Yazı kategorisi: İnsan

Heraklitos’un Logos’u, Karşıtlıklar İlkesi ve Değişimi Üzerine

“Ölümsüzler ölümlü, ölümlüler ölümsüzdür; birbirlerinin ölümlerini yaşarlar, yaşamlarını ölürler.”

Dün akşam bu cümlede takılı kaldım. Heraklitos’a ait bir söz.  

Milattan önce 5 ve 6. asırlarda yaşadı Heraklitos. Efes’in filozofu. En ilgi çekici yanı, Logos’u ortaya atmış olması. Kendisinin söylediğine göre, anlattığı zaman kimsenin anlayamadığı bir terimmiş. 

Yüzeysel olarak açıklamak gerekirse, her şeyde ve herkeste bulunan düzenleyici bir ilke. Fakat oldukça geniş kapsamlı bir konu olduğunu söylemeliyim. 

Hepimizin -tüm varlıkların- sahip olduğu ortak bir aklın olduğunu öne sürüyor Heraklitos. İlk başta kavrayamadığım bu açıklamayı kafamın içerisinde anlamlandırmaya çalıştım. Ancak bu sefer de ‘Nedir bu ortak akıl?’ diye bir soru çıktı ortaya.

İlkel benliğimiz mi?

Hayatta kalma içgüdümüz mü?

Yoksa tüm varlıkların sahip olduğu ancak farkında olmadıkları telepatik bir düşünce sistemi mi? Sonuncusu bayağı ütopik oldu ancak gerçekten olsaydı, belki de vardır, çok hoş olmaz mıydı? 

Hatta bir adım daha ileri gidiyorum ve belki de ilk kez, Heraklitos’tan yüzyıllar sonra doğan, 16. yüzyıl filozofu, matematikçisi ve yazarı olan Descartes’in bahsini ettiği Epifiz Bezi’ydi.

“Uykudayken ne yaptığını unutan diğer insanlar gibi bunlar da uyanıkken ne yaptıklarının farkında değiller.” demiş Heraklitos, Logos üzerine. Oldukça mantıklı değil mi? Bizler büyük bir enerjiyiz ve her an birbirimizle iletişim halindeyiz. 

Kaç kez ruhunun ısınmadığı bir insanın yanlış hareketiyle ondan soğudun? 

Kaç kez birisini hatırladın ve kısa sürede ondan bir haber aldın?

Kaç kez içindeki sese gerçekten kulak verdin ve seni yanıltmadı? En yüzeysel anlamda kendi içimizdeki Logos buydu bana göre. Peki bunu küresele yaydığımızda ne olurdu, bir düşünsenize?

Heraklitos’u bu kadar ilgi çekici bulmamın bir diğer nedeni de karşıtlıklar ilkesiydi. Zıtlıkları her zaman seven bendeniz için koca bir madendi bu filozof. Şu sözlerine kulak verin lütfen: 

“İyiliğin var olması için kötülük, ışığın var olması için karanlık, tokluğun var olması için açlık gereklidir. Hastalık sağlığı; açlık tokluğu, yorgunluk dinlenmeyi hoş kılar. Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar.”

Çatışmanın ve savaşın her şeyin babası olduğunu düşünüyordu. Varlıkların ya da oluşun tek ve önemli koşulu da bu savaştı. Evrende her an her şeyin değiştiğini, değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğundan bahsetmiş, bugün hala geçerliliğini koruyan düşüncenin temel taşlarını atmıştı. 

Logos’un düşündüren yapısı, karşıtlıkların şaşırtıcı harmonisi ve değişmeyen değişim… Bunlar gerçekten de harikulade değil mi? 

Düşünün. Bizler bu bedenlere sıkıştırılmış birkaç gramlık ruhlar olarak aslında ölümsüzüz. Ancak ölümsüz olduğumuz kadar da ölümlüyüz. Fani bir bedende sonsuz bir ruh. Başlı başına aykırı olabilecek bir olay nasıl olabiliyor da böylesi büyük bir ihtişama dönüşebiliyor? 

Okumak için anlamak, anlamak için düşünmek gerek. 

Şimdi lütfen başa dönün ve ilk cümleyi yeniden okuyun. 

-hhermine

Yazı kategorisi: İnsan

İÇE DÖNÜK MANİFESTO

Pek çok şeyle imtihan edilir insan. Ailesiyle, arkadaşlarıyla, kendisiyle. Hangisi en zor derseniz, insanın kendiyle imtihanı derim. Zira çevresel faktörlerden kaçma şansın vardır. Ancak zihnin, düşüncelerin ve bedenin olmadan ne kadar uzağa gidebilirsin? Kaçabilir misin gerçekten kendinden? Cevabı ikimiz de biliyoruz. Ne mümkün keşke olsa, dediğini de duyar gibiyim. Sana katılmaktan başka bir şey gelmez elimden.

Hayatımın büyük bir bölümünde kendimle imtihan oldum.  Kime anlatsam neye anlatsam bilmiyorum. Lakin buraya dert yanmaya değil, bambaşka bir şey için geldim. Karıştırılan iki kavram için: Asosyallik ve içe dönüklük.

Onlar gibi eğlenirken bir anda yalnızlığa ihtiyaç duydunuz mu?

Çevrenizde sizi anlayan kimse de yoktu, değil mi?

Peki kalıplara sığabildiniz mi?

Gelin o zaman biraz sizi anlatayım size.

Biz içe dönükleriz. Neredeydin, sorularına; sinemaya gittim cevabı verir peşinden gelen, kiminle sorusuna afallayarak bakarız. Anlamak istemezler çünkü kendinle başbaşayken aktivite yapmaktan büyük zevk almanı.

İnsanlarla pek konuşmayı sevmiyorsun, sebebi onlarla tanışmak veya arkadaş olmak istememen değil. İzliyorsun onları; hareketlerini, kullandıkları sözleri, diğer insanlara olan davranışlarını. Zira dibini görmeden atlamak istemiyorsun suya. Beni üzer mi, arkadaşlığıma değer mi, anlaşabilir miyim? Bu gibi sorular geçiyor zihninden. Ama o sırada seni izleyen biri var. Ne kadar da garip olduğunu düşünüyor. Çünkü ona göre gidip arkadaş olmamanın sebebi çekingen olman, utangaç olman veya asosyal olman. Nereden bilebilir ki bir önceki gün çok güzel bir sunum yaptığını, münazarayı başarıyla tamamladığını, arkadaşlarınla doyasıya eğlendiğini.

İş arama serüvenin en eğlenceli kısım olur. Yırtık birini arıyorum, der bir işveren yüzüne. İçinde fırtınalar kopuyordur, naif sesinle, ben de yırtık olabilirim, dersin. Sonra durursun. Kendine ne kadar da yabancılaşmışsındır. Sen yırtık olamazsın ki. Sen o değilsin çünkü. Olmadığın biri gibi de anlatmak istemezsin kendini, susarsın.

Grup çalışmaların hayal ettiğin gibi gitmez. Hele bir de insanları bilmeyen bir liderin ekibine düşmüşsen vay haline. Toplanırsınız masanın başına. Ortaya atar konuyu. Yer altı yaşamla ilgili her türlü içeriği dinlemek için on dakika süre verir herkese. Sen de taklit edersin onları ama gerginsindir. Dikkatin sürekli dağılır. Martının sesine dönersin ya da masanın üzerinde minik minik ilerleyen karıncaya bakarsın. Düşünmek istersin ama çok fazla enerji dolanıyordur etrafında. Sanki herkesin aklındaki cümleler karman çorman saldırıyorlar üzerine.

Yeniden not defterine ve kalemine odaklanırsın. Biri bir şey söyler diğerine, aklın ona gider. Düşünmen için uygun ortam değil burası. Halbuki ne kadar da güzel içerikler çıkarıyordun. Buraya da yeteneğinle gelmiştin ya hani, beğenmişlerdi de çağırmışlardı seni. Kendine güvenin tamdı oraya geldiğinde. Şimdi ise sıkışmış gibi, dakikaların geçmesini bekliyorsun. Vakit dolduğunda herkesten ne kadar da güzel fikirler çıkıyor. Yarım saat geçti geçmedi, gözler sana kaymaya başlıyor. Hissediyorsun, geriliyorsun. Nerede o yaratıcı beynin? Kim dokundu da yok etti onu? Görmüyor mu liderin buranın sana göre olmadığını?

Dönüş yolundayken çok kızıyorsun. O sen değildin çünkü. Konuyu mu yoksa oradaki insanları mı sevmediğini soruyorsun kendine. Nihayet eve gidip dünyana girince filizleniyor fikirler. Hemen not alıyorsun. Ertesi sabah da uyanır uyanmaz yeni fikirlerle beraber yazıp gönderiyorsun. Beğeniyorlar, kullanıyorlar.

Bir sonraki toplantı için gereken özgüveni topladın. Ama toplantı gelmeyegörsün, o fikirler sabitlendi bir kere. Sana karşı olan bakışları görüyorsun. Pek takmıyorlar seni, küçük görüyorlar sanki. Kendini açıklamayı gurur meselesi haline getirip, kimseyi umursamadan çekip gidiyorsun. Elbet, diyorsun, elbet bir yerde anlaşılacağım.

Ah güzel çocuk. Kim bilir, belki anlaşılırsın. Ama çok umut etme, e mi? Çünkü şu gerçeği sana söylememe izin ver. Dışa dönüklerin dünyasında yaşıyoruz. Onları izliyor, onları dinliyoruz. Onlardan biri olduğumuzu hayal ediyoruz ancak onların pozisyonlarına geldiğimizde sıkılacağımızı da biliyoruz.

Sessizliğimiz farklı yorumlanıyor, durgunluğumuz farklı yorumlanıyor, davranışlarımız farklı yorumlanıyor. Onlardan olmadığımızı haykırır gibi yürüyoruz caddelerde. Konuştukları zaman muhabbetlerine giremiyoruz çünkü sohbetleri sarmıyor bizi. Bizim derdimiz dedikodu değil, diğer insanlar değil veya o kiminle beraber olmuş değil. Bizim çok daha büyük dertlerimiz var. Hem de dünya kadar, uzay kadar. Çünkü biz yere bakarak karıncaları ezmeden düşünür, gökyüzüne bakarak hayal kurarız. Sohbetin ortasında, evrenin büyüklüğüne kayar aklımız. Masaya konan kuşun patates kızartmasına olan ilgisine. Dalgalanan ışıklara, yakamozun güzelliğine. Dedim ya bizim derdimiz bizden büyük.

Kendi kendinle çok konuşursun değil mi? Ah biri olsa da anlasa, dinlese seni. O da anlatsa kendinden büyük dertlerini. Daha da büyüseniz birlikte. Ne samanyoluna sığsanız ne de galaksilere.

Ne ben yalnızım bu dünyada ne sen? Yakın olmayabiliriz, merak etme bir şekilde ulaşırız birbirimize. Bana, ait olmadığım sıfatları söyleyenlere, olmadığım biri gibi davranmamı isteyenlere söylediğim tek bir şey vardı: Beni böyle kabul edin. Ben buyum.

Şimdi size bir sır vereyim mi, dışa dönüklerin bilmediği bir şeyi? Onların dans ettiği bu dünyayı biz döndürüyoruz. Kalemlerimiz hayat veriyor oynadıkları karakterlere, sözlerimiz nağmelerle dökülüyor ağızlarından veya melodilere, güçlü sessizliklerde kuantumu buluyor, yer çekimini keşfediyor, ülke yönetip, insanları kendilerini bulmaları için cesaretlendiriyoruz.*

Kimseye dönüşmek zorunda değilsiniz, kendinizden başka. Hayatın sonuna geldiğinizde, iyi ki, deyin, iyi ki benim. Kendimim.

Unutmayın.

Düşündüğünüzden çok daha fazlasısınız.

Ve hayallerinizle birlikte çok güzelsiniz.

-hhermine

———————————————————————-

*https://www.inc.com/john-rampton/23-amazingly-successful-introverts-throughout-history.html

Yazı kategorisi: Dini İçerikler, İnsan

NEFS İLE NEFES

Kalu Bela’da başladı her şey. Yaradan sordu, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ Kullar hep bir ağızdan, ‘Evet, bizim Rabbimiz sensin,’ dediler. Ardından vakitleri gelince her biri bir bedene büründü.

Küçücük bir fasulye tanesi büyük bir hikmetle büyüyüp gelişti. Daha doğmadan önce anne babanın tüm hazırlıkları yapması gibi Yaradan da kulunu göndermeden onun tüm rızkını hazırlamıştı.

Büyümeye başladı bebek. Cennetin o masum varlığı ‘bu benim’ dediği an uzaklaştı geldiği topraklardan. Çünkü ‘ben’ diye bir şey yoktu. Ben, aslında nefsti. Ve bebek, artık dünyaya aitti.

Yavaş yavaş gelişmeye başladı. Yürüdü, koştu. Yaradan onun için tüm kanıtları bırakmıştı. İstediği yalnızca bu ipuçlarını takip edip ona gelmesiydi.

Öyle de oldu. Ailesinin yanında onlardan öğrendikleriyle tanıdı Rabbini. Daha çok sarıldı ona. Öğrendiği birkaç duayı mırıldanmadan uyuyamaz oldu. Namaz hoşuna gitti. Çünkü ailesi yapıyordu. O da yapmalıydı.

Biraz daha büyüdü. Yavaş yavaş çevresinin farkına varmaya başladı. Sadece o yoktu dünyada. Ondan başka milyarlarca insan vardı. Sorular birikmeye başladı aklında. Sorgulamaya başladı. Sırf ailesi söyledi diye yapmak istemiyordu artık.

Biraz daha büyüdüğünde sorgulamalarına yeterli yanıtları alamayınca kendini tümüyle çekti ait olduğu yerlerden. Dünyevi hazlar ona daha çekici gelmişti. Özgürdü artık. İbadet etme zorunluluğunda hissetmiyordu kendini. Çünkü o istememişti buraya gelmeyi. Eğer gönderildiyse de tüm zevkleri tatmak istiyordu.

Eski huzurunu, sahte cennetlerde aramaya başladı. Çok hoşuna gitti. Mutluydu ve en önemlisi de prangalarından tümüyle kurtulmuştu. En azından o, böyle zannediyordu. Asıl zincirleri vücuduna doladığından habersizdi.

Çok zaman geçmedi. Bir boşluk hissetti yüreğinde. Bir şeyler eksikti. Ruhu tam değildi. Aşık olmak istiyordu. Çünkü ancak o zaman varlığını bulabileceğine inanıyordu. Kul, kula kafi miydi?

Aşık oldu. Ya da öyle adlandırdı. Onun için ölebilirdi ne de olsa. Mutluluk sarhoşluğu oldukça kısa sürdü. Ardından başladı haram sevdaların o çetrefilli yolları. Çok geçmeden eskisine oranla daha büyük bir boşluk hissetti. Aradığının kula duyulan aşk olmadığını geç de olsa anlamıştı.

Yorgun düşmüş, düşünceleri karışmış, nereye gideceğini şaşırmıştı.

Depresyona girdi. Modern çağın hastalığı. Yanlış yerde yanlış şeyleri arayan ruhlar, mutlaka bu dipsiz çukurun içinde bulurlardı kendilerini.

Hiçbir şeyden zevk alamaz oldu. Yediği yemeğin odundan, içtiği suyun çamurdan farkı yoktu. Yeni eğlencelerle kendini avutmaya çalıştı. Şekilden şekle girdi insanlara mutlu gözükmek için.

Fotoğraflarda daima gülümsedi mesela. Çektiği videolarda kahkahaları yeri göğü inletiyordu. Ancak kimse bilmiyordu kendi cehenneminin kaçıncı katında olduğunu. Dipten bir öncesindeydi. Aşağısı da intihardı zaten. Düşünmüyor da değildi. Ancak bir şey engelliyordu onu.

Bir günün sabahında bir ses dokundu kulağına. Önünden geçtiği dergahtan geliyordu.

Bıyıkları yeni terlemeye başlamış genç bir delikanlı. Dergahın bahçesindeki banklardan birine oturmuş, el pençe divan kaptırmıştı kendini sözlere.

Kişi aşık olmak gerek

Maşukunu bulmak gerek

Aşk oduna yanmak gerek

Ayruk o da yanmaz ola

Daha önce o da aşık olmuştu. Onun nasıl hissettiğini biliyordu. Kendini yanık sesli delikanlıya çekilirken buldu.

Delikanlı susmuştu. Davetsiz misafirinin farkında gibiydi.

“Merhaba,” dedi adam çekinerek.

Delikanlı gözlerini araladı. Şöyle bir baktı.

Kovulacağını sandı ilk önce. Rahatsız etmemeliydi başka insanları.

Tam bir adım geri gideceği sırada yanık sesli delikanlı ayağa kalktı ve kollarını iki yana açarak sımsıkı sarıldı ona. “Hoş geldin,” dedi. “Buyur gel otur. Ben de erken geldiğimi sanmıştım.”

Omuzuna dokunan delikanlının elinin sıcaklığını hissederken, kendisini, bu dergaha gelen diğer insanlardan biri sandığını anladı. Ancak kusursuzca ütülenmiş takım elbisesi, boynunun yarısını ve parmak boğumlarını kaplayan dövmelerini görmemiş olmasının imkanı yoktu. Burası gerçekten de dergah mıydı? Sarıklı amcalar, iki büklüm teyzeler olmaz mıydı burada?

Genç delikanlı çok sıcak bir şekilde sohbet ediyordu onunla. “Sen de mi onu arıyorsun?”

“Kimi?”

“Varlığını.”

Omuz silkti. Onu aramayı uzun zaman önce bırakmıştı. “Sadece aşk şarkını duydum. Sesin gerçekten çok güzel.”

Mütevazı bir gülümseme yüzüne oturdu. Şarkı ifadesini düzelterek onu utandırmak istemiyor gibi baktı ona. Bu adam bugün karşısına çıktıysa Yaradan’ın mutlaka bir bildiği vardı. “Daha önce aşık oldun demek.” Delikanlının yüzündeki huzur ifadesi, gözlerinin değdiği her yeri çiçeklendiriyordu.

“Evet.”

“Peki hala aşık mısın?”

“Hayır tabi ki. İlişkimiz iyi gitmedi.”

“Peki sence bu aşk mıydı?”

“Anlamadım.”

“Aşk, bu kadar basit midir?”

Adam bir an duraksadı. “Sanırım değildir.”

“Fani ruha duyulan aşk da fanidir. Önemli olan ezeli ve ebediye duyulan aşktır. Zira böylesi büyük bir kelime ancak ona yakışır.”

“Peki benim hissetiklerim neydi?”

Delikanlı, yetmiş yaşındaki bir bilge edasıyla tebessüm etti. “Sen yalnızca bir arayış içerisindeydin. Çünkü ruhun, çok daha güçlü bir şeye dayanmak istiyordu. Vücudun nefes alması gibidir ruhun Yaradan’a ihtiyaç duyması.”

Adamın kalbi hızla çarpmaya başladı. “Peki ya inanmıyorsam?”

“Bir Yaratıcı olduğuna mı?”

Adam başını salladı.

“Etrafında bu kadar delil varken inanmamak akıl karı mı sence?”

Ağzını açıp konuşacağı sırada daha önce arkadaş ortamlarında savunduğu tüm tanrıtanımaz düşünceler bir anda mantıksız ve saçma gelmişti.

Aşksızlara verme öğüt

Öğüdünden alır değil

“Kimin şiirleri bunlar?”

“Yunus Emre.” Delikanlı bir an durdu. “Biliyor musun? Yunus Emre de senin gibiymiş. O da aşkı aramış durmuş. En sonunda da bulmuş.”

“Nerede?”

Elini kaldırıp adamın kalbine götürdü. “Burada.”

“Peki bulduğunda, onu bulduğunu nasıl anlamış?”

“Ruh iyi kullanılırsa bir pusuladır. Ruhun en büyük yardımcısı ise görmektir. O’nu görmektir. Bir karıncanın sırtındaki ekmek parçasında, uçan martının kanatlarında, denizin içinde süzülen balığın solungaçlarında, bebeğin ilk doğduğu andaki ağlamalarında, bir ağacın tomurcuğunda, rüzgarın dokunuşunda, güneşin ısıtışında… O her yerde. Görmek istersen gözlerin kapalı dahi olsa onu bulursun. Çünkü aslında sen O’sun.”

Adam derin bir nefes aldı. Delikanlının söylediği tüm sözler kaldırımların aralarında biten çiçekler gibi hayat buldu yüreğinde. Gözlerini yavaşça kapattı. Hafif meltem esintisi tüm vücudunu okşayıp geçti. O’nun dokunuşuydu sanki.

“Misafirimiz mi var?”

Dergahın kapısında bir anda beliren gençlerin sesiyle irkilip gözlerini açtı.

Delikanlı hiçbir şey söylemedi. Yalnızca tebessüm etti.

“Sanırım burası için biraz yaşlıyım.” dedi adam. Gelenlerin yaş ortalaması kendisinden küçük gibi görünüyordu.

“İnsanın O’nu arayışı her nefestir. Ruhun özü O’ndan ibarettir. O öze ulaşmak için hiçbir an geç değildir. Yunus seçilmiş örnek bir kuldu. Ve bizlerse tasavvuf evreninde kendi yolumuzu bulmaya çalışan bir avuç genciz. Seni de aramızda görmekten mutluluk duyarız.”

Işık, karanlık var olduğu için güzeldi. Gözyaşı mutluluğun tamamlayıcısıydı. Yaşam, ölümle yan yanaydı. Ve adam, tüm bunlar için hazırdı. Tam kalkmak üzereydi ki yine onun sesini duydu.

Takmış kudret kılıcını, çalmış nefsin boynuna

Nefsini tepelemiş, elleri kan içinde.

-hhermine

Yazı kategorisi: Edebiyat

KAYIP | HİKAYE ZAMANI

Yazdıkları tiyatro oyunu, bir kadının ölümüne yol açmıştı. Gerçek ve hatta dolu dahi olmaması gereken silah tiyatro sahnesine girmiş, oyunun bir parçası olmuştu. Patlama sesi, yağmurun suda bıraktığı dalgalar gibi sonsuz bir döngüyle salınıyordu çevresinde. Neler olduğunu anlamak için sahneye koşmuş, yerde yatan bedeni görünce o da kaçmıştı diğer herkesle birlikte. Taksiye atlamış, huzursuzluğuyla yarı yolda inmiş, geri kalan yolu da ormanın içinden düşe kalka koşarak geçmişti. Onu bulmak için oradaydı. Üstü başı çamur içinde, yanan şöminenin dibinde oturuyordu şimdi. Şöminenin ateşi yanaklarından akan gözyaşlarını parlatıyor, kasılmış ifadesini daha da ürkütücü bir forma sokuyordu. Yavuz, yitmişti.

Gözü, Homer’ın onu asla içeri sokmadığı odasına takıldı. Başını iki yana sallarken önüne döndü. Akıl hocasına ihanet edemezdi. Sakince ayağa kalktı. KollarınI heykel gibi iki yanından sarkıttı. Ellerini sıkıp gevşetiyor, sanki bir şeyin varlığını hissetmek istercesine tırnaklarını avuçlarına batırıyordu.

Kapının ahşap işlemeli kolunu hafifçe indirdi. İleriye doğru itti. Kulübenin içi gıcırtıyla doldu. Odada bir pencere dahi yoktu. Köşede üstü kağıtlar ve kitaplarla dolu masa vardı. Boşta kalan her duvarı kütüphaneydi. Raflar o kadar çok dolmuştu ki yerlerde kitaptan dağlar oluşmuştu.

Yavuz, çalışma masasına yaklaşıp çekmeceleri açmaya başladı. Ne bulması gerektiğinin belirsizliği ile bulacağı herhangi bir şeyin heyecanı arasında debelenip duruyordu. En alt çekmecede bir silah gördü. Sanki birisi tarafından izleniliyormuşçasına kapıya baktı. Kimse yoktu. Hiç düşünmeden alıp pantolonunun kemerine sıkıştırdı.

Çekmeceyi kapatacağı sırada bazı kağıtlar dikkatini çekti. Bir çocuk tarafından çizilmiş çeşitli resimlerdi bunlar. Çizimlerden birisinin arkasına zımbalanmış gazete haberini gördü. Aile Trajedisi, diyordu haberin başlığı.

Dün gece saat üç sularında H. Y. (25), içerisinde çocukları B.Y. (5) ve Z. Y. (1) ile araçla köprüden geçişi sırasında kanala uçtu. Yapılan araştırmalarda anne H. Y. ve 5 yaşındaki kızı B. Y.’nin bedenleri olayın gerçekleştiği yerden üç kilometre ötede bulundu. Z. Y.’ye dair arama çalışmaları halen devam ediyor. Henüz kurtarılan olmazken yetkililer, olayın sebebini öğrenmek için harekete geçti.

Haberdeki eskimiş fotoğraf neşe dolu küçük bir kızın suratıydı. Her şeyi çekmeceye geri soktu. Titreyen elleriyle kapattıktan sonra ayağa kalktı. Sanki çevresinde her şey bir kurguydu. Şimdi ise o kurgunun parçalanan duvarları içerisinde yaşam savaşı vermeye çalışıyordu.

Odada dolaşırken gözü, iki kütüphanenin kesiştiği noktada duran sandığa takıldı. Üzerindeki kitapları bir kenara fırlattıktan sonra kapağını açtı. İçi müsvedde kağıtlarla doluydu. Elini sokup karıştırmaya başladı. Sert bir cisme temas ettiğinde duraksadı. Üstte kalan ne varsa hepsini alıp dışarı çıkardı.

Spirallenip kapaklanmış büyük defterler sandığın dibine özenle yerleştirilmişti. Homer’ın el yazısını taşıyorlardı. Sayfalardan rastgele bir tanesini açtı. Senaryoydu bunlar. Yavuz, hayal kırıklığına uğramış bir şekilde geri bıraktı. Bir tane daha çekip çıkardı. Diğerlerine göre oldukça kısaydı. İlk sayfasını açtı. Aile Trajedisi, yazıyordu sayfanın başında.

Homer’ın bir dönem gazetecilik yaptığını ve hatta kendi ailesinin haberini yazmış olduğunu düşündü. Çok fazla değil, birkaç dakika sonra, Yavuz sayfaları okumayı bitirdiğinde Homer’ın haberi değil, kaderi yazdığını anlayacaktı.

Elindeki senaryoyu kenara fırlatıp başka bir tane aldı. Kayıp, yazıyordu bunun başlığında da. Ve ana kahramanı Yavuz isminde bir adamdı.

Neden bunu yapmamı istiyorsun? Yani… Ben de yazmak istiyorum.

Senaryoda söylediği ilk cümle buydu Yavuz’un. Tıpkı buraya geldiği ilk gün, her şeyin başladığı o ilk an gibi. Daha da ilerilere gitti.

“İş bittiğinde de yazar kısımda sadece benim adım olacak, öyle mi? Buna inanmayı çok isterim.”

“İnan o halde.”

Yutkundu.

“Sana nasıl yardımcı olabilirim evladım?”

“Aslında küçük bir kanca alacaktım. Arkası yapışkanlı olanlardan.”

Yavuz, her şeyi şimdi anlayabiliyordu. 

Arkasında bir tıkırtı duydu. Başını çevirdiğinde Homer, ıslak montuyla birlikte kapıdaydı. Odasındaki dağınıklığa kısa bir göz attıktan sonra bakışları, Yavuz’un üzerinde durdu.

“Ne yaptın sen Yavuz?”

Delicesine atan kalbinin korkusunu gizleyerek elindeki kağıtlarla ayağa kalktı.

“Bunlar ne?” diye sordu titreyen sesiyle.

“Yazılarım.” Tüm olanlara karşın ölümcül bir sakinliği vardı.

“Hayır. Bunlar yaşam. Bunlar birilerinin hayatı. Ve bunları sen mi yazıyorsun?”

“Açıklayabilirim.”

“Hangisini? Hayatımı mahvettiğin kısmı mı, yoksa kendi eşini ve iki çocuğunu öldürdüğün kısmı mı? Tiyatroda olanlardan bahsetmiyorum bile!”

“İnan bana.” dedi elini ortamı sakinleştirmek istercesine hafifçe sallarken. “Tüm bunların mantıklı bir açıklaması var.” Odanın içine doğru bir adım attı.

Yavuz, beline sıkıştırdığı sertliği hatırlayarak silahı çekti. “Kıpırdama!” diye bağırdı.

Bir adım geri çekildi. “Saçma bir şey yapma. Konuşup halledebiliriz.”

“Kes şunu. Kes! Yaptığın her şey normalmiş gibi açıklaması olduğunu söyleme!”

“Yapabildiğim tek şey bu.” dedi, Yavuz’un yüzünden akan yaşlara inat kupkuru gözlerle. “Yazmak. Tek tutkum. Ve hayatını adadığın tek şeyin sana ve çevrene zarardan başka bir şey vermediğini bilmenin ne kadar zor olduğunu anlayamazsın? Bu kağıt ve kalem olmasaydı, ben bir hiç olurdum. Sanki varolmamışım, bu varoluşun bir sebebi yokmuş gibi. Ama ben buradayım. Bu dünyadayım ve kendimi kanıtlayabildiğim tek konu bu.” Durdu. Konuşması nefesini kesmişti. Gözlüğünü çıkarıp gömleğine sildi. “Bu durumu ilk önce Hozer fark etti. Eşim. Yazdıklarımın gerçeğe dönüştüğünü. İlk başta bu ona çekici gelmişti. Güzel şeyler yazıyordum. Sonra Hozer, kuruntulara kapılmaya başladı. Ya onun hayatını da ben kontrol ediyorduysam? Ya aslında bana aşık değildiyse? Çocuklarımız bile aslında varolmayabilirdi.” Tahta döşemeler üzerinde kıpır kıpırdı gözleri. Kapının pervazına dayandı. Yorgundu. “Hozer bu fikirlere sahipken zamanla bu fikirler ona sahip olmaya başladı. Odama giriyor, yazdıklarımı karıştırıyor, geçmişe dair bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Söylediğim en ufak bir sözden nem kapıyordu. Hatta öyle ki belki ben ona söyletiyorumdur diye ağzını açıp tek kelime dahi etmemeye başladı.” Yavuz’a baktı. “Bir mükafat gibi görünen yeteneğin bir anda cehennemime döndüğünü görmüyor musun? Bir gece çok ciddi bir kavga ettik. Bardağı taşıran son damlaydı. Çok sinirlendim. Çünkü başka birisiyle görüştüğünü öğrenmiştim. Yavaş yavaş beni terk etmeyi planlıyordu. Ama Hozer asla böyle biri değildi. Sadece ona yaptırmayacağım şeylerin peşinden gitmeye çalışıyordu. Bunu yıllar sonra daha iyi görebildim. Şimdiki aklım olsaydı gitmesine izin verir miydim sanıyorsun?

“O gece kapıyı çarpıp gitti. Delirmek üzereydim. O herife gittiğini düşündüm. Üstelik yanında çocuklarım da vardı. Belki de o adamı benden daha çok seveceklerdi. Kendi kurduğum ailemin başka bir ailesi olacaktı. Öfke içinde çalışma masama oturdum ve yazdım. Hayatımda o an ağladığım kadar hiçbir zaman ağlamamıştım. Kendi karımın sonunu yazıyordum. Yazdım, yazdım ve yazdım. Onlarca son yazdım. Öyle odaklanmıştım ki o kadar uğraşmama gerek olmadığını ertesi sabah anladım. O köprüden geçeceğini biliyordum. Hep geçerdi. Altından akan suyun sesini ve nehrin çevresinde toprak renklerini alan ağaç yapraklarını izlemeyi severdi. Sonunu da o köprüde buldu”

Yavuz, silahı doğrultmaya devam ediyordu ancak bilinçsizdi. Tüm dikkati Homer’ın kelimelerindeydi.

“Peki ya çocukların?” 

“Çocuklarımı düşünmemiştim bile. Sadece karım. Ancak kader, yanındakileri de kapsıyordu sanırım.”

“Birinin bedeni bulunamamış.” dedi sesi titrerken.

“Evet. Kendimi toparlamam uzun sürdü ama sonunda seni bulma cesaretini gösterebildim.”

“Hastasın sen. Benim senin oğlun olabileceğimi sanacak kadar hastasın.”

“Lütfen bana yalan söyleme. Bu yazma tutkusunu sen de hissediyorsun. Damarlarında kanım dolaşıyor. Ait olduğun yer burası ve ben önümüze çıkan her engeli kaldırmak zorundaydım.”

“Sen manyak bir sosyopattan başka bir şey değilsin. Yaptığın tek şey tanrıcılık oynayıp insanların hayatlarına acı ve sefalet getirmek. Benden ne istiyordun? Hayatında bir kez olsun bir şeyi düzgün yürütebilirdin. Tüm bu şarlatanlığa ve cinayetlerine bir son verebilirdin.”

“Bana sadece biri lazımdı Yavuz. Sadece bir insan. Senden öncekiler de oldu ama sen hayatımın şansıydın…”

“Kapa çeneni!” diye bağırdı. Bir adım daha yaklaşmış, silahı Homer’ın yüzüne doğrultmuştu. “Tek bir kelime daha edersen o yüzünü dağıtırım.”

“Ailen sadece aramıza giren yüklerdi benim için. Bunu söylediğim için üzgünüm. Ama artık yalan söylemekten ve kendimi saklamaktan sıkıldım.”

Yavuz, titreyen eliyle büyük bir çığlık attı ve tetiği defalarca çekti.

Hiçbir şey olmadı. Yüzü, tek parça halinde karşısında durmaya devam ediyordu.

“Silah dolu değil.”

Gözü dönmüş bir şekilde silahın kabzasını Homer’ın yüzüne vurdu. Homer, acı bir inlemeyle geriye savrulurken elini burnuna götürdü.

“Bunu beklemiyordum.” dedi yerden kalkmak için doğrulduğunda.

Yakasından tutup kaldırdı. Kafasını yüzüne geçirdi. Krem rengi koltuğa kan lekesi bulaştı.

“Ayağa kalk ve karşılık ver adi şerefsiz!” 

“Eğer izin verirsen yapacağım.” 

“Seni öldüreceğim. Her bir parçanı köpeklere yedirip onların da dışkılarını gömüp mezartaşını oraya dikeceğim.”

Homer ileriye atılıp Yavuz’un kolunu tuttuğu gibi çevirdi. Bedenini duvara sertçe yapıştırırken kulağına güldü. “Dikkatinin dağılmasına izin veriyorsun. Hadi! Beynini farklı işkence şekillerine yoracağına beni nasıl alt edeceksin onu düşün. Çünkü…” duvarla arasında kıpırdanan Yavuz’u daha da bastırdı. “…çünkü görünüyor ki bu konuda oldukça berbatsın.”

Kendini geriye çekti. Yavuz da hemen duvardan ayrılıp bir adım yana kaydı.

“Bu işten zevk alıyorum.” dedi Homer. Kollarını iki yana açmış, ruhunu teslim etmek üzere olan İsa gibiydi. “Tanrıcılık oynamaktan ve insanların kaderini yazmaktan zevk alıyorum.”

Yavuz genişleyen burun delikleri ve bir boğanın nefretini andıran öfkesiyle üzerine atıldı. Yerde bir süre debelendiler. O ise sadece gülüyordu.

“İnsanlara acı çektirmeyi seviyorum.” Yavuz’un yumruğu gözüne geldi. “Tıpkı ailene ve kız arkadaşına yaptığım gibi.”

Şöminenin yanında duran demir çubuğu aldı. İki eliyle havaya kaldırıp altında gülümseyerek yatmakta olan Homer’ın göğsüne defalarca sapladı. Kan Yavuz’u baştan aşağıya kaplamıştı.

Demir kokusu burnunun direğini sızlatırken çubuğu son kez Homer’a saplayıp bıraktı. Sırtını koltuğa dayadı. Şöminenin sıcaklığı sol yanındaydı. Hareketsiz bedeni, yerle bütünleşmiş gibi öylece duruyordu. Göğsü yarılmış, organları dışarı çıkmıştı. Nihayet. Tanrı ölmüştü.

Yavuz, parmaklarından damlayan kana baktı. Ne kadar süre öyle oturduğunu bilmiyordu. Olduğu yerde doğruldu. Homer’a yaklaşıp açık gözlerini kapattı. Kanlı parmakları yüzünde izler bırakmıştı.

Başını kulübenin kapısına çevirdi. Polise gidip teslim olmalı, cinayeti itiraf etmeli ve belki de nefsi müdafa olduğunu söyleyip kurtulmaya çalışmalıydı.

Gözü, Homer’ın odasının önünde duran silaha takıldı. Yavaşça ayağa kalktı. Basmamaya dikkat ederek üzerinden geçti. Eğilip silahı yerden aldı. Sakince, çenesinin altına yerleştirdi. Ertesi sabah gazeteler, ormanın ortasındaki bir kulübede bulunan iki erkeğin cesedini yazacaktı.

Yazı kategorisi: Güncel

FANATİZMİN ZOMBİSİ: WHITE POWER

Teknoloji gelişiyor, haklar genişliyor, bilgi kaynakları artıyor ancak insanoğlu geriye doğru giden serüvenini istikrarla sürdürmeye devam ediyordu. Bu istikrarlardan en kadimli olanı ise White Power hareketidir.

Şu fotoğrafa iyi bakmanızı istiyorum. Teröristin mahkeme sırasında çekilmiş bir fotoğrafı. Eline dikkat edin lütfen.

White Power.

Almanya’nın Nazi dönemlerinden arta kalan aşırılığın günümüze uyarlanmış hali. Nazi selamı ile aynı anlamı taşıyor. Beyaz ırkın, diğer tüm ırklardan daha üstün olduğuna, dünyayı yönetenlerin beyazlar olması gerektiğine, diğer tüm ırkların yaşamlarının gerekli olmadığına inanan aşırı fanatik bir düşünceden ibaret. 

Son birkaç yılda tüm dünyayı kasıp kavuran aşırı milliyetçi düşünce biçimleri, herkesi ciddi manada etkiliyor. Özellikle ABD Başkanı Trump’ın ülke içerisindeki farklı milletlere olan tavırları bunu gözler önüne seriyor. Müslümanlar ve Latinler onun kendine yarattığı baş düşmanları konumunda. Amerikanlar dışında hiç kimse onun umurunda değil.

*Afrika’ya dön / *Meksika’ya dön

Gerçi Amerikan tabiri yanlış oldu. Asıl Amerikanlar, yani Kızılderililer, kıta keşfedilip Avrupa ve Asya kıtalarından göçler başladığında kendi topraklarında katledildiler. Dolayısı ile zorbalıkla alınan bir kıtanın Başkanı’nın ülke içerisindeki farklı etnik grupları parazit olarak görmesi, kendiyle çelişmesinden başka bir şey değildir. Bir nevi kendi pisliğini örtmek için başkalarına pislik atan o sevimsiz tiplere benziyor. Bu konu hakkında yazılmış çok güzel bir yazı var. Hemen aşağıya bırakıyorum. Yazıyı bitirince geri dönüp okuyun. Bilinmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.

ABD TAM 70 MİLYON KIZILDERİLİYİ KATLETTİ

İşaretin anlamı yukarıda gördüğünüz gibi. Açık duran üç parmak W harfini temsil ederken işaret ve baş parmak P harfini temsil ediyor.

White Power’ın tarihi aslında Nazi Almanyası’ndan çok daha gerilere dayanıyor.

KKK, açılımıyla Ku Klux Klan, adını duymuşsunuzdur. 24 Aralık 1865 yılında Amerika’da kurulan aşırı bir grup. Amaçları beyaz ırkı yüceltmek, siyah ırkı ise köle haline getirmektir. Yıllarca faşizmine devam etmiş, söylentilere göre de FBI içlerine sızarak köklerini kurutmuştur. Ancak yeraltı bir örgüt olarak yaklaşık 10.000 üyeleri olduğu söyleniyor. Aşağıdaki fotoğrafta örgüt üyelerinin giyim şeklini görebilirsiniz.

Ku Klux Klan örgütünü üç aşamalı olarak inceleyebiliriz.

İlk aşamada örgüt, beyaz üstünlüğü ve siyahi karşıtlığı düşüncesi içerisinde hareket ediyordu. Amerika’da 1860’lı yıllarında İç Savaş, Civil War, yaşandı. Bunun sebebi de Abraham Lincoln’ün köleliği kaldıracağına dair söylemleri oldu. Bu seçim vaadi, Güney kesimdeki eyaletleri endişelendirdi ve ayaklanmalar çıkararak bağımsızlıklarını ilan etmeye başladılar.

Güney eyaletlerinin bu ayaklanmaları Kuzey eyaletlerini rahatsız etti. Masum tarafta olduklarını düşünebilirsiniz. Ama şunu asla unutmayın: Amerika kendi içerisinde dahi menfaatini düşünür. Kuzey kesimi, Güney’deki siyahi kölelerin kendi bölgelerindeki sanayi kuruluşlarına aktarılmasını istiyorlardı. Ayrıca Güney eyaletlerinin İngilizlere köle verip karşılığında pamuk alma ticaretinden de hoşnut değillerdi. Tüm bunlar neticesinde Kuzey-Güney Eyalet Savaşları başlamış oldu.

Sivil Savaş’ı temsil eden Kuzeyli Amerikalı asker (sol) ve Güneyli Konfederasyon askeri (sağ)

Güney kesimden 72 bin ve Kuzey kesimden 82 bin askerin katılımıyla savaş, Kuzey kesimin galibiyetiyle son buldu. Köleler özgürleştirildi ve zaman içerisinde oy kullanma hakları dahi oldu.

8 Nisan’da biten savaşın üzerinden birkaç ay geçtikten sonra 24 Aralık’da KKK kuruldu. Yaşanılan Kuzey zaferinden rahatsız oldukları aşikardı. Çünkü KKK üyeleri Güney kesimin liderleriydi. Ve ne yazık ki beyaz faşistler tarafından siyahilere yapılan zulümler devam etti. Zaman içerisinde Güney’deki beyaz üstünlüğü sağlanınca KKK kendini geriye çekti.

Şimdi ikinci aşamaya geldik. Fanatik örgüt 1900’lü yılların başında yeniden ortaya çıktı. Bu sefer siyahi karşıtlığının yanında ülke içerisinde bulunan farklı etnik ve dini gruplara düşmanlık beslemeye ve onlara karşı da üstünlük kurmaya başladılar. Göçmenler, Yahudiler, Katolikler… Onlardan farklı bir fikrinizin ve yaşamınızın olması yetiyordu size karşı düşmanlık duymaları için.

1919 yılında siyahilerin ayaklanacağı yönünde çıkarılan dedikodular bahane edilerek (soldaki gazete haberi) Afro-Amerikalı biri linç edildi ve etrafında poz verilerek fotoğraf çekilindi.

Üçüncü aşamada 1950-60 yıllarındaki Sivil Savaş hareketinde ortaya çıktılar. Eski görüşlerini devam ettirdiler. Bolca taraftar topladılar. ’64 ve ’65 yıllarında çıkarılan hak koruyucu kanunlarla yeniden etkilerini kaybettiler.

1963 yılında KKK, bir kiliseyi bombaladı. Bombalama sırasında bodrum katında koro elbiselerini değiştiren dört kız çocuğu hayatlarını kaybetti.

Ancak geri püskürtülmeleri hiçbir zaman şevklerini kırmadı. İşlerine yeraltı dünyasında devam ettiler. Kendi içlerinde örgütlendiler. Zamanla Güney sınırlarını aşıp ABD’nin her yerine yayılmaya başladılar.

Bazıları beyaz ırk propagandası yapabilecekleri kiliseler açtı. Orada vaazlar vererek insanların beyinlerini yıkamaya çalıştılar. Naziler’den aldıkları tavsiyeleri ve önerileri can kulağıyla dinleyip uyguladılar. Tanrı’nın yalnızca beyaz ırkı kutsadığını iddia ettiler.

Velhasıl kelam, Ku Klux Klan varlığını hala devam ettiriyor. Belki çok daha vahşi, belki çok daha pasif. Yaşanan olaylar vahşiliği ciddi manada ön plana çıkarıyor.

White Power, tüm dünyayı bir beden olarak tasvir edersek, vücuda yayılan ve onu yavaş yavaş yok eden toksik maddeden başka bir şey değil. Tıpkı diğer tüm aşırı ideolojiler gibi.

Fanatiklikten uzak durun ve bilincinizi daima yüksek tutun. Bizi kurtaracak olan yine bizleriz.

Sevgiyle kalın.

Yazı kategorisi: Güncel

İBS NEDiR? NASIL GEÇER? | YAŞAYAN ANILAR

Bugün sizlere bahsedeceğim konu İBS. Havalı ismiyle Irritabl Bowel Syndrome, Türkçe meali Huzursuz Bağırsak Sendromu olan, girdiğiniz tüm çekaplarda sizi deli yerine koyan uyuz bir rahatsızlıktır kendileri. Zira görünürde vücudunuzda fonksiyonel olarak bozuk olan hiçbir şey yoktur. 
Sindirim sisteminizden tutun da beyninize kadar her tomografiden, MR’dan sapasağlam çıkarsınız. İçten içe bunun bir kuruntu olduğunu düşünüp normal yaşantınıza devam edersiniz. Ancak tüm o ağrılar, sindirim promlemleri ve düşünsel bulanıklıklar, hepsi bu sevimli hayalet İBS’nin sizde uyandırdığı belirtilerdir. 
İBS’nin ne olduğunu, bireyi nasıl etkilediğini ve tüm bu çıldırtan olayların nasıl sona erdirebileceğinizi size anlatacağım. Hadi gelin, başlayalım. 

İBS nedir?

Tıp literatürüne bir hastalık olarak yeni yeni girmiştir. Çünkü yukarıda da söylediğim gibi, görünürde hiçbir rahatsızlığınız olmadığı halde tüm bu belirtileri hissetmeniz normal değildir. Muhtemelen doktorunuz sizi ilk olarak bir psikoloğa yönlendirmiştir. Çünkü psikolojik olduğunu düşünmekten başka yapacak bir şeyi kalmamıştır.  
Halbuki bu psikolojik olmaktan daha çok vücudunuzdaki fonksiyonel bir bozukluktur.  
Şu sözü duymuşsunuzdur: Bağırsaklarınız sizin ikinci beyninizdir. Hatta İngilizce’de bir söz vardır: Feeling in my gut. Bağırsaklarımda hissediyorum. Türkçe’ye çevirdiğinizde biraz garip kalıyor. Ancak öyle doğru ki. Bağırsaklarınızdaki sinirler, vücut sisteminiz içerisinde en çok olanlar. Dolayısı ile heyecanlandığınızda veya korku duyduğunuzda acil tuvalet ihtiyacı hissetmeniz bundan dolayıdır.

İBS, genel itibariyle sizin birinci beyniniz ile ikinci beyniniz arasındaki iletişimsizlikten kaynaklanır. Yani üstteki beyin a derken, ortadaki beyniniz b demektedir. Bu da vücudunuzun içinde bir iç savaş başlangıcıdır.

Bir de bu rahatsızlığın kardeşleri vardır: Anksiyete ve panik atak. Tek tek gelmezler. Geleceklerse bir arada gelirler. Ölmüşüz zaten. Üstümüze bir kat daha toprak atsalar ne olur sanki değil mi?

En çok sevdiğiniz şeyler bir anda en çok korktuğunuz şeylere dönüşmeye başlar. Kalabalık ortamlar, havasız mekanlar, aşırı sıcak, aşırı soğuk… Bağırsaklarınızda hissettiğiniz gereksiz ağrı ve hareketlerin yanında bir de anksiyete atakları geçirmeye başlarsınız. 

Şimdi buradan sonrasını çok iyi okumanızı istiyorum. 
İlaçlar hiçbir işinize yaramayacak. Sadece geçici rahatlamalar sağlayıp bir süre sonra da alışkanlık yaratıp etkilerini yitirecekler. Biz geçici bir sürecin lüksünü yaşayamayız. Bize kalıcı bir şeyler lazım. Ancak eminim ilaç endüstrisi, parayla sattığınız sağlınızı geri kazanmanız için yine parayla sağlık satın almanızı isteyecektir.

Şimdi soracaksınız. Bre cahil, sen bunları nereden bilirsin?  
Haklısınız.  
Biliyorum. Çünkü yaklaşık olarak beş yıldan fazladır bununla yaşıyorum.  
İlk olarak on sekiz yaşımdayken, doktorun bir kağıda yazıp elime tutuşturmasıyla başladı bu süreç. Başımı eğip elimdeki kağıda baktım. Üç harf vardı üzerinde. İBS. Neydi ki bu?  
Hayatımı elime tutuşturduğundan bihaber çıktım odasından. Verdiği ilaçları aldım.  
Şimdi geriye dönüp baktığımda, belirtilerin on yedi yaşımdayken başlamış olduğunu görebiliyorum. Ancak o zaman öylesine bihaberdim ki kendimden, bunu idrak etmem imkansızdı. Üstelik üniversite sınavlarına hazırlanan lise son sınıf öğrencisiydim. Haftanın iki günü okulda, üç günü stajda, kalan iki günü de dershanedeydim. Staj günleri de erken çıkıp dershaneye gidiyordum. 
Üniversite sınavları bir yana, okuldaki bitirme sınavına ve bitirme ödevine de hazırlanmak zorundaydım. Yoğun bir tempo ve yüksek stres seviyesinde gezerken, kendimin nasıl farkında olabilirdim ki?

Ancak her şeyin bir dolum noktası vardı. 
Sabahları hissettiğim mide bulantıları, kusmalarım, ağrılarım, normalde yediğim her şeyin bir anda bana dokunması… Bunların hepsine yabancıydım. 
Ders dinlemekten, sınavlara girip bilgimi ölçmekten zevk alan ben, bir anda tüm bunlardan korkar hale gelmiştim. Çünkü sürekli olarak panik atak geçiriyordum.  
Doktorlardan hiçbir şey çıkmıyordu. Çoğu sakinleştirici veriyordu. Geçici hissizlikten başka bir şey değildi. Yine de kullandım. Yarımdan bire, birden ikiye çıkmaya başladım. Yaptığım şeyin sağlıksız olduğunun farkındaydım ancak artık yarım da, bir de kesmiyordu. Neyse ki bir şeylere bağlılığım hiçbir zaman fanatik şekilde olmadı.  
Zar zor liseyi bitirdim. O dönem ve devamında gelen üniversitenin ilk dönemi, hatırlamak istemediğim anılar listesinde bir numara.  
Üniversiteye başlamadan önceki yaz, ilaçlarıma bel bağladım. Çünkü yapılabilecek başka bir şey olduğunu bilmiyordum. İlaçlar bana kilo aldırmaktan başka hiçbir şey yapmadı. Bir ay sonra onları da bıraktım. Normal yaşantıma devam ediyor, ancak içten içe beni yiyip bitiren bir parazitle yaşıyordum.

Ben, lise birinci sınıftan itibaren üniversite hayaliyle yaşayan bir insandım. Ancak bir gece, arkadaşım arayıp okulların açıklandığını haber verdiğinde siteye girdim ve karşımda duran Marmara Üniversitesi yazısına öyle bir hissizlikle baktım ki. Havaya uçup, yaşasın Marmara’yı kazanmışım, diye bağırıp eğleneceğime, sakinlikle sayfayı kapattım ve o sırada yazmakta olduğum romanıma geri döndüm. Böyle bir dönemden bahsediyorum size. Gittikçe daha da dibi boyluyordum.  
Üniversite başladı.
Kocaman kampüs ve kendi içinde kaybolmuş ben.  
Bazen kaçtım, bazen savaştım.  
Pes ettiğim anlar da oldu, savaşma gücünü kendimde bulduğum anlar da.

Kim derdi ki lisedeki o başarılı, dersleri seven kızın daha ilk dönemden üç dersten büte kalacağın. Ama bu hayatta yükselmek ne kadar gerçekse, düşmek de o kadar doğaldı.  
İlk dönemi düşe kalka atlattıktan sonra ikinci dönem de kaçak göçek bitirdim okulu.  
O yaz bir karar aldım. 
Aldığım tüm kiloları geri verdim. Yeniden o eski kişi olmaya yaklaşmıştım. Ancak rahatsızlığım hala devam ediyordu.  
İkinci sınıfta, derslerimi toparladım.  
Üçüncü sınıfta kendimi.

Tüm derslerime girebilen, sınavlarda korkusuzca tüm sorulara yanıt verebilen, eğlenen, gülen, oradan oraya giden birine dönüştüm. Eskiden sakindim halbuki. Ama dedim ya bir savaşım vardı. Eski halimden %10 eksik, ancak olmak istemediğim halimden %90 daha iyiydim.

Nasıl mı? 

Eğer gerçekten bu rahatsızlığa sahipseniz, tüm o ilaçları çöpe atmakla başlayın işe. Ancak sakinleştiriciniz şimdilik kalsın. Arada ona ihtiyaç duyabilirsiniz.

1- Paketlenmiş Gıdalara Veda Edin!

İyileşme sürecindeyken yaptığım en büyük hata, paketlenmiş gıdaları yemeye devam etmemdi. Abur cubur bağımlısı değildim. Ancak zevkime düşkündüm ve dizimi izlerken böyle sağlıksız atıştırmalıkları yemeyi seviyordum.

Tüm abur cuburlarla aranızı bozun. Ben bunu kararımı verdiğim sene yapmaya başladım ve yaklaşık olarak 44 gündür ağzıma bir tane bile sürmedim. İnanın bana vücudum o kadar rahattı ki. Meğersem tüm o zehirli yiyecekler hem sindirim sistemimi bozuyor hem de düşüncelerim arasına toksik bir gaz gibi sızarak düşünmemi engelliyormuş. Uzaklaşınca bunu farkediyorsunuz.
Bunu yapmamın en büyük sebebi de, bağırsaklarımın kendisini onarmasına izin vermekti. Çünkü siz ne kadar sağlıklı beslenirseniz beslenin, arada yine bu zehirlerden yiyorsanız, bağırsak duvarınıza zarar vermeye devam ediyorsunuz. 
Yaklaşık altı ay boyunca kesin bir veto koyarak abur cuburu kendinize yasaklayın. Çünkü öyle güzel bir vücudumuz var ki zararlı şeyleri ondan uzaklaştırdığınız anda kendini hemen onarmaya başlıyor. 
Bazı şeyleri istiyorsanız, bazı zevklerinizden fedakarlık etmeniz gerekecek. Yok, hayır ben edemem diyorsanız, yazının buradan sonrasını okumanıza gerek yok. Sessizce burayı terk edip eski yaşamınıza dönebilirsiniz. Değişim içerden açılan bir kapıdır.

2- Tatlı, Kızartma ve Hamur İşleri

Tatlı, kızartma, hamur işlerinden mümkün olduğunca uzak durun. Tümüyle bunları bırakın demiyorum. Çünkü diğer maddeleri de yavaş yavaş yapmaya başladığınızda ciddi kilo vereceksiniz. Bunu dengelemek amacıyla haftada bir defayı geçmemek üzere, evde kendi imkanlarınızla yaptığınız bir tatlıyı, kızartmayı veya hamur işini yiyebilirsiniz. Ancak sonrasında az da olsa hissedeceğiniz rahatsızlık için sorumluluk kabul etmiyorum.  
Peki tatlı ihtiyacını nasıl gideriyorsun, diye sorabilirsiniz. En iyi tarafı şu ki, ben tatlıyı pek sevmem. Ancak arada benim de canım çekiyor. Öyle zamanlarda en büyük yardımcım, tarçın. Bir elma doğruyorum ve üzerine tarçın serpiyorum. Veya ev yoğurduma meyve doğrayıp üzerine tarçın döküyorum. Tatlı isteği falan kalmıyor.

 

3- Su Sizin En Büyük Dostunuz

Bol bol su içeceksiniz. Sizin en büyük yardımcınız o. Günde 2.5 litreden aşağıya düşmeyin. Aşırı abartarak da su zehirlenmesi geçirmeyin. Dikkatli olun. 

4- Spor spor spor, der Olimpiyaticus.

Haftada vakit buldukça egzersiz, yürüyüş, fittnes veya pilates yapın. Bu sizi hem daha iyi hissettirecek hem de vücudunuzun şekle girdiğini görünce mutlu olacaksınız. 

5- Ev Yapımı Her Şey Sizin Can Yoldaşınız

Yukarıda ev yoğurdu dedim. Aynen öyle. Ben sağlıklı yemek işine, ev yoğurdu ve ev turşusuyla başladım. Bu probiyotikler bağırsak floranızı onarmanızda size oldukça yardımcı olacaklar. Yapımını internette rahatlıkla bulabilirsiniz.
Eskiden anneannelerimiz, babaannelerimiz ne yediyse, onlara dönüş yapmamız gerekiyor. Çünkü içten içe hissediyorum, peki biz ne yiyeceğiz, sorularını. Sebze yiyeceksiniz. O kadar güzel bir yemek kültürümüz var ki aslında. Ailenizde sebze yemeği yapan yoksa bir adım atın ve siz yapın. Yapması da yemesi de çok güzel.

6- Stresten Uzak Dur(!) Ne?!

Bu tarz yazıların çoğunda hepimizi sinir eden bir madde vardır. Eminim aklınıza gelmiştir. Stresten uzak durun. Zaten genetik olmasından ziyade, genel olarak stres bizi bu hale getirmişken bundan uzak olun demeleri gerçekten çok komik. 
Stresten hiçbir zaman uzak kalamayacaksınız. Özellikle büyük bir şehirde yaşıyorsanız. Bunu öncelikle kabullenin. Ardından bununla savaşmanın yollarını bulun. Uzak durarak sadece ona karşı bağışıklık kazanmaktan kendinizi engellersiniz. Ben size tam tersini yapmanızı söylüyorum. Stresten uzak durmayın. Adrenalin duygusundan kendinizi ne kadar uzak tutarsanız, en ufak bir stres anında tüm dengenizi kaybetmeniz an meselesi olur. Korktuğunuz ne varsa yapın. İnanın bana, hiçbir şey hayal ettiğinizde daha kötü olamaz. 

7- Asla Pes Etme

Tabi bir de inatçı ve kararlı olmak gerek. Vücudun sürekli olarak kaçman gerektiğini söyleyecek. Büyük bir dinazor ordusuyla karşı karşıyaymışsınız gibi nabzınız atacak. Ortamınız bir anda daralacak. Kaçmayın. Nefes alışverişlerinize odaklanın, kendinize telkinler vererek sakinleşmeye çalışın.  
Komik. Bu telkinlerin gereksiz olduğunu düşünürdüm eskiden. Halbuki insanların kendine ve çevresine söylediği şeylerin ne kadar da önemli olduğunu tüm bu zaman içerisinde öğrendim. Siz de yapmayı ihmal etmeyin.  
Şimdi yirmi üç yaşında, mezun, bazı şeylerin savaşını vermiş ve Allah’ın da izniyle atlatmış bir abla, arkadaş veya kardeş olarak duruyorum karşınızda.  
Mutluyum. Asıl gücü ilaçlarda veya insanlarda bulmak yerine kendi içimde bulduğum için.  
Huzurluyum. Bu anları görebildiğim için.

Gururluyum. Geriye dönüp baktığımda başladığım noktadan oldukça fazla yol kat ettiğim için.

Ve umut doluyum. Hayatımda her şeyin daha da iyiye gideceğine inandığım için.  
İnişler çıkışlar her zaman olacaktır. Belki bu saniye itibariyle hayatımda her şey çok daha kötüye gidecek. Eyvallah, diyebilirim sadece, bunu engelleyemedikten sonra. Ancak biliyorum ki ben o beş sene önceki korkmuş kız değilim. Gelecek olan her neyse, onunla da başa çıkabilirim.  
Yavaş tırmandım, ancak bastığım dalların hepsi sağlamdı. 
Aynı sınavdan geçmiş veya geçiyor olan okuyan kişi, bu sözüm sana: Yalnız değilsin ve hiçbir zaman da olmayacaksın. Bir yerlerde seninle aynı şeyleri yaşayan birileri daima olacak. Kendine güven. O gücü içinde bul ki bir daha düştüğünde, kalkma gücünü de kendine bulabilesin.  
Şunu da unutma: Seni tanımıyorum ancak seni seviyorum.

-hhermine

Yazı kategorisi: Tarih, İnsan

DÜNYA’NIN İLK ÜNİVERSİTESİNİ KURAN KADIN: FATIMA EL-FIHRI

 
Nasıldı kadınlar eskiden?
Eski Türklere gidip biraz kadından bahsedelim. İskitler, Hunlar, Göktürkler…
Orta Asya Türk Devletler’inde kadın her zaman üstün tutulmuştur. Onun da kılıç kuşanıp at sürmesi, ok atması günlük yaşamın bir parçası halindedir. Türk Mitolojisi’nde ise kadın, üstün bir varlık olarak tasvir edilmiştir. Hatta öyle ki Yaradılış Destanı’nda kadın, kainatın yaratılışına sebep olan bir ilham kaynağı olarak görülmüştür

 Kadınlar ne erkeklerden üstün görülürdü ne düşük. Kadın, erkeğin tamamlayıcısıydı. Gerek toplumda gerekse de özel yaşamlarında bu hep böyle olmuştu. Bunlar M.Ö. 3000-4000 zamanlarıydı. Şu an M.S. 2018 yılındayız. Sizce hangi yıl gerçekten daha geride?

Şimdi biraz daha ileriye gidelim. İslam zamanına. Hani bugün İslam, kadınların evde oturmalarını sadece ev ile ilgilenip başka hiçbir şey yapmamalarını istiyor diyenlere inat, Hz. Hatice annemizi göstermek istiyorum onlara. Hz. Hatice, ticaretle uğraşan bir kadındı. Yani toplumun tam içerisindeydi. O halde şimdi ne değişti? Zihniyetleriniz mi? Ona göre mi yorumlamaya başladınız dini? Bana Ahzap Suresi’nin 33. ayetini göstermeyin.* Orada aslında ne demek istediğini aklı olan, düşünen herkes anlayabiliyor. O zamanki şartlara göre bugünü yorumlayamazsınız. Müslüman bir kadın, toplumda daima var olmalıdır.
Biraz daha ileriye gidip 859 yılına geliyoruz. Fas’tayız bu sefer. Ve bu yılda ne oldu biliyor musunuz? Dünya’nın ilk üniversitesi kuruldu. Faslı Müslüman bir kadın olan Fatima el-Fihri tarafından. Üniversitede İslam ve Fıkıh dışında, tıp, astronomi, bilim, matematik, tarih, coğrafya gibi bilimler de okutuluyordu.

Müslüman bir kadının kurduğu, UNESCO Dünya Mirası listesine giren dünyanın ilk üniversitesinin adı Karaviyyin Üniversitesi’dir.

Profesör Doktor Ekrem Buğra Ekinci hocamız ne yazmış bakın: Hicrî III. asırdan itibaren mescidlerin yanında ayrı medreseler kurulmaya başlandı. Daha önceki câmi’ isminin hâtırasına uyarak bunlara da câmi’ (toplayıcı) denildi. Avrupa’da bunun Lâtince karşılığı universitatis kelimesi kullanılır. Üniversiteler külliyelere ayrılırdı. College kelimesi, külliyeden alınmadır. Her birinde farklı bir ilim öğretilirdi. Müslümanlara ait üniversitelerin, Avrupa’ya tesiri bilhassa buradaki akademik derecelendirme, kıyafet, isim ve binâların mimarîsinde bugün bile yaşamaktadır. Türkistan’daki eski medreseleri gezenler bilir: Bir avlu etrafında iki katlı dört duvarlı taş bir binâ; avluda havuzlu bir bahçe; alt katta dershâneler, idare, hocaların odaları, yemekhâne ve mescid; üst katta talebe odaları… Oxford gibi eski Avrupa üniversitelerinde hep bu mimarîye rastlanır. Şu kadar ki girişteki mescidin yerini tabiatiyle şapel (kilise) almıştır. Burada giyilen kepler bile, Müslüman ulemânın taylasan denilen serpuşundan alınmadır.

Görebiliyor musunuz Müslümanlar’ın ve bir kadının etkisini? Kadın okursa, dünya okur. O zamanın toplumuna bir bakın. Gelecekte olmamız, onlardan daha gelişmiş olduğumuzu göstermez. Şimdi günümüze gelelim. 

Tavakkol Karman, 2011’de Nobel Barış Ödülü’nü alan ilk Yemenli aktivist. Yemenli kadınları koruyan ve onları toplumun bir parçası olması için sürekli hareket halinde olan Müslüman bir kadın.

Dalia Mogahed, Mısırlı bir ailesinin çocuğu olarak Amerika’ya göçmüş. 2009 yılında Obama’nın baş danışmanı olarak atanmıştır. Bu konu hakkında bir röportajında şöyle diyor: Bazı Arap ülkeleri ve Türkiye’de başörtülüler okullara ve devlet dairelerine alınmazken, başörtülü bir bayanın Beyaz Saray’da danışman olması gerçekten ironik. Ama demokrasi, insan hakları ve yasal eşitlikler açısından bakıldığında, göreve layık olan kişinin ne dini ne ırkı ne de kıyafeti önemlidir.

Mona Haydar, Suriyeli-Amerikalı rap şarkıcısı, aktivist. Amerikalı eşiyle birlikte Müslümanlar’ın ve İslam’ın öcü olmadığını anlatmayı kendine ilke edinmiş bir kadın. Dinlemek isterseniz aşağıya linkini bırakıyorum.

İbtihaj Muhammad, Amerika’yı ulusal yarışmalarda temsil eden ilk Müslüman kadın. Bakın ne demiş sevgili İbtihaj: “Çocukken insanlar bana siyahilerin eskrim yapamayacağını, hatta müslümanların eskrim yapamayacağını söylerdi. bu yüzden Amerika’yı yalnızca bir sporcu olarak değil, farklılıkların ve çeşitliliğin ülkesinden canlı bir örnek olarak da temsil edebilmek benim için çok şey ifade ediyor. Kültürlerin kaynaşmasının önündeki engelleri yıkmak istiyorum.” Nitekim başardı da.
Kendi benliklerinin, güçlerinin farkında olan ve oturmak yerine yapacak daha iyi işler bulmuş kadınlar bunlar.
Örnek Müslümanlar’dan, ülkesini para için satan, kimseye kapısını açmayan, çalan çırpan, yolsuzluğu olağan gören, özgürlükten bahsedip kadınların özgür iradesiyle taktıkları başörtüleriyle onları okula dahi almayan Müslümanlar’a… Çok acı gerçekten.  Sahip çıkılmayan bir din, gözlerin hırsa bürünüp daha çok para ve mal isteği, dinlerin istenilen gibi yorumlanıp yozlaştırılmaları… İslam, öğrenmeye bu kadar önem verirken nasıl oldu da bilgiden korkar hale geldik? 

Peygamber Efendimiz dünyaya yeniden gelse ve bu halimizi görse nasıl bir hayal kırıklığı yaşardı, tahmin bile edemiyorum? Ölen çocuklar, zalim yöneticilerin demokrasi getirme vaadiyle tonlarca kan dökmeden terk etmediği ülkenin masum vatandaşları, fanatik müslümanlar, kör müslümanlar, benliğini kaybetmiş müslümanlar… Bir dili olsa da konuşsa Yemen, Afganistan, Suriye… Ne acılar saklı o topraklarda. Buna göz yuman, şu gelip geçici dünyada üç kuruş paraya minnet edip kenara çekilen ve üç maymunu oynayan herkese dokunsun bu cümleler.
Bugün sana üniversite kur demiyorum. Gidip körlemesine savaş, islam düşmanı herkesi katlet de demiyorum. Susma diyorum. Sesin çıksın, kim olduğunu bil, gücünü farket. Burada erkek düşmanlığı ya da feminizm ya da radikal islamcılık harekatı düzenlemiyorum. Hiçbiri değilim. Sadece bazı şeylerin farkında olduğumu düşündüğüm kendince bir yazarım. Tüm bunların aksine hem erkeklerin hem de tüm dünyanın güzel seyri için istiyorum bunları. Çünkü bugünlerde neyi savunursan seni onun fanatiği sanıyorlar ve saldırmaya başlıyorlar kendilerinin fanatik olduklarından bihaber. 
Karşındakine baktığında ne görüyorsan, aslında sen de bir parça osun. Ben bir aktivist veya başka bir şey değilim. Sadece farkındayım. Tüm bu kendini bilmezliği, vahşeti, varoluşsal sancıları, dünyanın sömürülmesini ve acıları alt tabakanın çektiğinin farkındayım. Bunun farkındalığını oluşturmak için de Hz. Nuh kadar yaşama şansım olsa, tüm yaşamımı bunu yazarak geçirmeye varım. 
Uyanın artık. 
Kadınlar sizin bir malınız değildir. 
İslam geri kafalılık demek değildir. 
Ayetleri, hadisleri kafanıza göre yorumlamaktan; kadın bedeni üzerinde hak sahibi olduğunuzu düşünmekten vazgeçin.
Ve siz kadınlar! Kimse size dokunamaz. Kimse sizi gözleriyle taciz edemez. İstediğiniz bir şey olduğunda, etik değerler içerisinde, gidin ve onu alın. Korkmayın. Korku sadece bir illüzyondur. Sen orda olmasına izin verdiğin sürece o orada var olacaktır. 
Sevin, sevilin ve asla aldatmayın. Aldatılsanız dahi. Boşverin, önünüze bakın. Yaşam, siz ona katılsanız da katılmasanız da devam ediyor. Treni kaçırmayın. Ve son bir şey:
Güçlü olun.  Çünkü öylesiniz.

——-*”Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab, 33/33)

Şarkı linki: https://youtu.be/XOX9O_kVPeo