Yazı kategorisi: Güncel

Örümcek Öyküsü

Muhteşem bir insanla, muhteşem bir aşk yaşadığım bir rüya gördüm. Rüya eski okulumda başlıyordu, sonra son sınıfa geçiş ve mezuniyet. Sonrasında yaz tatilinde bir otelden, bir kumarhaneye evriliyordu mekan. Sanırım kumarhanede tanışıyorduk sevdiceğimle. Rüyadaki karakterler, iyi insanlardı ama kötü işlere de bulaşıyorlardı. Herkes çok iyiydi ama herkes çok kötüydü. Rüyanın sonunda kanser hastası sevgilimle pencereden dışarıyı izlerken-ki burada karakter algım yıkılmaya başlamıştır, rüyada kim olduğumu unuttuğum evredeyimdir- uzağa bakıp diyorum ki: “Bu işte, vermek istediği mesaj: salt iyi salt kötü diye bir şey yok, hayat grilerden oluşur!” 

Sonra biraz daha dalgalanmalar ve rüyadan uyandım. Uyandığımda sağ kolum başka bir evrene gitmişti, yaklaşık iki dakika can çekiştim ve balkona çıktım. Uzun zamandır dikkatimi çeken, ayağıma değmediği sürece dert etmediğim örümcek ağlarından birine takılmış ve tüm gücüyle kurtulmak için çırpınan bir böcek gördüm. 

Böceği kurtarmayı düşündüm, o zaman örümceğe kötülük yapmış olacaktım. Örümceği düşündüm, keyfinden ağ örmüyordu ki o. Tekrar böceğe baktım, çok acınası gözüküyordu. İçimden tekrar kurtarmak geldi, doğanın dengesine karışmak istemedim. Güzel bir yirmi dakika böceği izledim, acaba çabalamayı bırakır ve ölümünü huzurluca beklemeye başlar mı diye. Hayır bırakmadı. 

Eğer ağlardaki böceği kurtarsaydım ona göre bir azize olurdum muhakkak, örümcek için bir yemek hırsızı, emek hırsızı, şerefsiz ve ahlak yoksunu olacaktım. Şimdi ağlara takılmış böcek için soğukkanlı bir sosyopat, örümcek içinse saygılı bir komşuyum. 

Yazı kategorisi: Güncel

Ali, Şevket ve Koyun

Bir gün Şevket ve Ali yolun ortasında başıboş bir koyun bulmuşlar. Koyun güzel güzel meliyormuş, Şevket, Ali’ye demiş ki “Ali, gel biz bu koyunu da bizimle götürelim.” Koyunu almışlar, yola koyulmuşlar. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Sonra koyun Ali’ye demiş ki “Yanlış yoldayız, on metre beriden sola sapacaktık.” Şevket “Sen ne bilirsin bre koyun!” demiş. Sonra bi anda korkudan ödleri patlamış. Koyun konuşuyormuş. Yollarını değiştirip koyunu kiliseye götürmeye karar vermişler. Kiliseye varmadan Ali yolunu değiştirip bunlardan ayrılmış ve köyüne dönmüş. Şevket ve koyun kiliseye varmışlar. Koyunu görünce papazın dili tutulmuş. Kiliseden çıkmışlar, camiye gitmişler. Koyunu görünce imamın dili tutulmuş. Camiden çıkmışlar, sinagoga gitmişler. Koyunu görünce hahamın dili tutulmuş. Böyle böyle derken tüm dinlerin kapısını çalmışlar ama herkes konuşan koyundan korkmuş, kaçmış. En sonunda koyun Şevket’e bakmış, Şevket koyuna bakmış, koyun Şevkete bakmış, Şevket koyuna bakmış; sonra koyun demiş ki “Meeeeeeee!” 

Yazı kategorisi: Güncel

Ölmeyi istemeyi bırakmak

Uzun süre boyunca ölmeyi isteyip herhangi bir anda bu istekten vazgeçmek, -sebepsiz ya da çok mâkul bir sebepten dolayı, fark etmez- insanı çok garip bir pozisyona sokuyor. Çünkü sonunda artık ölmeyi istemiyorsunuz, yapmanız gereken şeyler var. Ölmeyi isteyerek geçirdiğiniz o sürede harcadığınız zamanı telafi etmeniz gerek. Panikliyorsunuz, artık önünüzde duran ve planlarla donattığınız, size vadedilmiş bir yaşam var. Bu yaşam size kısa gelmeye başlıyor. Elli yıl, altmış yıl belki yetmiş yıl; yetersiz geliyor. Endişeleniyorsunuz. Bu da sizi bambaşka bir ruh haline sürüklüyor: Yaşamak ve tamamlamak için kendinizi ikna ettiğiniz ömrünüzün geri kalanının; boşa geçeceği ya da zaten yaşanmış kısmından daha az acınası olmayacağı konusunda ümitsizliğe düşüyorsunuz. Varoluşsal krizlerin başladığı yerlerden biri de burası oluyor. Sonunda yok olmayı istemeyi bırakıp varlığı kabullendiğinizde, her geçen gün daha da bilinç kazandığınızı ve yapmak istediğiniz şeylerin artmakla kalmayıp çoğu zaman başaramadığınız şeyler olduğunu, daha sonra da dünyadan alabileceğiniz ya da dünyaya verebileceğiniz şeylerin yetersizliğini fark ettiğinizde kendi zihninizin içinde geçireceğiniz o süre zarfı gözünüzde küçüldükçe küçülüyor. Şanslıysanız o zamanı zevk alarak geçiriyorsunuz ki bu onu sadece daha da kısaltıyor.

Yazı kategorisi: Güncel, İnsan

Bel Fıtığı

Yaşadığım tüm fiziksel acıları düşünüyorum: reflü, gastrit, sinüzit, kronik bilek ağrıları, huzursuz bacak sendromu, kırık kol, vertigo, faranjit… ve bunları üç ile çarpıyorum elime geçen, bel fıtığı oluyor.

Her gece beni avcuna alıp ızdırap verici bir acıya esir eden, ne yazık ki varoluşsal sancılarımdan daha farklı ve güçlü bir şey.

Çoğu gece irade varlığı, irade yokluğu, tanrı, anlam ya da anlamsızlık hakkında düşünürken çoğu zaman bu soyut acılara eşlik eden bir somut acı oluyor yanı başımda ve tüm sancılarımı yazıya dökme isteğiyle yanıp tutuşurken bel fıtığına hak ettiği kelimeleri vermezsem haksızlık etmiş olurum.

Saatler, neredeyse sabah dördü vururken gözlerimi kapattığımda intihar etmem gerektiği ve bu acıya artık katlanmak istemediğim düşünceleri zihnimi işgal ediyor. Gözlerimi açık tutuyorum, sanki birisi omuriliğimi boydan boya yarıp içinden ruhumu çıkarıyor. Gözlerimi kapatıyorum.

Kendi bedenimin en büyük düşmanım olduğunu düşünüyorum, belki de hissetmenin bir bedeli, belki de irademin bir bedeli. Canlı olduğumu hissettiğim tek dakikalar acı çektiğim dakikalar. Belki de bir bedel değil bir ödül, yaşadığımı hissetmem için. Zaten herkes için öyle değil midir? Mesela bir insanın en çok hayatta hissettiği dakikaları ölmeden önceki son dakikaları değil midir?

Yıldızlar ya da tanrı hepsinin önemli olduğu bir dünyada bazı geceler bir insanı en çok meşgul eden şey, bel fıtığı.