayale kapılanlarız. Nerede mutlu isek orada açarız gözlerimizi. Ve hissettiğimiz pembe panjurlar, bir sonsuzluk denizine açılır zannederiz. Oysa denizler lağım çukurlarına dönüştüğünde, kapılar bir bir suratımıza kapandığında tıpış tıpış geri döneriz. Nereye mi? Tabi ki yalnızlığa mahkum ettiğimiz kendimize.

Galibiyete alışmış yüreklerimiz, içimizdeki eksik yanları görmek istemez. Çünkü en iyisi olduğumuzu zannettiğimizde eksiklerimiz gözümüze batmaya başlar. Umursamaz tavırlar benliğimizden uzak eyler bizleri. Güçlü hegomanyalara sığınmış küçük bedenlerimiz, yaralı kalbimizi bir kenara iter. Her şey biter, herkes gider. Başarılar bazen son bulur ikilem dünyasında. Zaten her şeyin bir sonu olmaz mı? Olur yahu olur!

Alışılmışın dışına çıkan bedenlerimiz, doğru yola istemeden sürükler kendini. Bu bir nevi doğanın muazzam dengesi gibi olağandır ,yapılabilir. Yollar çakıllı taşlardan geçirirken ayaklarımızı, yolun sonunda yaralı bir benlik göz kırpar. Tut ellerimi hala buradayım dercesine…

Yıllardır sahafta bekleyen tozlu bir kitap gibi yorgundur içimiz. Oysa bu yorgunluk emindir ki, sahibi bir gün dönecek. Benliğimiz ve ruhumuz bize karşı hep merhametlidir. Ona karşı sonsuz hatalarımız olsa da bizi bekler, bizi sarar ve bizi en iyi o anlar. Cümlede de söylendiği gibi insan kaybedince evine döner. Kendine döner.Evi onu bekler…

Bizler çevremize karşı hep hoşgörülü birer melekleriz. Hatalara hep boyun eğeriz. Oysa kendimize karşı sabrımız hiç yoktur. En küçük hatamızda kendimize bir tokat atmak için pusuda bekleriz. Oysa benliğimiz bizi hep olduğu gibi kabul eder. Bizler de onun bu merhametine sığınıp onu sımsıkı kucaklamalıyız.

Kendinin değerini, ruhunun sesini kaybetme sevgili dost. Senin ona, onun sana ihtiyacı var… Sevgiyle kal…

https://youtu.be/6-2UsnGIPPA Bu şarkıyla kendimize “bana sen lazım” diyelim mi? 💕

Ay Yüzü

Merhaba gün aşan denizlerin karası,
Aşk girdabında bezendiğin mevsimler,
Baharlar dolusu memleketim,
Merhaba…
Avuç içi kahkahalardan sıyrılıp
Dua tebessümü ettiren derya,
Yakası hala beyaz, aşk gömleğim,
Akdeniz’in güzelliğisin.
Bir martı sesini özlemek şimdilerde,
Yalancı martılar eşliğinde yolların gözlemek,
Göçe mahkum kuşları yad edip severek
Tabii olduğum güzergah sensin.
Denize karışan akvaryumları hatırla.
Göğe uzattığımız aşkları da,
Yaş almış unutulmuşlara,
Buruşmuş bir çift avuca
Ölümü unutturan sensin.
Hayat bir uykudur,
Yaşamak, sana dalgın bir nefes.
Hasret, bülbülde kara kafes,
Bülbülün gülü sensin…


Görünmeyen Kahramanlar: Sosyal Hizmet Uzmanları

Sosyal Hizmet nedir?

Sosyal hizmet; sosyal değişimi ve gelişimi, sosyal bütünleşmeyi, insanların güçlendirilmesini ve özgürleşmelerini destekleyen uygulama temelli bir meslek ve akademik disiplindir. Sosyal hizmet; sosyal adalet, insan hakları, ortak sorumluluk ve farklılıklara saygı ilkelerini merkeze alır.

Sosyal Hizmet bölümünü bitirenler Sosyal Hizmet Uzmanı veya Sosyal Çalışmacı unvanına sahip olurlar. Sonradan ortaya çıkmış “sosyal çalışma görevlisi” veyahut “sosyal çalışan” gibi kavramlar sosyal hizmet mesleğiyle uyuşmamaktadır.

Sosyal Hizmet Bölümü; uygulama ve birebir terapötik iletişim odaklı bir disiplin olması sebebiyle (burayı koyu renkle yazma gereksinimi duyuyorum) örgün eğitim şeklinde olmalıdır. Bu sebeple yine açık öğretim Sosyal Hizmetler bölümü, Sosyal Hizmet yaklaşımına aykırıdır. Bugün hala açık-örgün tartışmasını ve mücadelesini yaşamaktayız.

  • Örgün Sosyal Hizmet mezunu bireyler Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlık ve İl müdürlüklerinde, Adalet Bakanlığı’nın Aile Mahkemeleri’ nde Adli Sosyal Hizmet alanında, Huzurevi ve Engelli  Bakım ve Rehabilitasyon Merkezlerinde, Sağlık Bakanlığında Tıbbi Sosyal Hizmet alanında, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarında, Sivil Toplum Örgütlerinde, İl Göç İdarelerinde çalışma imkanı bulabilirler.

Bu mesleği yapabilir miyim?

Yardımlaşmaya, sosyal adalet ve eşitlik ilkelerine önem veriyorsanız, farklılıklara, renkliliklere saygı duymayı biliyorsanız, mağdurun hak savunucusu olabilirim diyorsanız ve en önemlisi meslek aşkını kendinizde görüyorsanız Sosyal Hizmet işte tam size göre…

Sosyal hizmet kavramının yarısını oluşturan “sosyal” sözcüğü insanların yaşamlarını şekillendiren güçlerle etkileşim odağıdır. “sosyal hizmet” kavramı, sosyal sorunları çözmek için yardım tekniklerini disipliner bir tutumla uygulayan bir meslek için doğru bir kullanımdır. Sosyal Hizmet mesleğini anlamak, insanı sosyal bir varlık olarak derinlemesine değerlendirmekle başlar.

  • Sosyal Hizmetin; insanların sorun çözme, baş etme ve gelişimsel kapasitelerini arttırmak; insanlara kaynak, hizmet ve olanak sağlayan sistemlerle müracaatçıları bağlantılandırmak; sistemlerin etkili ve insancıl olarak işlev görmesini sağlamak ve sosyal politikaların gelişimi ve ilerlemesi için katkıda bulunmak üzere dört temel amacı bulunmaktadır.

Sosyal hizmet uzmanları kaynakla müracaatçıyı buluşturmanın yanında, bireyler için koruyucu ve önleyici tedbirler alır. Hakların yanında sorumlulukların da yer aldığını bilir. Sosyal Hizmet Uzmanları, müracaatçının olası sorunları üzerine odaklanır ve müracaatçıya yollar sunar. Müracaatçıyı yönlendirme yetkisi yoktur. Burada müracaatçının self determinasyon dediğimiz, kendi kaderini kendi tayin etme hakkı mevcuttur. Bireyler öncelikle değişime istekli olmalıdır. Çünkü her ne kadar sosyal hizmet müdahaleleri etkili olsa da müracaatçıların sorunlarına uzun vadede çözümler bulabilmeleri için değişime ve kendilerine olan inancı yitirmemeleri gerekmektedir.

  • Sosyal Hizmet uzmanları mesleki etik ve değerleri bilir. Müracaatçı ile Sosyal Hizmet uzmanı arasında gizlilik ilkesi mevcuttur. Sosyal hizmet uzmanları, müracaatçı ile kendisi arasında güven ortamı kurduktan sonra sorunlara çözüm aramalıdır. Sosyal hizmet uzmanları bir çok farklı vakaya tanık olabilir, zamanla vakalara alışabilir ama unutmamalıdır ki vakanın biricikliği sebebiyle her müracaatçıyla ilk defa karşılaşmış ve ilk defa sorunlarını dinlemiş olacaktır.

Sosyal Hizmet Uzmanlarının en önemli özelliği empati yeteneklerinin gelişmiş olmasıdır. Müracaatçının yaşamış olduğu sorunlara karşı empati geliştirmeli, bireyi olduğu gibi ele almalıdır. Aksi takdirde halihazırda örselenmiş, anlaşılmaya ihtiyacı olan birey daha fazla örselenecektir.

Sosyal Hizmet mesleği bireyin baş etme kapasitelerini yeniden geliştirir, böylelikle birey toplum içinde kendisinin de var olduğu bilincine varır. Bireyin topluma yeniden kazandırılması, yapabileceklerinin farkına varılması sağlanır. Burada Sosyal Hizmet Uzmanları müracaatçıların geliştirilmesi gereken yönleri yerine, güçlü yönlerine odaklanmalı ve müracaatçıya güçlendirme yaklaşımı uygulamalıdır.

Sosyal Hizmet Uzmanları müracaatçıyla birlikte çok yol katettikten sonra görüşme sonlandırılsa bile periyodlar halinde müracaatçıyı izlemeli, yeniden ortaya çıkabilecek riskler için tedbirler almalıdır. Bu durum sosyal hizmet mesleğinin önemini büyük ölçüde göstermektedir…

Ben Sosyal Hizmet Uzmanıyım, peki ya senin süper gücün ne?

Kaynak ;

Pincus ve Minahan 1973; NASW 1982


Sosyal Hizmet Temelleri Yaklaşımları Müdahale Yöntemleri Prof. Dr. Veli Duyan


/Sosyal Hizmet Uzmanı Ebru GÖKENÇ

Hayatın Anlamı: Bir Uzun Yolculuk

 Gözlerimizi dünyaya açtığımız andan itibaren olgunluk yolunda verdiğimiz çaba ve hayatta kalma dürtüsü… Bu dürtülere yeni çağ ile eklenen, insanlığı, hayvansal sistemlerden ayıran düşünme ve anlam arayışları…

 İnsanın id ve ego çatışmaları çocukluktan itibaren başlamaktadır. Çocuklukta boy gösteren ket vurmalar zamanla ebeveyne karşı çıkmayı da beraberinde getirmektedir. Bağımsız birey olma yolunda atılan adımlar, hayatta var oluşumuzu kanıtlama çabalarından biridir. Peki ya insan, yaşadığı evrende yalnızca var olduğunu mu ispat etme çabasındadır?

 İçinde bir yerlerde narsistik tohumlar barındıran insan, çevresi içinde ele alındığında hem kalıtımın hem de sosyal çevrenin etkisi altında olduğu görülebilir. İnsan yaşadığı müddetçe içine, derinlerine inmeye çalışır. Derinlerindeki narsistik duygulara takılı kalanlar, hayatlarındaki ben merkezciliğinde kaybolurlar. Aksine narsist duygulardan çok huzur dolu arayışlara karışanlar, asıl hayat yolculuğuna ulaşmış olanlardır. Öfke ve hırstan uzaklaşıp saf öze inen insan, kendini bulmanın erdemine ulaşır. Görmeyen gözün görmesi, duymayan kulakların duyması gibi karanlık noktalara ışık olur öz benlik…

 Küçük ve önemsiz gibi görünen şu insan ömründe mutlu olmak adına hayatın anlamını arar dururuz. Ruhumuzu son ana kadar huzura erdirmek isteriz. ‘Yunan stoacı filozof Epiktetos’ a göre ruh, su dolu havuz gibi olduğu için gerçek nimetleri itmeyen bir yapıya sahiptir. Ruhun kanatları bu havuzu aydınlatan ışıktır. Havuzun suyu dalgalandıkça ışığın da dalgalandığı sanılır. Oysaki ışık olduğu gibidir. İnsan için de bu böyledir. O bulanık ve üzüntülü iken, erdemleri bulanık ya da sarsılmış değildir. Onun özündeki güçler kıpırdanmıştır. Bu güçler durgunlaşınca her
şey durgunlaşacaktır. Bu açıklamalar göstermektedir ki insanın ruhu sakin,
huzurlu, ahenk içinde olursa yaşamı da mutluluk içinde olmaktadır. Bu ahenk
bozulursa yaşamı da karmaşık olacaktır. O halde insan ruh huzurunu sağlamak
için bunu bozacak şeylerden uzak durmalıdır.
Düşünürümüz, insanların erdemli olma özelliklerini ortaya çıkartmak için
‘bencillik’ ve ‘imansızlık’ gibi iki olumsuzluğu ruhlarından söküp atmaları gerektiğini belirtmektedir. O, öğrenilmesi gereken ilk şeyin, her şeyi yöneten bir
Tanrı’nın varlığını, yalnız davranışların değil ama duyguların ve düşüncelerin
de ondan saklanmayacağını bilmek, sonra da onun niteliğini çözmek olduğuna
inanmaktadır. Epiktetos, ruhtan atılması gereken imansızlığın ancak bu şekilde ortadan kaldırılabileceğini ifade ederek insanlığa şu çağrıyı yapmaktadır:
“Ey insanoğlu! Tanrı’nın sana verdiği nimetlere karşı nankör olma… Özellikle
de bunlardan daha değerli olan her şeyi kullanmak, denemek ve her şeye değerini vermek gücünü armağan ettiği için şükret.”

Azla yetinmenin gücüne, iyiye, erdeme ulaştığımızda, yaşamak için bir sebebimiz kalmadığında bile kendimiz için yaşamayı bildiğimizde belki de anlama yaklaşmış oluyoruz. Kusursuz bir dünyada, kusurlu varlıklar olduğumuzu kabul ederek, ne geçici olduğumuz gerçeğine saplanıp ne de gitme vakti geldiğinde hazırlıksız yakalanan umutsuzlara dönüşmeliyiz. Benliğimizin yol göstericiliğine inanmalıyız. Kendimize inanmalıyız. Hayatı zindan etmek yerine, küçük mucizelere hayranlıkla bakmalıyız. En çok da kendi yaratılış mucizeliğimize…

Son olarak sizlere hayatın anlamıyla ilgili okuduğum ve baş ucu kitabım haline gelen kitabı tanıtmak isterim.

“İnsanın Anlam Arayışı /Viktor Emil Frankl”

Hayat yolculuğunuzda bu kitabı okuyarak bir nebze de olsa anlama ulaşacağınıza eminim.

Bu güzel yolculuğunuzda anlama ve kendinize ulaşmanız dileğimle…

Kaynakça : Dini Araştırmalar, Temmuz – Aralık 2011, Cilt : 14, Sayı : 39, ss. 115- 138