Yazı kategorisi: Eğitim, OKU, İnsan

BENZEMEZ KİMSE SANA

İstanbul bir şarkı olsaydı, merhum Fehmi TOKAY’ ın‘’Benzemez Kimse Sana’’ bestesinden başkası olmazdı elbette. Müzeyyen Senar’ın muazzam sesi ile aşina olduğumuz bu güzel eser; yediden yetmişe, dilden dile süre gelen, taşı toprağı altın olarak anılan İstanbul’u anımsatan en eşsiz şarkıdır benim için. Benzemez Kimse Sana, adını Bayat Oğuz boyundan alan, Bayâti makamında bestelenmiş bir eserdir. Günümüzdeki anlamı ‘’taze olmayan, özelliğini yitirmiş’’ anlamına gelen ‘’bayat’’ kelimesinin, kadim Türkçemizdeki anlamı ise ‘’ varlıklı, devletli’’ anlamlarına gelir. Bayati makamı, insanın ruhunu dinlendiren, yaşamın günlük hayhuyundan bizleri arındıran bir makamdır.

‘’Benzemez kimse sana, Tavrına hayran olayım’’ derken şarkı gözlerimizi kapatıp, ufkumuzun derinliklerine indiğimizde, İstanbul’un nice güzel benzersiz eseri gözlerimizin önünden geçer.

Bizans döneminde kilise olarak kullanılan, kutlu fetih ile birlikte cami olarak faaliyet veren, tavan mozaikleri, iç mekan mermer işçiliği ve bahçesindeki Osmanlı padişahlarının türbeleriyle zamanda yolculuk yaptıran Ayasofya. Görkemli kubbesi, benzersiz akustiği, 50 farklı lale desenine sahip rengarenk çinileri ile BlueMosque adıyla tanınan, huzur dolu atmosferi ile Sultanahmet.

Osmanlı’dan kalma en önemli yapılardan birisi olan, imparatorluğun gizemini, idaresini, günlük rutinlerini barındıran, Kutsal emanetlere sahip çıkan Topkapı ve elmas süslemeleri ile Mimar Sinan’ın kalfalık eseri olan; medrese, kütüphane, hamam ve hastane gibi yapılardan meydana gelen; Osmanlı vakıf sisteminin işleyişinin en güzel örneği Süleymaniye.

Yiyecekten kıyafete, el yapımı ürünlerden eşyaya kadar birçok ürünü içeren, dünyanın en çok ziyaretçisini alan, en eski ve en büyük alışveriş merkezlerinden Kapalı çarşı ve şahane baharat kokuları ile, dolaşanları mest eden Mısır Çarşısı.

Kenti soluksuz izlemeye imkan sunan, Haliç’i ve boğazı izleyebildiğimiz dünyanın en eski kulelerinden birisi olan Galata ve boğazın gözdesi, 1984 yılından bu yana müze-saray olarak kullanılan Dolmabahçe. Osmanlı’ya ait İstanbul boğazındaki tek sarayımız Çırağan. Yedi tepesi, boğazda bir inci misali Kız kulesi.

‘’Bakışından süzülen işvene kurban olayım’’

Üsküdar Mihrimâh Sultan Camii ve Edirne Kapı Mihrimâh Sultan Camii.

Kanuni Sultan Süleyman tarafından, kızı Mihrimâh için inşa ettirilmiştir Üsküdar Mihrimâh Sultan Camii. Hikayeye göre Mihrimâh’ı gören Mimar Sinan’ın, aşkını anlatmak için Edirnekapı Mihrimâh Sultan Camii’ni inşa ettiği söylenir.Mihrimâh ‘’güneş ve ay’’anlamına gelir. Ve Tarihler 21 Mart’ı gösterdiğinde,Mihrimâh Sultan’ın doğum gününde, güneş Edirne Kapı Mihrimâh Sultan Camiinden aşağı inerken, ay ise Üsküdar Mihrimâh Sultan Camii ardından yükselir. İstanbul’da güneş ve ayın eşsiz buluşmasına yurt olur. Aşkını dillendirmek isteyen Mimar Sinan’ın aşkı asırlar sonra tekrar dillenir.

‘’Lûtfuna ermek için söyle perişan olayım.’’

İstanbul öyle bir şehirdir ki nice medeniyete yurt olmuştur. Her köşesi, her karış toprağı ve taşı tarih için mihenktir adeta. Yaşamak için var olmuş bir şehirdir İstanbul. Görmek, hissetmek, duymak ve dokunmak için vardır. Hareketli ve hızlı akarken yaşam, aslında bir o kadar da yavaştır. İstanbul sanattır. İstanbul kültürdür. İstanbul yaşamın ta kendisi ve kalbidir. Lûtfuna ve gizemine erişebilmek ümidiyle. Var olun. Sağlıcakla kalın.

Not: Şarkı ile birlikte okumunanızı tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim.🌿

Yazı kategorisi: OKU, İnsan

YAŞAYIŞ

Rahmetli Başkan Muhsin Yazıcıoğlu; Dostla Güzel şiirinde “Bir konaklık zaman, dünya insana.” der. Toprağı bol olsun.


Yaşam, doğumla ölüm arasında ince bir çizgidir. Üzerinde yürüdüğümüz, senelerimizi, belki de aylarımızı tükettiğimiz, her zaman doğru olmayan, sonsuzluğa uzanmayan beyaz çizgidir yaşam. Tarih 1 Eylül 2021. Ömrümün yirmi dördüncü senesinin devrilişi ve yirmi beşinci senesinin doğuşu. Evet! Bugün benim doğum günüm. Benim ve 1 Eylülde doğan herkesin doğum günü kutlu olsun.

Ömür, hepimizin bildiği üzere yaşam süremizdir. ‘’Ben kimdim, neydim?’’ dediğimiz, hiçbir zamanda tam anlamıyla cevabını bilemediğimiz; hayırlı hayırsız her şeyi arzuladığımız; emeklemeden hep koşup elde etmek istediğimiz; yandığımız, kazandığımız ve sevdiğimiz;yorgunluklarımıza, kırgınlıklarımıza, isteklerimize ve mutluluklarımıza gebe olan; deli dolu, bir o kadar da boş olan; doğduğumuzda başlayan öldüğümüzde de biten bir zaman.Sahi neydi zaman? Zaman deyince Abdurrahim Karakoç’un şiirini anımsarım.

Çevremizi saran hava mı zaman ?

Yoksa üstümüzde esen rüzgar mı?

Dert mi, yoksa derde deva mı zaman?

Nedir, ne değildir bir bilen var mı?

İlk demişler, son demişler

Harcamışlar, dün demişler.

Sıra sıra gün demişler,

Zaman genç mi ihtiyar mı?

Zamanım yok demek söz müdür yani…

Zamanı olanlar göstersin hani.

İnsan mı fanidir, zaman mı fani?

Zaman dünya mıdır, yoksa mezar mı?

Yıl demişler, ay demişler

Saat saat say demişler

Oh demişler, vah demişler

Zaman dinler mi, duyar mı? ‘’

Zaman bizleri duyar mı, duysa dinler mi bilmem ama eğer bizi dinliyorsa; hoş geldin 25, sefalar getirdin. Olan olmayan her şeye rağmen, benim ve insanlık için; karanlığı yırttığımız, doğrudan ayrılmayıp hakkı savunduğumuz, bir ve diri olduğumuz, sağlığın bizi bırakmadığı, neşenin gönlümüzde yuva kurduğu, vakitlerine esir olan nice güzelliğin bizi bulduğu, gözümüzdeki tek yaşın mutluluktan olduğu, var olduğumuz, sağ olduğumuz bir yıl olsun. Güzellikler bizimle, elem ise yok olsun.

Ne diyordu Deli Eylül isimli şarkısında Hüsnü Abi;

‘’Bir kapıyı açar, sokaklara vurur. Yürür gidersin ömrüm, Yılların kucağında uyur uyanır, Güler geçersin.

Dar gelir sevda dar gelir dünya, Taşar geçersin ömrüm. Bir kapı açılır bir eşik bekler, Açar gidersin. ‘’

Sabrımızın taşmadığı, düğümlerimizin çözüldüğü güzel yarınlara erişmek ümidi ile. Sağlıcakla Kalın…

Yazı kategorisi: Güncel, OKU, İnsan

DAMGALA-MA

Yitirdiğimiz dinleyebilme yetimizi, kaybettiğimiz empati duygumuzu, sabit ve saplantılı kötü fikirlerimizi, önyargılarımızı konu alan, belki de birçoğumuzun izlediği, izlemeyenlerin ise –kanaatimce- mutlaka izlemesini tavsiye ettiğim filmdir ‘’12 Angry Man’’. 12 Angry Man, 1957 ABD yapımı dram-suç dalında siyah-beyaz çekilmiş bir filmdir. Film dönemin şartları elvermesine karşın, dram unsurunu iyi yansıttığını düşündükleri için siyah-beyaz çekilmiştir. Özet olarak filmi ele alırsak; işlenen bir cinayet, cinayetin zanlısı olduğu düşünülen maktulun oğlu ve 12 jüri üyesi üzerinden şekillenir film.

Filme şöyle bir bakacak olursak; babasını öldürmekle suçlanan 18 yaşındaki bu gencin hayatı 12 jüri üyesinin iki dudağı arasındadır. Genç adam suçlu mu? Suçsuz mu? Gencin suçluluğunun ya da suçsuzluğunun kabul edilmesi için 12 jüri üyesinin fikir birliği sağlaması ise önemli. Oylar 12-0 olmalı. Filmin seyri de bu şekilde başlıyor. Mahkemece sunulan delilleri dinleyen jüri üyeleri dinlenmek ve karar vermek için bir odada bir araya geliyor. Dinledikleri deliller, gencin yaşadığı çevre ve yaşantısı sonucunda jüri üyelerinin aklında genel bir yargı var. Genç suçlu. Oylama yapılır ve sonuç 11-1. 11 oy suçlu. 1 oy suçsuz. Suçsuz oyunu kullanan 8. Jüri üyesi Davis. Beyaz takım elbisesi, çoğunluğa uymaması ve başkaldırma cesareti göstermesi ile sanki filmin içindeki adil yanımız. Aslında bir gerekçesi yoktur Davis’in suçsuz derken. Ama peşin hükümdense, içindeki şüphe kıvılcımı onu bu süreçte, bir gencin hayatı söz konusu iken düşünmeye sevk eder. Aynı zamanda diğer Jüri üyelerinin de düşünmesini ister.

Film de örneğini gördüğümüz ön yargı kavramı; aslında hayatımızda çok sık rastladığımız, birçok kez bizlerin de yaşadığı bir durumdur. Olumsuz deneyimlerimiz, geçmişten bu yana izini taşıdığımız üzüntülerimiz karşımızdaki insana karşı peşin hükümlü olmamıza neden olur. İnandığımız doğrularımız, bizi ön yargılı olmaya iter. İnanmasak, karar veremeyiz çünkü. Sonuç olarak, kötü inanışlarımız ve geçmişimiz ile o insanı etiketlemiş oluruz. Ama o insan o muameleyi, o etiketi gerçekten hak ediyor mu? Karşılaştığımız bu gibi durumlarda ön yargımız bir elma kurdunun, elmayı kemirmesi gibi; yavaş yavaş içten içe kemirir durur bizi. Ve film de geçen o güzel cümle: ‘’Böyle bir durumda ön yargıyı bir tarafa atmak çok zordur. Ne zaman ön yargınızı kullansanız, gerçekleri göz ardı edersiniz.’’

Bahane bulmak, suç aramak, hatta suçlu bulmak, daha öncede konuştuğumuz gibi günah keçisi ilan etmek biz insanoğluna çok basit gelir. Egolarımız, ihtiraslarımız karşımızdaki insanı anlamamıza engel olur. Bir başkasının yerine kendimizi koyup düşünmek biz küçük canlılara hem kompleks gelir, hem de zaman alıcı. Zaman alıcı olduğuna inandığımız da empati yeteneğinin yerini ön yargı alır. Filmin can alıcı sahnelerinden bir tanesi daha: ‘’ Varsayalım yargılanan sendin, sen ne yapardın?’’ Sahi biz ne yapardık? Muhtemelen karşılaştığımız muameleye isyan eder, insanları anlayışsızlık ile suçlardık. Yaptıklarının yanlış olduğunu dillendirir durur küplere binerdik. Küplere binerdik, çünkü işin ucu bize dokundu diye. Bizim canımız yandı diye.

Zihnimizin zincirlerini kırdığımız, farklı dünyalara açıldığımız geniş pencerelerden baktıdığımız bir ömür dileğiyle. Sağlıcakla kalın.

Yazı kategorisi: Kişisel Gelişim, OKU, İnsan

NASIR

Birçoğumuzun bildiği; elimizin içinde, ayak tabanında rastladığı bir durumdur nasır. Nasır bir deri hastalığıdır. Baskıya ve sürtünmeye maruz kalan deri yüzeylerinin sertleşmesi ve deri tabakasının kalınlaşmasıdır. Derinin kendini savunmak amacıyla yüzey sayısını arttırmasıdır. Bir kaplumbağanın kabuğuna kaçması gibidir derinin nasırlaşması. Kendini korur ve nasırlaşır. Her baskıda biraz daha artar, biraz daha kalınlaşır ve olgunlaşır.

Nasırlaşan derinin tabakalarını arttırıp kalınlaşması, olgunlaşması gibi; insanoğlu da karşılaştığı zorluklar ile zamanla olgunlaşır. Büyütür yaşadıkları insanları. Evrende var olan her şey insanlar içindir. Neşe de, acı da, mutlulukta, zorluklarda. Zaman akar, tarih döner. İnsan bazen güler, bazen de ağlar. Güldüklerini çabuk unutur, ama ağladıklarını çok zor. Sahi bir kez güldüğü bir olaya tekrar güler mi insan?Belki. Bir kere, iki kere, bilemedin üç kere. Peki ya dördüncüsünde? Gülemez, gülse de eskisi gibi olmaz. Lakin ağladıkları öyle mi. Her aklına düştüğünde, her ağladığında, her hatırladığında, içinde tuttuğu izi yeniden görür. Kabuk tutan yarasını tekrar kanatır. Yarasına tekrar tuz basar. Tuz bastığı an olgunlaşır işte. Bilir o yaranın kendini yorduğunu, daha çok kanattığını ve bir o kadar da büyüttüğünü. Yaranın büyüttükçe hayatına getirdiği yenilikleri, düştüğü yerden kalktığında başlayan güzellikleri. Eskilerin o güzel sözünü anımsarım. ‘’Olanda da, olmayanda da vardır bir hayır.’’ Olmayanlar hep hevesimizi kırar gibi gelir bizlere. Aslında olanların bizi olgunlaştırması gibi, olmayanlarda olgunlaştırır. Sabrımızı arttırır.

Gönlümüzde izini taşıdığımız, sabrımızı ve yüreğimizin kabuklarını arttıran bu olmayanlar; kalbimizin ağır yükü, sırtımızın kamburu gibidir. Eşe dosta, ele anlatamadığımız; içimize söyleyip ağırlığımızı arttırdığımız, dilimizin dönmediği olmayanlar, yükümüzü daha da ağırlaştırır. Daha çok yaralanmamak adına, dil şifasını suskunlaşmakta bulur. Gönül de durgunlaşır. Bu olmayanları affetmedikçe; ne yükünü hafifletir insan, ne de bülbül olup dillenir. Kemal Sayar‘ın dediği gibi ; ‘’ Affetmekle yüzümüz geleceğe döner, geçmişin zindanından kendimizi azat ederiz. Affetmek yanlışı geçmişe yerleştirir ve geleceği onun etkisinden kurtarır. Genişler gelecek. Affetmek unutmak değil, sadece mütecavize duyulan öfke ve hıncın içimizden geçip gitmesine izin vermektir.’’ Affetmek, bir kuş olup; özgürlüğe kanat çırpmaktır. Yüklerimizden, söylemediklerimizden arınmak; yaralarımıza tuz basıp acıtmak yerine sarıp sarmalamaktır.

Bolca affettiğimiz, kırdıysak affedildiğimiz; yara sarıp yaramızı da sarmalayabildiğimiz bir olgunluğa eriştiğimiz; güzel sabahlı yarınlara, umut dolu geleceğe doğru kanat çırpıp, özgür bir kuş misali uçtuğumuz yarınlar dileğiyle. Sağlıcakla kalın.

Yazı kategorisi: Kişisel Gelişim, OKU, İnsan

GÜNAH KEÇİSİ

Deyim ve atasözlerimizin bir çoğunda, hikayelerde ve hatta masallarda “Keçiler”den sıkça bahsedilmektedir. Kah inatçılıklarıyla, kah kaçmalarıyla yada günahlarıyla… Hepimizin bildiği ve yeri geldikçe de kullanmaktan da geri kalmadığı bir deyimdir; “Günah keçisi benmiyim.”

Scapegoat adı verilen ve dilimizce Günah keçisi olarak isimlendirilen bu deyimin kökleri, milattan öncesine uzanan eski bir Yahudi inancına dayansada, tarih boyunca süre gelen bir çok kültürde yer almış bir ritüelinde ismidir aynı zamanda . Peki neden Günah Keçisi denmiştir bu ritüle? Hadi hikayesine birlikte bakalım.

Anlatılan hikayelere göre; Yahudiler Eski Ahit’te Kefaret günlerinde günahlarını ve suçlarını, sembolik olarak bir hayvana – yani keçilere- yüklerlermiş. Biri günahları yüklenen keçi olmak üzere kura ile sürü içerisinden iki keçi seçilir;biri Tanrı’ ya diğeri ise Azazel’e adanırmış. Tanrı’ ya adanan keçi kesilir ve Tanrı’ya sunulur; günahları yüklenen keçi ise ya çöle bırakılır, ya da bir uçurumdan yuvarlanılırmış. Günah Keçisi Ayininin bir benzeri Antik Yunanda da ruh bulmuş, fakat tek bir farkla. Günahı yüklenenlerin insan olmasıyla. Antik Yunan’da Apollon adına düzenlenen festivallerde bir erkek ve bir kadın seçilir, şehrin dışına kadar taşlanır ve dövülürlermiş. İncilde de bahsi geçen Günah Keçisi Ayini başrahip duasıyla başlar, Tanrı’ya adanan keçi kesilir ve günahları sırtlanan keçi çöle salınırmış. Görüldüğü üzere birçok kültürde yer edinmiş olan bu ritüel, kişilerin günahlarından kurtulmayı umduğu ve suçlarını başka bir canlıya yükleyerek arınmayı hedeflediği bir duruma dönüşmüştür.

Tarih boyu süre gelen bu ritüeli enine boyuna düşündüğümüzde ve içsellerdiğimiz de,aslında insanın günahından arınmaktan ziyade suçunu başka bir yöne yöneltip, suçunun sorumluluğundan kurtulmayı hedeflediğini görürüz. Başımıza gelen hemen hemen her musibet ve belada; kaderimizi, hayatımızı suçlarız. Şartları suçlarız. Doğduğumuz büyüdüğümüz çevreyi ve ortamı;hatta yetiştirilme tarzımızı göz önünde tutup ailemizi dahi suçlarız. “Şu şöyle olmasaydı, böyle olurdu” , “ Falanca bunu bana demeseydi, ben o işi kesin yapardım” gibi hatta daha nicesi. Çok hızlı bir şekilde bir günah keçisi bulduk bile. O işi yapamamamızın suçlusu falanca değil aslında kişinin tam olarak kendisidir. O işin sorumluluğunu, başarısızlığını yada başarısını birlikte göğüslememesidir. Hepimiz insanız ve tercihlerimiz kadarız. Bazen doğruyuz bazende hatalı. Bu yüzden değil mi dünyada olmamız, iyiler yurdu cennetten ayrılmamız? Yapmak istediklerimiz kadar cesur, yapabildiklerimiz kadar başarılı, yapamadıklarımız kadar deneyimliyiz. Başarılarımız bizim olduğu kadar, hatalarımız da bizim. Suç bizim, aslında masum olan günah keçisinin değil. Suçu yüklenmek ve sorumluluğu almakta bizim.

İnsanoğlu olarak zekice günah keçileri bulmadığımız, sorumluluklarımızı omuzladığımız, yüklerimizi ve suçlarımızı sırtlanabildiğimiz bir hayat dileğiyle. Sağlıcakla kalın.✋🏻

Yazı kategorisi: Kişisel Gelişim, OKU, İnsan

DİL YARASI

‘’ Kim bilecek daha neler neler bekliyor ikimizi
Belki de çok mutlu olacaktık tutsaydık dilimizi ‘’

Türkiye’ ye özgü oryantal bir halk müziği türü olan ‘’Arabesk’’ müziğin önde gelen isimlerindendir Orhan Gencebay. Yakın çevresi giyim kuşamı ve tarzından dolayı ‘’Kont’’ olarak anar onu, sevenleri ise ‘’Baba.’’ Arabesk öyle bir müziktir ki; insanlar müziğin derinliklerinde; umutsuzluklarını, başarısızlıklarını, hayatın hay huyunu, dertlerini, gizemlerini, sevdalarını konuşmadan dillenmiş bulur ruhlarında. Sevenleri belki de bu yüzden ‘’ Baba’’ dediler Orhan Gencebay’a. Tüm derinliklerini gördüğü için, bir ağızdan şarkı söylerken, tüm dertlerine ve efkârlarına ortak olduğu için. Anlayabildiği için.

Anlaşabilmemizi, anlayabilmemizi; fikirlerimizi aktarabilmemizi sağlayan en etkin iletişim yolu muhakkak dildir. Duygularımızın ifadesi söz ve kelimelerdir. Sözün nerden geldiğini düşündüğümüzde, geçmişe dönüp mitolojiye baktığımızda, sözü Mısır tanrılarından ‘’Bilgelik Tanrısı’’ olan Thoth’un getirdiğine inanılır. Söz, bir diğer deyişle ‘’Lafız’’. Kelime sözcüğü ise Arapçadan geçmiştir dilimize. Kökenine indiğimizde ‘’iz bırakmak’’ anlamına gelir kelime. Lafız ise ‘’ağızdan çıkan söz, dışa atılan, söylenen’’ demektir. Özlerine baktığımızda, sözler ve kelimeler; adeta iki ucu keskin bıçak gibidir bizler için. O kadar güçlüdürler ki; dışarıya vurduğumuzda bazen bizleri yaralar, bazen de iyi eder kelimeler ve sözler.

2021 yılı, UNESCO tarafından ‘’Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre ve Ahi Evran Yılı’’olarak ilan edildi geçtiğimiz günlerde. Ben de sözlerime Hacı Bektaşi Veli’nin bir sözü ile devam etmek istiyorum. ‘’Eline, beline, diline sahip ol.’’ Diline sahip olmak! Kötü sözler sarf etmemek. Lisanımızı, değerlerimizi yok etmemek. Karşımızdaki varlığı yok saymamak, incitmemek. Aynı mesleği paylaştığım, okumaktan zevk aldığım, Yu HUA’nın Yaşamak isimli kitabında geçen, insanlara güzel öğretileri olan, bir kesiti de aktarayım sizlere. ‘’ İnsanların unutmaması gereken dört kural vardır. Yanlış söz söyleme, yanlış yatakta uyuma, yanlış eşikten geçme, elini yanlış cebe atma.’’ Örfü, töresi ne olursa olsun; bütün toplumlar bu öğretiyi öğütlüyor bize. Yanlış söz söylemememin gerekliliğini ve dilimize sahip olmayı öğütlüyor. Ne diyordu şarkıda da Orhan baba; ‘’Dil yarası, dil yarası en acı yara imiş’’

Peki! Yaralayan dil, gün olur iyi eder mi bizi? Eder elbette. Cevap? Şarkının devamında. ‘’ Dudaktan kalbe bir yol var ki sevgi ve şefkattenmiş.’’ Dilimizden dökülen sözler öyle güçlü bir enerjiye sahiptir ki; yıktığı gibi, yapar da. Gönlümüzün inceliğinden, sevgisinden, şefkatinden, zihnimizin derinlikten, kısacası içimizden geçen güzellikler, dil ile yol bulur ve karşımızdaki insana şifa olur. Sözlerimiz gün gelir eylemlerimiz olur. Var diyen bir insan var olur; yok diyen bir insan ise yok. Sözün oldurma gücüne olan inancı hayatımızdan bir örnekle konuşalım. Hepimiz çocukken sihirbaz ve sihir gösterilerini merak etmişizdir. Tüm sihirbazların dilindeki altın sözcüğü de duymuşuzdur. ‘’ABRACADABRA’’ Abracadabra İbranicede ‘’Söylüyorum, var ediyorum.’’ anlamına gelir. Aynı zamanda Abracadabra ,Musevi inancında üçgen şekilli muskalara yazılır, birçok hastalığın tedavisinde kullanılır,sözün tedavi edici yönüne inanılırdı. Günümüzde tedavi metodlarında da bir çok danışmanlık hizmetinin konuşma temelli oluşu ve geçmiş tarih örneklerine baktığımızda da, dil şifa kaynağı olabilir. Yaraladığı gibi iyileştirir.

Velhasılıkelam, konuşa konuşa anlaştığımız şu fani dünyada; şifa bulabileceğiniz gönüllerde yer almanızı, tatlı dilli ve hoş sohbetli dostlara sahip olmanızı temenni ediyorum. Sağlıcakla kalın.

Yazı kategorisi: Güncel, İnsan

TAŞINIYORUZ!

– ‘’ Mideni bozan bir şey mi yedin?’’ dedi Bernard.Başıyla doğruladı Vahşi; – ‘’ Uygarlık yedim. Zehirledi beni uygarlık. Kirlendim.’’

Aldous Huxley’ in Cesur Yeni Dünya kitabında geçen bir kesit ile başlamak istedim sözlerime. Gerçek şu ki; samimiyet ile etrafımıza bakarsak, göreceğimiz tek şey; hayatın içinin boşalıyor oluşu. İnsan sayısı arttıkça, insansızlığı artıyor dünyanın. Daha bir yalnız, daha bir kimsesiz oluyoruz. Belki de aynı dili konuştuğumuz insanları, hızla boşalan dünyada yitiriyoruz. Kısacası dostlar ‘’ Taşınıyoruz!’’

Vahşi’nin midesini bozan bu uygarlık neydi? Biz insanlara ne kattı Uygarlık(!), uygar olma durumu?

Uygarlık; binlerce yıl devam eden gelişmeler sonucunda; insan aklının, bilim ve teknolojinin de katkısı ile ortaya çıkan; tüm insanlığın eseri ve malı olan evrenselliği ifade eder. Yanlış okumadık. Binlerce yıldır tüm insanlığın eseri ve malı olan evrensellik. Kısacası paylaşımlarımız. Eğer uygarlık bizim paylaşımlarımız ise; koskoca dünyada neden hem bu kadar yalnız, bir o kadar da kalabalığız? Niçin hep delicesine kendi kendine konuşuyor ruhlarımız? Neden bu kıymetsizliğimiz? Ne kadar meraklıyız fani şeylere. Hal böyleyken; öğrenmeye, birbirimizi anlamaya ise niyetimiz yok gibi.

Yaşadığımız çağda doğruluğa, erdeme susuz kaldık. Masumiyetimiz ise tedavülden kalmak üzere. Sığlaşan hayatlarımızda samimiyete de yer kalmadı artık. Çıkarlar, yalanlar fersah fersah kara örtüsü oldu yeryüzünün. Nasıl insanlardık, ne olduk? Doyumsuz, daldan dala koşan;gönülleri çölleşen, hikmet ve hakikati aramayan;bezgin;kör, sağır ve dilsiz..

Oysa Mark Twain’ da dediği gibi;

‘’ İnsanın gerçek değeri, yüreğinde yatar.’’

Hepimiz yüreğimiz kadarız. Sevdiğimiz, saydığımız, kıymet verdiğimiz kadarız. ‘’Geçmiş olsun’’ demekle yetinmeyip, ruhlarımıza şifa oldukça, değerlerimizi paylaştıkça ‘’Uygarız’’. Sağlıcakla kalın.

Yazı kategorisi: Kişisel Gelişim, İnsan

ACABA RUHUN GIDASI MI? MÜZİK TERAPİ

Enerjiye inanır mısınız? Eğer soruya cevabınız ‘’Evet’’ ise, gelin bu konuya farklı bir pencereden bakalım.

Çin ve Hint felsefelerinde, evrenin yaradılışı inancı; hareket olgusu ve hareket olgusunun doğurduğu titreşim ile başlar. Bu titreşim; madde olmayan bir öze, madde kimliği kazandırır. Ünlü bilim insanı Nikola Tesla; ‘’Eğer evrenin sırlarını öğrenmek isterseniz; enerji, frekans ve titreşim olarak düşünün.’’ der. Düzenli ve uyumlu bir bütün olan evren de, yayılabilmesi için ortama ihtiyaç duyan ses de, titreşimlerden meydana gelir. Sesi oluşturan bu titreşimler enerjiye dönüşür.Ses, ışık, ısı, elektrik de birer enerjidir. Akıllarda şu soru belirebilir bu noktada . Fani ömründe insanın yolu enerji ile nerede kesişir?. Sorunun cevabı şudur: Kişinin ruhunda, bedenin de.

İnsan, yedi temel enerji merkezi ve dört enerji bedeni ile çevrilidir. Zaman zaman kendimizi kötü hissederiz ve birçoğumuzun dilinde aynı cümle dolanır: ‘’Enerjim yok.’’ Sitemimizin asıl sebebi, insan vücudunda bulunan bu enerji merkezleri arasındaki tıkanıklık ve iletişimsizliktir. Hatta insan bedenindeki, enerji sistemlerinde meydana gelen dengesizlikler, hastalıkları doğurur. Baş gösteren hastalıklar ve sıkıntılar ise yaşam kalitemizi zedeler. Motivasyonumuzu düşürür. Hayat ritmimizde iniş çıkışlara sebep olur, bu iniş- çıkışların tekrarlanması ise mutsuzluğa. Antik Yunan filozofu Epikür’ün de dediği gibi; ‘’Mutluluk denge ve uyumda gizlidir.’’ Öz mutluluğumuzun kazanımı ve mutsuzluğumuzun tedavisi; doğru ritimleri, doğru enerjileri yakalamaktan; ruhsal denge ve uyumumuzu sağlamaktan; ruhumuza hapsolmuş kötü enerji ve bozuk ritimleri, güzelleri ile değiştirmekten geçer.

Güzel ritimleri yakalamak ve sıkıntılardan kurtulmak için kullanılan, tarihte örneklerine sık rastlayabildiğimiz, en eski tedavi metodlarından birisi de Müzik Terapidir. Müzik terapi; çeşitli nedenlerle bozulmuş ya da kaybedilmiş işlev ve becerileri, müzik aracılığı ile geliştirmeye, kazandırmaya yönelik bir terapi ve rehabilitasyon yaklaşımıdır. Eski Çin’de gür ses veren ‘’Lo’’ isimli bir gongun, insanların yanından kötü ruhları kaçırdığına inanılması, müzik terapinin geçmiş örneklerinden sadece bir tanesidir. Asya kıtasının tamamında hüküm sürmüş olan Şamanizm inancındaki “ Kamlar” , Kırgız Türklerin de ’’Baksı’’ adı verilen şifacılar, Uygur Türklerin de şarkı söyleyip, dans eden ‘’Pirhan’’ ve ‘’Bahşılar’’ müzik terapi yöntemini kullanarak; hasta insanların ruhlarındaki kötülükleri arındırmayı, doğru ritmi yakalamayı ve kalplere yerleştirmeyi amaçlamışlardır.

Sözün özü; müzik ritimlerden oluşur. Kalp atışımız, nabzımız birer ritim örneğidir. Dokunamadığımız, göremediğimiz sesler; müziğin şifa ve huzur veren ritimleri, insan ruhu ile birleştiğinde, kötü hava yerini güzelliklere bırakır. İnsan ruhu dinginleşir, tadı eşsiz bir doyuma ulaşır. En usta hekimin, en iyi tedavi metodunun ‘’Neşe’’ olduğu bu dünyada, huzurlu ve mutluluklara gebe bir ömrünüz olsun. Sağlıcakla kalın.

Müzik Önerisi !!!

1) İmamyar Hasanov & Nermine Memmedova – Ay Işığında

2) İncesaz-Firar

3) Dinleyin, dinlettirin ve üçüncüyü siz yazın.☺️

Yazı kategorisi: İnsan

ONARMANIN GÜZELLİĞİ:KİNTSUGİ

Son günlerde rastladığım bir kelimeyi paylaşacağım sizlerle. ‘’KİNTSUGİ’’. Gördüğünüz gibi ismi bir miktar havalı ve bir o kadar da gizemli geliyor kulağa. Peki nedir bu Kintsugi? Kintsugi basit haliyle; temelleri Antik Japon felsefesine dayanan, kırık çömlek onarma sanatıdır.

Şimdi soracaksınız bana , ‘’Tamam da, nerden çıkmış bu Kintsugi?’’ . Hemen anlatayım.

15. yüzyılın sonlarında Japon hükümdarı Askikaga Yoshimasa’nın çok sevdiği çay kâsesinden. Evet yanlış okumadınız, Japon hükümdarının çay kâsesi. Askikaga Yoshimasa, çok sevdiği çay kâsesini Çin’e onarımı için gönderir. Fakat kâse geri döndüğünde hükümdar, çok sevdiği kâsenin metal zımbalarla onarıldığını görür ve bu durum onu hiç mutlu etmez. Bunun üzerine Japon hükümdarı Askikaga Yoshimasa, ustalarından bir çözüm yolu bulmalarını ister.Hükümdarın bu isteği doğrultusunda Japon ustalar onarım tekniği geliştirmiş, geliştirilen onarım tekniği Kintsugi tekniğini doğurmuştur. Japoncada ‘’altın doğrama’’ anlamına gelen Kintsugi tekniği ile onarılan kapların, eskisinden daha güzel ve değerli olduğuna inanılmış ve bu teknik 17.yy ‘a kadar popülerleşmiştir.

Gelelim biz insanların ruhlarındaki Kintsugi’ye. Kendine hata yapma şansı tanımayan, ilk hatasında dünyası başına yıkılan bizlere. Günümüz şartları mı bizi bu duruma itiyor, yoksa çevremiz ve insanlar mı bilinmez. Lakin hepimizin ortak kaygısı olmuş kusursuzluk, mükemmellik. Halbuki doğamız bile buna aykırıyken. Yaşlanma gerçeği ile hepimiz yüz yüzeyken.

Pandemi ile birlikte evlerimizde sıhhatle kaldığımız bu günlerde, harcadığımız hayat sermayesinde, gündelik hayatın hayhuyunda, kaçırdığımız tadamadığımız nice şey aklımıza düşüyor. Kah gülüp güzel günlerimizi yâd ediyoruz, kah ağlayıp keşkelerimize dövünüyoruz. İşte tam bu noktada, akıp giden zamanda, zihnimizde biriken karaltılardan, ömrümüze çöken enerjisizlikten bizi çekip alan bu sanata, bildiği tüm lisanlarda teşekkürlerini sunuyor insanoğlu. Başta da bahsettiğim üzere bu sanat onarma temelli. Altınla onarılan kırık çömleklerde, kusurların mükemmelliğini ortaya koyuyor ve umudumuzu diri tutmayı aşılıyor bize bu felsefe. Velhasıl-ı kelam kadim dostlar, bu sanat ,bizlere ruhumuzdaki güzellikleri görebilmeyi, düştüğümüz yerden kalkabilmeyi öğütlüyor. Hiçbir şey için geç değil diyor, cesareti kulağımıza fısıldıyor. Gelin varoluş özünü hep birlikte yaş kemale erdiğinde değil, bugün kavrayalım. Kusurlarımız ile barışıp, var olalım. Sağlıcakla kalın.