ebrucahisler tarafından yazılmış tüm yazılar

20'lerinde yitik bir deli diyecekler adına ama sen yine de gülümse...

Maria’ya Mektuplar

Bu yazımı, aşağıda bıraktığım müzikle okumanızı isterim…

//////////////

Sevgili Maria;

Sende farkettiğim bu farklı yanı, artık açıklamanın vakti geldi…

21.yy’a ait hiçbir şey dikkatimi çekmiyor. Modern zamanların trajikomik yanından sıyrılıp, senin o maziye uzanan yanını izliyorum. İnan böylesi daha keyifli…

İki ucu bir araya gelmeyen siyah paltonu, narin ellerinle bir etmen, tıpkı kavuşmayı bekleyen aşıklar sanki… Yüksek ökçelerinle sokaklarda yankılanan “tak tak” ların, zamanın ötesinde geçmesini istemediğim saatler gibi…

Her daim çantanda okumayı bekleyen kitapların, yazmaya hevesli kalemlerin…

Ahh; yeni yetme gençlerin iğreti yanları çekmiyor beni,

Beni geçtiğin yollar, altını çizdiğin cümleler çekiyor yalnız…

Sen ki; hafif bir rüzgar esintisinde uçacak izlenimi veren bu narin bedeninle, koca koca zorluğa meydan okuyorsun! Hiçbir güç böylesini tarif etmeye yetmiyor.

Attığın adımların, seni sonsuz cennete sürüklüyor adeta…

21.yy’da sahafın en guzide kitabı gibisin Maria… Yalnızca değer bilenin sahip olmak isteyeceği o eşsiz kitap…

Ve sahafçı merakla bekler kitabın sahibini. Onun sahibi ben olmak istiyorum Maria…

Hiç kimse bu nostaljinin rengini görmesin. Büyüsüne kapıldığım bu rüyaya yalnız ben inanayım istiyorum!

Maria;

Şimdi yürüdüğün sokaklar bu denli şanslı olduklarının farkında değil… Ellerinin değdiği hiçbir çiçek bir daha suya muhtaç olmayacağını bilmeyecek…

Senin farklı yanını yalnız ben bileceğim.

Geçmişin izlenimini anımsatan bu farklı yanından öpüyorum /öpmek istiyorum!!

Ben; 21 yy’da kaybolmuş benlik

Özgür Yıldız

Gözlerini kapatıp gecenin sesini dinler küçük kız. Yıldızlar; gece gündüz hep aynı yerde midir, yoksa bulutlar kadar özgürler mi? Düşünür durur.

Ayaza kesmiş topraklar kurudukları anları da anımsar. Her şey değişir ya, hüzünler yerini tebessüme de bırakır elbet.

Özlenir daima neşeli sokakların taş kaldırımları…

Kalbin içinde biriken anıları silemez yaşı geçkin olanlar. Uzaklara dalmak bundandır. Bir şarkı mırıldanır sesine yandığım. Tozu silinir yalnızların…

Uzaklarda arama, içindekidir yakındığın. Ve yanmak çare olur kimi zaman karanlığına. Gerekirse yan, kül olmadan mührün sahibini hatırla.

Serçe parmağın küçüklüğüne aldanıp üstten bakan ortancaya rast gelmedim henüz. İnsanın insana olan kini niyedir bilmem. Ayakkabılarım sıkar ara sıra, bu yaşımda büyüyen ayaklarımı. Ayaklar mı isyan eder en çok, canına yandığımın dünyasında, yoksa insan mı bilemem.

Bacaları tüten evlerde umut hala vardır. Yaşanılan, yaşanılacak bin yığın duygu, düşünce ve daha nicesi… Kırmızı pabuçlu bebekler giydirilir güneşli günlere… Özgürlüğe düşkün bulutlar, akışına kapılıp dağı taşı delen köpük sular… Hepsinin amacı, gidilmeyen ırak yolları keşfetmekse ey insan, son cümleni bitir. Yapacağın her ne varsa bugün tamamla. Keşifler boyu uzaklara…

Sen hiç özgür yıldız olmayı denedin mi??

Kötü İnsan Lakırtısı

İnsan olarak konuşmayı severiz. Ee ne demişler hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşırmış. Günümüz dünyasında pek anlaşamasak da vaziyet budur. Hoş sohbet sandığımız bir ortamda, samimiyete inanıp döküveririz eteğimizdeki taşları. Sanırız ki dinleyiciler öyle iyi insanlardır ki derdimizi dinleyip çare bulurlar. Fakat sadece dinlerler,dinlerler ve gelecek için koz biriktirirler. Sıra onlara geldiğinde sahte çözümler sunar, susarlar. Sanırsınız ki hiç dertleri yok da bir sorunlu olan sizsiniz…
Muhabbetler edilir, vedalar gerçekleşir. Ertesi gün sizin bulunmadığınız bir ortamda, sizi bir önceki gün ilgiyle dinleyen başlar konuşmaya… Dedikodu faslı uzar da uzar…
İşte burada en kötüsü, sözleri bir başkasına taşıyan kişidir. Bu kişiler için “sözü götürüp getiren, sözü söyleyenden daha kötüdür” der Sadi Şirazi…
İslam dini dedikodudan, iftiradan uzak durun der. Kuran-ı Kerim’de de buyrulmuştur ki ;

×Hucurât Sûresi 12×
“Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”

Gıybet; İslam dinine göre öyle kötü bir iştir ki ölü kardeşin etini yemeye benzetilmiştir. Gerçekten düşününce hepimiz bu durumdan tiksindik!
Hal böyleyken çoğu kez” amaan dedikodu değil bu canım, biz olanı söylüyoruz” laflarını çok duyarız. Oysa biliriz ki zaten olanı söylemek dedikodu, olmayanı söylemek iftiradır…

Sözlerimizi, özel hayatımızı bilmesine müsaade ettiğimiz kişilerden yediğimiz kazıklar bizi olgunlaştırır belki de. İnsanlara olan güven duygumuz azalsa da temkinli davranmak artık bizim için daha iyidir.
Bu sebeple bazı sözler vardır kimseye söylenmez. Burada kimseye güvenmeyin demeyeceğim. Elbette sizleri böylesine güzel ve anlamla dinleyip içine gömenler olacaktır. Ama burada bu kişileri de iyi seçmek gerekir. En basitinden, sizinle bir başkası hakkında hoş olmayan sohbetler eden kişi, bilinsin ki sizin hakkınızda da bir başkasına adına hoş konuşmayacaktır. İşte insanların niyetini buradan anlayabilirsiniz.

Bir de başkalarının hayatlarına özenen, üzülen, üzülmesi yetmeyip sizlere dert yananlar vardır. Asıl niyetleri nedir bilinmez ama böylesi kişiler eminim ki tek başına üzülmek yerine sizlerle üzülmeyi yeğlerler. Üzüntüde bile yalnız kalamayanlar diyorum ben bunlara… Zaten kendi sıkıntınız bitmez gibi, sabahtan akşama içini döker döker giderler. Ah keşke karşılıklı olsa muhabbetler… Biri dinlese, diğeri konuşsa, sonra diğerine gelse söz hakkı. Ama nerdeee. Bu işler bile sırayla değil.

Böylesi insanları da hayatınızdan çıkarın. Hep kendini düşünen, sanki dünyada tek dert kendinde varmış gibi davrananları çıkarın işte… Baş ağrınız diner inanın bana…

Sözüm ona insanları irdelemekten, araştırmaktan kimse bir şey kazanmaz. İçinize dönün… İslamı savunan ey kimse, sana bunlar hiç yakışmıyor bil isterim…
Son olarak ;
Ebû Berze (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) söyle buyurmustur:

“Ey diliyle iman edip de kalplerine iman tam olarak yerleşmeyen kimseler! Müslümanları gıybet etmeyiniz, onların kusurlarını da araştırmayınız! Kim müslümanların kusurlarını araştırırsa Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurlarını araştırırsa onu evinin içinde bile olsa rezil eder.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4880; Tirmizî, Birr, 85/2032; Đbn-i Kesîr, Tefsir, IV, 229)

Kendi içimizde, Allah’a rezil olmamak duasıyla diyelim… İyilikle kalın efenim.

Genç Kuruşsuzlar

İşsizlik… Günümüzün en can alıcı sorunlarından biri… Ekonomik kaygılar, toplumsal baskılar ve gelecek planları arasında kaybolan insanlar…Gelin bu sorunların köküne kadar inelim!

Aile içinde başlayan eğitim biliriz ki bir çocuk için en önemli eğitimdir, eğitimin başlangıcıdır yani. Aileler çocuğa karşı tutumlarıyla birbirlerinden ayrılırlar. Sorumluluk iç güdüsünü yalnız kendine ayıran aileler, çocuklarına karşı sorumluluk duygusu aşılayamazlar. Arkadaşlık ilişkilerinde sorun çözen ebeynler, çantasını yarınki ders programına kadar düzenleyen anne babalar var oldukça çocuk, bazı sorumluluklardan kaçacaktır. En kötüsü de yetişkin bir birey olduklarında sorumluluk sahibi olamamış, kendine yetemeyen bireylere dönüşeceklerdir. Biliyoruz ki bu tip kişiler henüz elektrik faturasını bile nasıl ödeyeceklerini bilemezler. Hiç deneme fırsatları olmadı ki çünkü…

Bir de aksine vurdumduymaz, gamsız ebeveynler vardır. Çocuklarını iki dakikada tanırsınız, hayat her şeyi öğretmiştir onlara… Ödevlerini yalnız yaparlar, başarılarında hep tektirler. Başarısı ile gurur duyulmayan, takdir edilmemiş çocuk zamanla körelir. Ailesi için bir anlam ifade etmeyen başarıyı, umursamaz olur. Ve elbette çöküşler başlar içe doğru. Bu çocuklar yetersizlik duygusuyla büyürler. Kendilerini ailelerinden ötürü hep eksik ve başarısız hissederler.

Bir diğer ebeveyn modeli ise; mükemmelliyetçiler… Bu tip anne babalar çocuklarına aşırı ilgilidir fakat önemli husus, çocuklarının hep en iyisi olmasını isterler. Dünya bir yarıştır onlara göre ve çocukları bu yarışta birinci gelmelidir. Çocuk sürekli neden hep iyi olamadığını sorgular, ailesinin onu yetersiz gördüğünü bilir. Bazen karşılaştırmalar duyar ebeveynleri tarafından (şunun kızı şöyle başarılı, sen onun kadar olamadın).

Tüm bu sağlıksız ebeveyn tutumları çocuğu kendi içinde sorunlara iter. Yalnızlaştırır, hiçleştirir, kimi zaman hırçınlaştırır da… Çocuk büyür, okullarını bitirir. Belki güzel bir bölümde üniversiteyi tamamlar. İşte bundan sonra başlar her şey. Çocukluk travmaları boy gösterir olumsuz en ufak bir hengamede.

Başlar çevreden sesler…

“Ne zaman işe başlıyorsun”

“Dört yıllık okudun bir de, neden iş bulamıyorsun?”

“Nasıl evleneceksin işin bile yok”

“Ee evlenmeyi düşünmüyor musun yaşın da geldi?”

Gibi gibi binlerce soru…

Kafası karışmış genç daha kendi sorularına cevap veremezken, çevredeki binlerce olumsuz sesi duymaya zorlar. Alanında iş bulamamanın yükü, atanamamanın acısı, bazıları için ev geçindirme derdi, ailesine bakmakla yükümlü olanlar, bazıları gibi aileden yüklü parası kalamayan şanssızlar…

Kendisine fırsat sunulmayan genç, çaldığı her kapıda deneyim şartıyla karşılaşıyor. Taze mezunun deneyim hakkı nereden doğacak öyleyse? Ve şuna inanıyorum ki ülkenin dinamik ve genç nesillere ihtiyacı var. Keşke şans verilse!!!

Umduğu işi alamayan genç, parasız kalmamak adına -bakın birikim bile diyemiyorum- market vs işlere başvuruyor. Şansı olan oradan işe başlıyor. Bir yandan ailesine yetmeye çalışan, diğer yandan geleceğini parlak bulamayan bu gençler, bir de günümüz liyakatsizliği ile burun buruna gelince kafayı sıyırmaya başlıyor. Evet işte tam da bu tanımla ifade ediyorum çünkü daha hafif anlatacak bir tabir yok.

Sonra kalkıp bu gençlere kaliteli bir yaşam vadediyorlar. Dalga geçer gibi… Evlenme hayali kuran genç, evlilik hayallerini askıya alıyor. Ya da kredi borçlarıyla altında eziliyor yükünün. Bir de üniversitede okuma uğruna aldığı kredi ve faizleri de eklendi mi tamamdır. İşte çıldırmak için tüm sebepler mevcut!

İşi bilmeyenin iş başına getirildiği, insana hak ettiği değerin verilmediği bir devirdeyiz. Binlerce genç bu sorunlarla baş başaysa suçlusu herkestir. Gençlik hayallerini yaşamak, başarılı gelecek kurmak varken genç yaşta tepetaklak olmak… Tanıdık geldi mi?

25 yaşında henüz sigorta başlangıcı olmayan gençler varsa herkes otursun düşünsün isterim. Desin ki biz nerde hata yapıyoruz? Gelecek adına, kaliteli, sağlıklı bireyler oluşması adına densin artık!!

#ebrucahisler

Yalnız Kıyılar

Bir sonbaharın gelişi var. Sanırsınız bütün imkansızlıkları beraberinde, hüznü koynunda saklamış. Salkım saçak hayaller ardında çaresizlik korkutmuş insanı. Umutsuz yazar olmayacağına dair söz verenler, onarıcı kelimeler bulmaya ne kadar uzak…

Gemiler ardında gider küçük kayıklar, küçüklere kimse yer vermez insan dünyasında. Oysa kalbi küçük olanın değer bilinmediği dünya olsa, ah ne gülerdik doyasıya…

Bir şiir fısıldar şairler, on yıl öncesine dayananan… Acılar hep on yıl, çaresizlikler on yıl öncesi… Hissedilenler taptaze ve aynı dertten muzdarip! İnsan işte, dert diyarından seçmece…

O şiiri okur yıllar sonra bir yabancı. Yalnızlığı içine sindirmiş ve sokak taşlarına basmamaya yeminli bir kalbi, nasıl taşır küçük bedenler? Taşıma uğruna ne bedeller öderler?

Aykırı otlar bekleşir dağ diplerinde. Onlar bile paylaşır da aynı hevesi, yalnız bir kalbin ahı işitilir taa otların dağlarında.

Kimse duymaz bu sesleri, belki sağır kesilen yabancılar olurlar bir an. Uzaklara daldın mı hissedersin yalnızlığın alacalı sesini. Eşlik edersin kısık ateşte pişen kalp nidalarına.

Ve kimse bilmez, bilmek istemez olurlar bir an… Yaşarken verilmeyen kasımpatılar, ölünce kıymete binerler. Son bulur ya nefes, kasımpatılar biter topraklarda. Yalnız kalp neylesin şimdi o kasımpatıları…Açsınlar ne günahı var çiçeklerin?

Anlaşılmayan dil, gönül dili olsa gerek. Bileni az, anlayanı az, anlamak isteyeni az… Sorsan bir dil bir insan eder. Hani nerede gönül dillerimiz, ahh nerede?

#ebrucahisler

2-8 Kasım Lösemili Çocuklar Haftası

Ana hücrelerin anormal hücreye dönüşmesi ile Lösemi hastalığı ortaya çıkar. Lösemi bir kan hastalığıdır ve en çok 1-5 yaşlarında görülmektedir. Bu yüzden erken teşhis çok önemlidir.

Hastalığın belirtileri, vücutta morluk, ateş, halsizlik, iştahsızlık, eklem ve kemik ağrılarıdır.

Hastalığa sebep olacak faktörler arasında ise, travmalar, bazı ilaçlar (yan etkileri), kimyasallar, radyasyon ve bazı sağlıksız gıdalar yer almaktadır. Bu sebeple yediğimiz içtiğimiz her gıdaya dikkat etmek çok önemlidir. Hazır gıdalarda yer alan koruyucu ve katkı maddeleri, zararlı içerikler sağlığımızı olumsuz şekilde etkilemektedir.

Hastalık belirtileri ile ilgili doktora giden kişi yapılan tetkiklerden sonra lösemi teşhisi konulmuşsa ilaç tedavisine başlanır. İlaç tedavisi 3 yıl sürmektedir. Bazı hastalarda ise vericiden kök hücreler alınarak hastaya nakledilmektedir. Buna kemik iliği nakli denilmektedir. Lösev bu tedavilerin %92 oranda başarı gösterdiğini bildirmektedir.

Vericiden alınan kemik iliği kulağa ilk geldiğinde zor ve korkutucu bir süreç gibi gelse de aslında hiç de zor değil. Özel iğneler kullanılarak kemik içinden ilik, enjektörlere çekilir. Ana(kök) hücrenin çok çok az bir kısmı alındığı için verici için hiçbir sağlık sorunu yaratmaz. Küçücük bir işlemin aslında bir hastanın kurtuluş yolunu görmekteyiz. İlik nakli bu sebeple hastalar için bir umut kaynağıdır, bizler de destek olmalıyız…

Lösemiden korunmak için sağlıklı ve düzenli beslenmeli, hazır gıdalardan uzak durmalıyız. Radyasyona sebep olan televizyon, bilgisayar ve telefonları hayatımızın az bir kısmına yerleştirmeliyiz. Düzenli uyku çok önemlidir. Çoğumuz bunu hep aksatırız. Spor yapmayı da ihmal etmemeliyiz. En önemli nokta belki de gereksiz ilaç kullanımı… Kendimizi hafif kırgın hissetsek hemen ilaçlara sarılıyoruz. Gereksiz yere vücudumuza aldığımız kimyasallar, vücudumuzun dengesini bozuyor. Lütfen doktora danışmadan hiçbir ilacı kullanmayın. Çevremizde yapılan sık hatalardan biri, komşuya vs iyi gelen ilacı alıp denemek oluyor. Sağlıklı olmak istiyorsak bu gibi durumlardan kaçınalım.

Lösemili hastalar dışarıdan kendilerine karşı herhangi bir virüs, mikrop gelmemeleri adına maske takmaktadır. Maske onları dış çevreden korumaktadır. Fakat toplum tarafından düşünülen en büyük yanlış, lösemili hastaların kendilerine de hastalık bulaştıracağına inanmalarıdır. Altını çizerek söylüyorum ki Lösemi bulaşıcı değildir. Aksine bizler lösemili hastalar adına bir risk faktörü oluşturuyoruz. Bu sebeple onları yadırgamak, onlardan korkmak kesinlikle bilgisiz bir davranıştır.

Lösemili hastanın kaldığı oda, bulunduğu ortam çok temiz olmalıdır. Çevremizde lösemili hastalar var ise çevreyi temiz tutarak yardımcı olabiliriz. Ve tabi ki yüksek motivasyon ile, güçlendirme sağlayarak… Onları unutmayalım, yalnız olmadıklarını hissettirelim. Onlar yaşamayı, gülüp koşmayı, sağlıklı bir birey olmayı çok hak ediyorlar. Bizler de destek olalım.

Son olarak lösemi; tedavisi maliyetli olan bir hastalıktır. Lösev’e yapacağınız her maddi bağış, her ilik bağışı onlar adına kurtuluş yolu olacaktır. Lösev’den hariç lösemili hastalar adına dergi vs satan, bağış toplayan hiçbir kimseye itibar etmeyiniz ve bağışta bulunmayınız. Çünkü Lösev bağış adı altında dergi satmamaktadır. Bu sebeple tek durağınız Lösev Vakfı olsun.

Buradan linke tıklayarak Lösev’in sayfasına ulaşabilirsiniz. Destekleriniz için şimdiden şahsım adına teşekkür ederim. Sağlıklı kalmanız dileğiyle…Hayatta mutlu ol sen her zaman, unutma her çocuk bir kahraman!

https://www.losev.org.tr/v6

#ebrucahisler

İnsanlığın Yolu

Güzel bir şeyler söylemek isterim bugün yine. Lakin insanlık yorgun, kalplerimiz yorgun…

Umudumuzun tam bittiği, hayallerin, geleceğin kaygısına kapıldığımız anda İzmir depreminden sağ çıkanlar umut oldu bizlere. Şikayet ettiğimiz, usandığımız hayatlara bin şükürler ettik. Utandık pişmanlığımıza.

Beğenmediğimiz yemekler, israf ettiğimiz sular, elektriğimiz, en çok da gün ışığı ah ne değerliymiş meğer, bilemedik…

Bizlere düşen insanlık yasımızı tutup yine de umudu kaybetmemek! İnsanlık yası diyorum, insana olan empati…

Gördüğümüz göze, işittiğimiz kulaklara bin teşekkür etme vakti. İnsanı insan olarak sevip hoşgörme vakti… Kırdığımız her kalbi düşünüp iki günlük ömre değmeyeceğini öğrenme vakti… Din, inanış, dil vs. ne olursa olsun kardeşçe yaşama vakti… Unutulmamalıdır ki bir cana değen gam, tüm insanlığa değmelidir. Bir inanca atılan taş, tüm insanlığa atılır. Bir bakışa duyan nefret, tüm cana duyulan nefrettir. Dünyanın düzeni olan doğal afetleri insanlara, fikirlere, inançlara bağlamak kesinlikle yanlıştır, yapılmamalıdır.

Kardeş tohumlarının filizlendiği bu coğrafyada peki düşmanca vuruşmak niye? Gelin bir olalım, insan olalım ve acıyı hep birlikte hissedelim. Umutları hep birlikte paylaşalım. Hayat kısa, ömür tükeniyor. Bizler dünyaya bir iz bırakmak istiyorsak, iyilikle iz bırakabiliriz ancak, fedakarlıkla…

Yaşamın amacı geride bir tebessüm bırakabilmektir belki de. Umudu son nefese kadar elden bırakmamak… Sanki yarın ölecekmiş gibi kalbi, niyeti iyi tutmak ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünyanın güzelliklerini, insanlığı sevmek… Tam ortada tutmak kalbi, işte en güzeli!

İnsan kalabilmek umuduyla… Acımız bir, umudumuz evrensel, hoşgörümüz sımsıcak olsun dilerim…

#ebrucahisler

Hoş Seçimler


Garipsenir bir yaşamın ortasında, artık her durumu kabullenir, her vakayı normalleştirir oldu insanoğlu. Vefa, yerini sırtından bıçaklamaya; sevgi, yerini kıskançlığa kaptırdı. Hiç mi güzel giden şeyler olmadı peki?
Elbette oldu. Birileri sabahları erken uyanıp insanlık için ekmek pişirmeye devam etti. Bir kedinin başını okşadı kimi, bir diğeri bir yetim sevindirdi. Bu iyi insanlar hatrına mı döndü dünya, yoksa zaten dönesi mi vardı? Yediğimiz çikolata çöpünü yere attık, yılmadan süpürdü çöpçüler. Belki de dünya Küresel Isınma’dan bir miktar böyle korundu. Bir tarafta ağaçlar, bile isteye kesildi, yakıldı da… Yerine milyon liralık oteller layık görüldü insana. Oysaki doğanın içinde bir anlam ifade ederdi tüm canlılar. İşte birileri yakıp yıkarken, birisi küçük bahçesine bir fidan ekti. Sabırla bekledi. Sırf faydacılık olsun diye meyve ağacı da değil. Upuzun salınan söğütlerden ekti. Kuşlar uçtu, arılar bal yaptı. Anlayacağınız hep kötü şeyler olmadı dünyada. Çoğu canlı dünya için çabaladı durdu. Vakit gelene kadar huzuru aradılar. Ama her insan aynı yolu seçmedi. Aydınlık yolları seçen kadar, o yolu bertaraf edenler çoktu. Üstelik o yoldan geçtiği halde ardındaki geçemesin diye yola dikenler savuranlar da…
Bir ışık belirse ıssız bir ormanda, korkardık. Kalbimizde beliren kara lekelerden korkmadık bu denli…
Kendimize yapılan onca haksızlığa karşı çıkar, yükselirdi göğe seslerimiz. Oysa bir başkasındaki haksızlığa üç maymunu oynadık biz…
En güzel hevesleri edindik, en güzel hayalleri gerçek etmek istedik. Hayallerimizi başkasında görünce yıkıldık bittik biz…
Kendimizi bazen güçlü görmek isterken, bizi alaşağı çekenlere kanıp karalar bağladık… Kimimiz iyilikten yana koşarken, kimimiz kötülüğü kutsadı içinde.
Aynı zihinler, aynı beyinler ve farklı tercihler…
Ardınıza sakladığınız içsel düşünceleri dökme vakti! Ya kötülüğün zerresine kadar inanıp bu yolda can çekişirsiniz ya da iyilik dolu hisler saran bedeniniz son nefesinde bile huzurla dolar. Seçim sizin…
Buradan sonrasını iyilikten yana olanlarla devam edeceğim!
Öncelikle kendimizi sevmeyi bileceğiz. Kendini sevmeyenin evreni sevdiği hem nerede görülmüş?
Yıldızlara, parlak ışıklarıyla gülümseyen aya, gökyüzünde Küçük Ayı’yı bulmaya vakit harcayacağız.
Ağaçların kesilmesine dur diyeceğiz, yaşamak için dur!
Bir çocuk sevincini hissetmek insanı iyi eder, sevindireceğiz. Bazen tatlı tebessümle, bazen minik bir çikolata ile…
Hani derler ya sana taş atana sen gül at diye. Bağıran, çağıran kim varsa tek bir kelime sarfetmeye bile değmez. Öyle güzel sus ve uzaklaş ki ondan, bu ağır uzaklaşma ile ezilsin.
Hayallerin, umutların var! Bir başkası hoşlanmadı diye, sırf o istemiyor diye hayallerinden vaz mı geçeceksin? Fikirlerine saygı duyan insanlar olsun hayatında ki, saygı duydukça saygı duyulmanın huzuruna varabilesin…
Bu bir iyilik savaşı ise hep iyi olmaya çaba sarf etmeli. Kötülüğe karşı bir savaş… Ama öncelik olarak içsel huzuru bulmak önemli. İçsel huzurlarımız ise ağaçların esintisiyle, hoş duygularla, samimiyetle, kedi bakışları ile olur.
Kalbimize iyi bakmalı, ona iyi davrananlara gülümsemeliyiz. Farkımıza varabilsek ne güzellikler var içimizde… Sıcacık, umutlu…
Kalbimizin kara lekelerden hep uzak kalması dileğimle… Ay ışıklı lambalarınız bol olsun efenim.

Geçmiş Moda

Camların ardında biriken toz taneleri
Yaşanmışlık hissi veren
Gri duvalara eşdeğer.
Altında turuncu plaklar gizli gri renkler…
Milyon yıllık bir pardesü giymiş boyacılar,
Giyilebilir.
Sarısına siyah, alına mor
Karışabilir…
Geçmiş sözlerin, lügatların,
Abc’si silinmiş alfabelerin,
Hatta yalan ardı saklı kirliliklerin
Önemi yoktur, atılabilir.
Sandıklarda kokar en taze anılar
İçlerinde sonsuz heves,
Sonsuz düş kırıklığı…
Zıt düşünceye gebe ömür,
Birinde çağlayan hayat
Diğerinde inci göz yaşı…
Ve umulur, unutulur da.
Sandıklar bir evden diğerine geçer.
Akıl kalır gri boyalarda.
Turuncular aniden gün ışığına çıkar.
Bu alelade bir bekleyiş değil,
Bir çocuktan bin heves eder.
Ansız tablolar barınır
Alacalı kalbimin hizalarında.
Denk düşer iki el,
Duyulabilir en derin nidalarda.
Milyon yıllık pardesüler,
Kokusu kaçmayan gül suları
Elleri nazik kına merasimleri…
Özlenebilir…
Modası geçmez türküler çalar
Hoş sokakların birinde.
Ansız davulcular belirir ya
Belirebilir…
Bir büyük menekşeyi andırır gözler.
Afrika menekşeleri de dahildir.
Edilebilir…

Toplumsal Cinsiyet Eşit(siz)liği

Öncelik olarak kavramların içeriğine göz atalım istiyorum.

Toplumsal Cinsiyet: Erkek ve kadın arasında toplumsal ve kültürel olarak belirlenmiş farklılıkları ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Örneğin roller ve sorumluluklar toplumsal cinsiyet kavramını oluşturur. Rol ve sorumlulukların eşit ve eşitsiz olması buradan gelir. Kadın ve erkeğin rol ve sorumlulukta eşit değil tartışması da…

Toplumsal Cinsiyet Rolleri : Kadın ve erkek için toplumca uygun görülen kişilik özellikleri ve davranışları ifade etmektedir. Toplum kadınları; itaatkar, çocuklarına bakan iyi anne, iyi gelin, evin tüm işlerini yapan kişilik olarak algılar. Erkekleri ise ; dayanıklı, güçlü, cesur, kavgacı, eve ekmek getiren, otoriter bir konuma koyar. Tüm bu ifadelere geleneksel kalıp yargılar denilmektedir.

👫 Ataerkil bir toplum olmamız sebebiyle, erkekler kadınlara oranla hep güçlü simgeleri çağrıştırır bizlere. “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Saçı uzun aklı kısa”, “erkektir yapar” ifadeleri toplumca kadınları alaşağı eden, kadınları işe yaramaz bir varlık konumuna sokan ifadelerden bazıları günümüzde…

👫 Toplumsal cinsiyet eşitsizliği olarak kadına iş hayatında mobbing uygulaması oldukça sıktır. Kadınlar günümüzde hala doğurganlık özelliğinden dolayı üst mercilere gelmekte zorlanmaktadır. Üstelik kadına yönelik fiziksel (dayak, el kaldırma vb), psikolojik (akıl sağlığını olumsuz etkileme), cinsel (cinsel amaçlarla kötü muamele) ve ekonomik( ekonomik özgürlüğüne müdahale etme, parasını alma) gibi şiddet türleri her geçen gün artış göstermektedir.

👫 Bu gibi durumların artmasında medyanın etkisi büyük oranda etkilidir tabi. TV’de yayınlanan ahlak dışı diziler, medyanın bu gibi kötü durumları iyi bir olay gibi lanse etmesi, toplumun örnek almasına yol açmaktadır.

👫 Sadece kadının değil, mevcut düzende kız çocuklarına bile cinsel obje olarak bakıldığı, ihmal ve istismar edildiği bir dönemdeyiz. Çocuk gelinler, zorla evlendirme bunlardan bazıları… Özel alanında kadına yönelik her türlü şiddet kabul edilemez, edilmemelidir.

👫 Yapılan bir çalışmaya göre kadınlar en çok çocuklarının bakımını aksattıklarında ve kocalarına karşılık verdiklerinde şiddete maruz kalmaktaymış. Peki bunun sebebi sizce nedir?

👫 Hep kadınlardan bahsediyoruz. Erkeklere karşı da yapılan bir eşitsizlik yok mu sizce? Tam da düşündüğünüz gibi elbette var. Erkeğe toplumca yüklenen ağır sorumluluklar, evinin erkeği, aslanı gibi ifadelerle hep güçlü olması, asla düşmemesi gerektiği söylenmekte. Yahu bu adamın hiç mi ağlama hakkı yok? Evet doğru unuttum kadınlar ağlardı değil mi?

👫Bizler toplum olarak evlenme hayaliyle krediler çeken, binbir yüklü borca göğüs geren ve bir süre sonra patlak veren genç erkeğe bir de eve ekmek getir, karına, çocuklarına bak diyoruz. Sonra kalkıp sakın düşme, hep dimdik dur diyoruz. Sonra da mutlu bir evlilik bekliyoruz. Cık, yanlışımız burada işte.

👫 Mutlu evlilikler olsun istiyorsak, kadını da erkeği de düşünmemiz gerek. Kadını seks objesi, ev işini yapan kişi olarak değil, istediğinde iş hayatına atılan, istediğinde evinin hanımı olan bireyler olarak ele almamız gerek. Erkeği eve para getiren, karısını daima koruyan değil, üzülmeyi de korkmayı da bilen, yeri geldiğinde karısından yardım alan bireyler olarak ele almamız gerek. Eşitlik dediğimiz işte bu. Kimse fazla hakka sahip olsun değil…

Saçı uzun aklı uzun kadınlar, aslan gibi kadınlar… Ağlamak için korkmayan adamlar, güçsüz olsa bile kendine değer veren, hislerini korkmadan açığa vuran erkekler… Hepiniz iyi ki varsınız ve değerlisiniz. Hep bunun bilincinde olmanız ve değerinizin bilinmediği yerden uzaklaşmanız dileğimle…