Kategori arşivi: Dini İçerikler

MÜHR-Ü SÜLEYMAN/hâtem-i Süleyman/ Dâvûd yıldızı

مهر سليمان

İç içe geçen 2 eşkenar üçgenin üst tarafının iyilik ve iyi yönlü ruhaniliği temsil ettiği düşünülürken alt tarafa kalan kısmın kötülük ve yer altını temsil ettiğine inanılır. Kısaca zıtlıkları tılsımlayıp onlara hükmettiğine inanılan bir mühür olduğu söylenir.

Talmud’da geçen bir pasajda, tüm ruhları kontrol altına alabilmesi için Kral Süleyman’a indirilen tılsımlı yüzükte, Allah’ın 4 harfli sırrı çözülmemiş en büyük ismi olduğu kabul edilen YHVH tılsımlarının işlenmiş olduğundan bahsedilmektir. Mühr-ü Süleyman İslâm inancına şu hadisle girdiği bilinir,

“Kıyametten önce yer altından elinde Süleyman’ın mührü ve Musa’nın asası olduğu halde bir dabbe çıkacak ve asasıyla Müslümanların yüzünü aydınlatacak, mührüyle kafirlerin yüzünü mühürleyecektir” (Müsned, II, 259; İbn Mâce, “Fiten”, 31)

El çizimi tılsım

Cennette Hz. Adem’e ait olan bu yüzüğün Cebrail tarafından Hz. Süleyman’a indirildiğine ve yüzüğün üstünde ism-i a‘zamın remzedildiği, Hz. Süleyman’ın yüzüğü yalnız tuvalet’e giderken çıkardığı ve yüzük olmadığı zaman oradaki cinler karşısında güçsüz kaldığı yani yüzüğün tılsımı sayesinde Süleyman’ın korunduğu bilinmektedir.

مهر سليمان

Yine Hz. Süleyman abdesthaneye girdiğine çıkarıp eşi Amina’ya teslim ettiğinde, bir ifrit cin padişahının Süleyman’ın kılığına girerek yüzüğü aldığı ve sonrasında saraydan Süleyman’ı atarak bu tılsımı karabüyü işlerinde kullandığına inanılır. Aynı Sahra ifritlerinin padişahı hırsız cinniayı Süleyman’ın hüddamları birleşip parçalayarak öldürdüğü ve sonrasında yüzüğü Süleyman’a teslim ettiği bilinir. Bu olay en ağır büyüleri ortaya çıkarmış ve yeni güçlü ifrit kavimlerini kurmuştur diye söylenir.

Yüzüğün göz perdesini kaldırdığı, tüm dilleri yüzük sahibinin dili yaptığı, canlılara hükmettirdiği ve tüm ifrit ve cinniaların canını yaktığı söylenceler arasındadır. Günümüzde dahi gücü temsil ettiği için din, dil farketmeden takı olarak kullanılmaktadır. İsrail bayrağı ve Hinduizm parşömen tamgalarının iç içe geçmiş üçgen olması bu tılsımlı yüzükten gelmektedir.

Kaynaklar

“Hz. Süleyman”, DÜİFD, sy. 1 (1983), s. 196-201; Zeki Kuşoğlu, 

https://islamansiklopedisi.org.tr/muhr-i-suleyman

SORULARLA İMAN VE HZ. MUSA HZ. HIZIR KISSASI

1.SORU

Hucurat Suresi 7. ayette ‘’Kuranî iman’’ nasıl tanımlanıyor? ‘’İmanın aşamalarını’’ da dikkate alarak özetleyiniz.

وَاعْلَمُٓوا اَنَّ ف۪يكُمْ رَسُولَ اللّٰهِۜ لَوْ يُط۪يعُكُمْ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنَ الْاَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ حَبَّبَ اِلَيْكُمُ الْا۪يمَانَ وَزَيَّـنَهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ اِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَۙ ﴿٧﴾

Bilin ki Allah’ın elçisi aranızdadır. Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi, fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi. Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf, bir nimet olarak doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır (bu vasıflara sahip olan sizlersiniz). Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır.

Hucurat suresinin 7. ayetinde hareketle imanın aşamalarını da dikkate alarak kurani imanı ortaya koyacağız. Bu perspektifte imanın ilk aşamasına baktığımızda, bu aşamada peygamber sav. Kendi kendine Iman konusunda kendi içinde bir cebelleşme yaşadığını görüyoruz. İlk olarak peygamber olduğuna iman etmiş, fakat alışık olmadığı bir durumla karşılaştığı için ilk esnalarda acaba cinlendim mi yoksa bana bir sihir mi dokundu gibi sorgulamalarla kendini bir hesaba çekmiş, Bu kuşkular, acılar, ıstıraplar onun imanının yetişmesine olanak sağlamıştı. Bunun sonucunda imanı ikmal olmuş ve bir ümmeti bir milleti şahlandıracak imana kendini hasretmişti. Gökten gelen her emri tereddütsüz ve şeksiz kabul etti. Böylelikle peygamberin yüreğine inen kuran-i iman artık vücut bulmuştu.

Ayette de geçtiği üzere Allah size imanı sevdirdi onu gönlünüze sindirdi derken hem peygamberin hem de diğer iman edenlerin şeksiz şüphesiz imanı kabul etmesinde rabbinde bir etkisi olduğunu vurguluyor. Bu kişisel iradeki yönelimi, fıtrat sayesinde doğru yola, doğru inanç ve imana sevk ettiğini görüyoruz. İkinci aşamaya baktığımızda peygamber sav. Peygamberliğini ilan ettikten sonra yakın çevresindeki güvendikleri insanların çoğu tam manası ile ona iman etmişti. Kâfirler hariç onun Allah’tan vahiy aldığına inanmışlardı. Allah resulü olması hasebiyle gaipten verdiği bilgilere inanmışlardı. İman edenler, zann, yakīn ve itmi’nan sahibiydiler. Ara sıra şüpheye de düşseler peygamber ve Kur’an tarafından bu şüphe ortadan kaldırılıyordu. Bazen de artan zorluklar ve şüpheler irtidat etmekle son buluyordu. Peygamberin bu aşamada elinde yeterince güç olmadığı için bu dönemde sadece uyarma ve kınama yapabiliyordu.

Ayetten de hareketle Allah aramıza peygamberi göndermiş, bizi kendi başımıza bırakmamış gönderdiği peygamberin direktifleri sayesinde hem bu dünyamızı şenlendirmiş hem de öbür dünyamızı. Bilinmelidir ki her zorluğun her acının her çabanın sonunda bir tat bir mutluluk ve güzellik vardır. Bu güzel hasletleri elde edebilmek için hak yoldan, imandan ne olursa olsun dönmemek gerekir. İlk ümmet neferleri çok acı çekti. Mekke’nin despotik tutumlarına maruz kaldılar aç bırakıldılar öldürülmek istendiler. Kimi bu olaylar ile imanını sivriltti. Kimisi de zelil etti.

Ayette de belirtildiği üzere Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır. Üçüncü aşamada insanlar kalplerine aldıkları İslam nurunu dilleri ile arşa yükseltiyordu. Yani asıl önemli olan; insan kalbi bu imanı benimsemesiydi. Sıra bu imanı belli etmeye geliyordu. Bu ikrar sonucu müslüman dünyadaki safını belli etmiş oldu ve İslam ümmetinin ayrıcalıklarından yararlandı. Hayatı boyunca Müslümanca yaşar Müslümanca ölür. Ve imanı böylelikle tam olur. İkrar sağlanamazsa eksik olur. Dördüncü aşamaya baktığımızda bu aşamada, peygamber ve diğer mü’minler, yeni bir mühtedinin imanına güvenip onun imanından emin oluyorlardı. Bu dine Ebu Cehil’den Ebu Leheb’den çok zarar vermek isteyen Ömer’e güvendikleri gibi. Bunun sonucunda kabilecilik, soy kardeşliği yavaş yavaş ortadan kalkıyordu. Kişi kardeşine babasına annesine yabancılaşıyordu. Artık sadece iman kardeşliği vardı. Müslümanlar için kardeşten anneden babadan ölümden kasıt artık imandı. Kafirlerin pazar yerlerinde Kuran’ı büyü peygamberi de büyücü olarak tanıtmalarındaki esas sebep buydu. Ancak bu kardeşlik tam bir güven ortamı oluşturamıyordu. Çünkü ellerinde yeterince güç yoktu. Bu güven ortamı Medine’ye (Makamı Mahmud) gittikleri zaman sağlandı.

Medine’deki iman kardeşleri Mekke’deki iman kardeşlerine kucaklarını açtıkları zaman toplumsal güven ve huzur ortaya çıktı. Şehir devletinin kurulması ile de siyasi güven tebarüz etti. Bu ortam oluşmasından sonra son inen surelerden (el-Hucurat, et-Tevbe, el-Münâfıkūn) bazı imanların peygamber tarafından gerçek iman olarak kabul edilmediğini görüyoruz. Çünkü bu evrede bazılarının imanı sadece ikrarda kaldı. Kalbe meyletmedi. İçerde oluşmamış bir iman ölü doğmuş bir bebek gibi acı ve kopuk bağlar ortaya çıkarmıştı. İman ettikleri halde iman kardeşliğine güven ve dostluğa aykırı hareket edenler oluyordu. İç imanın oluşmaması öyle büyük bir illetti ki, Allahın yani nedenler nedeninin gönderdiği peygamberi ‘‘zimmetine para geçirme’’ gibi alçak suçlamalar yöneltiyorlardı. Bu gibi ithamları yöneltenler ilk başta iç imanlarının gerektiği şekilde ortaya koymuşlardır.

Hucurat 7’de görüyoruz ki; …fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi. Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf, bir nimet olarak doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır…, imanı Allah kulların hepsine sevdirmiş ve gönüllerine sindirmiş. Fakat gördüğümüz üzere iman bir kere sindirildi mi ömür boyu devam eden bir şey değilmiş. Allah ve peygamberine [Kur’an’a ve Sünnete] güven ve itaat çerçevesinde, salât, zekât, tilâvet vd. iman eylemleriyle beslenmesi; nazar ve istidlâllerle, tefekkür ve tedebbürlerle tazelenmesi gereken sürekli bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Peygamber sav. İman ettikleri halde onu incitenler onun ayağını kaydırmak isteyenler münafık olarak isimlendirilmiş. Bazen küfre yakın olarak nitelendirilmişler bazen de mümin kabul edilmemişlerdir. Ne kadar çok iman etseler de. İmanın beşinci aşamasında siyasi imanın yanında hukuki imanda gelişmeye başlamıştı. Artık bir yandan, iman eden kişi mü’min topluma, diğer yandan mü’min toplum îmân eden kişiye canı, malı, ırz ve namusu hususunda eman (garanti) veriyordu. Yani yeni iman etmiş bir kişi öncelikle imansızların saldırılarından bir emana yani güvenli bir kanadın altına sığınıyordu. Dönemin siyasi ortamını da düşünecek olursak, sadece Arap kabilelerinin bulunduğu yağmanın meşru olduğu bir ortamda iman eden kişi ilk başta müminlerle kardeş olmaktaydı. Bu kardeşlik neticesinde imansızlardan malını canını ırzını korumaktaydı. İkinci bir evrede emanlaşma müslümanlar arasında bulunmaktaydı. Can ırz mal namus nesil konularında birbirlerine eman vermekteydiler. Nitekim Peygamberimiz de “Müslüman, dilinden ve elinden insanların selamette olduğu kimsedir. Mümin ise malları ve canları hususunda insanların kendisini emin görüp güvende oldukları kimsedir.” buyurmaktadır.

(Ahmed b. Hanbel, II,) hadislerinden görmekteyiz. Cana kıyan, zinâ ya da hırsızlık eden müslümanlar bu emanlaşmayı bozmuş olmaktaydı. Bu müslümanlar akli ve hissî açıdan mü’min olmakla birlikte had gerektiren bu vb. bir günah irtikâp ederek topluma verdiği emânı bozup ortadan kaldıran biri, toplumdan aldığı emânı kaybetmekteydi. Buradan da görüyoruz ki imanın tasdikten farklı bir anlam yapısı taşıdığı ortadadır.

Son olarak imanın altıncı aşamasına baktığımızda bu aşamada artık iman kardeşliği sonucu iman devleti oluşmuş. Bu devlette huzur ve refah fetih ve ganimetlerle taçlandırılmıştır. Bunun sonucunda zenginleşen müminler herkesin merakını celp etmiş. Ve bu organizmaya nasıl dahil olacaklarını araştırmaya koyulmuştur. Ve hemen İslamlarını peygamber sav. Arz ettiler. Bu bazıları için kolay olmadı. Bu sebeple peygamber, bunların bazılarını kabul etmemiştir. Çünkü imanın yüksek derecelerinden başlamak istiyorlardı. Kendilerine, gönle işlememiş bir imanın gerçekleşmiş sayılmayacağı, fakat imana layık iyi tutum ve davranışlarla îmânın zamanla gönüllere yerleşebileceği hatırlatıldı. Bu sebepten ötürü fevç fevç akınlar oldu. Kısa zamanda İslam muazzam bir yayılma gösterdi. Artık iman etme fertleri aşmış toplumlara sıçramıştı. Fakat bu büyük yayılım ilk başlardaki gibi bir İslam kardeşliği oluşturamamıştı. İlk dönemde imanın kalbi boyutu ön planda iken hukuki ve siyasi yönü hiç yokken son zamanlarda hukuki ve siyasi yönü artmış kalbi iman azalmıştır bunun sonucunda da peygamberin vefatından sonra irtidat faaliyetleri olarak gün yüzüne çıkmıştır. Hucurat suresinin 7. ayetinde de Kur’ani imanın asıl kalple olacağına işaret etmiş ve dikkatleri bu yöne çekmiştir. Ve yine görmekteyiz ki peygamberin eğittiği altın nesil olan sahabe nesli yok oldukça alttan gelen nesil hiçbir sıkıntı cefa çekmemiş. Adeta babasından düşen mala saldıran varisler gibi bir yarış içerisine girmişler. Bunun sonucunda da kalbi iman yavaşça gönüllerden izale olmaya başlamıştır.

Diyebiliriz ki ümmeti bu esnaya kadar taşıyan ilk ensar ve muhacirlerin imanlarıydı. Onlardan sonra bir daha kimse onların iman mertebesine ulaşamadı. Fakat Hucurat suresinde gördüğümüz üzere Allah herkese imanı sevdirmiş iyiyi kötüyü göstermiş. Artık geri kalanını bizim irademize bırakmış ya bizde irtidat edeceğiz ya da gerek ibadetlerle zikirlerle imanımıza can katıp salatı ikame edip bu dünyadan imanlı bir şekilde gidebileceğiz. Şüphesiz Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır. Ayetigereğince Allah bizim yaptıklarımızı zail etmez. Kimin kalbinbe bir hardal tanesi iyilik, kimin kalbinde bir hardal tanesi kötülük o olduğunu bilir. Ve herkesin hakkını tam olarak verir.

2. Soru

Musa- “Hızır” kıssasının (1) Hadis, Fıkıh ve Kelam ilimlerini ilgilendiren yönlerini ayrı başlıklar halinde vererek Tasavvufta kıssanın kullanılışını sunarak tartışınız. (2) Kadı Beydavi ve M. Hamdullah’a göre, kıssadan çıkartabileceğimiz sonuçları yazınız.

Soruların cevabını vermeden Musa-Hızır kıssasının Kuran-ı Kerim’deki ayetlerini (Kehf, 60-82) yazıp bu kıssa ile bağlantılı olan ilimleri zikredeceğim.

60. Hani Musa, emrindeki delikanlıya demişti ki: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar, bir ömür boyu (yürümem gerekse bile) durmayıp yürüyeceğim!” 61. İkisi, o iki denizin birleştiği yere geldiklerinde, balıklarını unuttular; o da bu arada denizde ‘yol’unu tuttu… 62. Ne zaman ki orayı geçtiler, Musa, delikanlıya; “Azığımızı çıkar, bu yolculuğumuzdan dolayı gerçekten yorgun düştük” dedi. 63. “İşe bak” dedi; “hani kayaya sığınmıştık ya, işte o sırada ben balığı unutmuştum. Bundan bahsetmeyi bana herhalde Şeytan unutturdu! O; ilginç bir biçimde denizde bir dehliz bulmuştu!..” 64. Musa; “Aradığımız bu işte!” dedi ve hemen, izlerini takip ederek gerisingeri döndüler. 65. Derken, kullarımızdan öyle bir kul buldular ki Biz ona katımızdan rahmet vermiş; nezdimizden (gaybî) bir ilim öğretmiştik. 66. Musa ona: “Sana öğretilen ilimden bana öğretmen karşılığında, sana uyabilir (seninle gelebilir) miyim?” dedi. 67. Dedi ki: “Sen benimle birlikte durmaya asla sabredemezsin!” 68. “Künhüne eremediğin bir şeye nasıl sabredeceksin ki?!” 69. Dedi ki: “Allah dilerse, beni sabırlı bulacaksın; hiçbir hususta sana karşı gelmeyeceğim!” 70. “O halde, bana uyacaksan, ben sana ondan bahis açmadıkça hiçbir şey hakkında bana soru sorma” dedi. 71. Bunun üzerine ikisi bir kalkıp gittiler. Nihayet gemiye bindiklerinde, gemide bir delik açtı… Musa; “İçindekileri boğmak için mi deldin bunu?! Doğrusu, tehlikeli bir şey yaptın!” dedi. 72. “Benimle birlikte durmaya asla sabredemezsin’ dememiş miydim?” dedi. 73. “Unuttuğum şey dolayısıyla beni muahaze etme; işimde bana zorluk çıkarma” dedi. 74. Yine gittiler… Nihayet, bir oğlan çocuğuyla karşılaştılar… Tuttu bunu öldürdü!.. “Can karşılığı olmaksızın masum birini mi öldürdün? Doğrusu, çok kötü bir şey yaptın!” dedi. 75. Ben sana; “Benimle durmaya asla sabredemezsin’ dememiş miydim?” dedi. 76. “Sana bir şey daha sorarsam, benimle arkadaşlık etme; doğrusu, benden yeterince mazeret dinledin” dedi. 77. Yine gittiler… Nihayet bir şehir halkının yanına geldiklerinde, onlardan yiyecek istediler, fakat şehirliler bu ikisini ağırlamaktan şiddetle kaçındı. Şehirde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Tuttu, bunu doğrulttu. Musa: “İstesen, buna karşı bir ücret alabilirdin” dedi. 78. Dedi ki: “İşte bu benimle senin aranı ayıracak… Şimdi, sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım.” 79. “Gemi; denizde çalışan düşkün kimselere aitti; onu kusurlu kılmak istedim. Zira ötelerinde, bütün (sağlam) gemileri gasp eden bir hükümdar vardı.” 80. “Oğlanın ana-babası ise mümin kimselerdi; onun bunları azdırıp inkâra sürüklemesinden endişe ettik.” 81. “Ve Rablerinin, bu ikisine onun yerine daha ahlâklı ve daha merhametlisini vermesini murad ettik.” 82. “Duvar ise o şehirdeki iki yetim çocuğa aitti; altında onlara ait bir hazine vardı, babaları da salih bir kimseydi… İşte, senin Rabbin; bu ikisinin erginlik çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini kendilerinin çıkarmalarını istedi (Bu sebeple, duvarın belli bir süre yıkılmaması gerekiyordu). Ben bunları kendiliğimden yapmadım. Sabredemediğin şeylerin nihaî anlamı işte budur.”

Hz. Musa-Hızır kıssasının hadis ilmini ilgilendiren yönleri

Bu kıssanın hadis ilmi ile alakası çoktur. Büyük İslam peygamberi Musa (as) büyük bir hukuk adamı ve çok bilgi sahibi biridir. Kendisinden bilgili yoktur. Hadise göre benden daha bilgili biri var mıdır? diye düşünürken Allah ona vahiy ile iki denizin birleştiği yere git. Orada bir kulumuzu göreceksin. O kula tabi ol. İşte bu şekilde Hz. Musa’nın seyahati hadiste temellendirilmiştir. Büyük hadis kaynaklarımızdan olan Buhari’nin eserinde bu olay şu şekilde cereyan etmiştir.

Musa Peygamber İsrâiloğulları’na hitap etmekteydi. O sırada kendisine; ‘En bilgili kimdir?’ diye bir soru soruldu. O da ‘En bilgili benim’ diye karşılık verdi ve bu söz üzerine Allah onu kınadı. Çünkü o, ilmi Allah’a izafe etmemişti. Ardından Allah ona; ‘Benim iki denizin birleştiği yer desenden daha bilgili bir kulum var’ diye vahyetti. Musa, ‘Ey Rabbim! Ben ona nasıl ulaşabilirim?’ deyince Allah ona, ‘Yanına zembil içinde bir balık al. Onu nerede kaybedersen sözünü ettiğim kulum oradadır’ diye vahyedildi. Bunun üzerine Musa yanına Yûşâ’yı da alarak yola çıktı. Bir kayanın yanına geldiklerinde yatıp uyudular. O sırada balık zembilden sıyrılıp çıktı ve denize doğru yol alıp gitti. Bu durum Musa ve hizmetçisi tarafından hayretle karşılandı. İkisi, o günün gecesi boyunca yürüdüler. Sabah olunca Musa yanındaki hizmetçisine, ‘Azığımızı getir. Bu yolculuk bizi yordu’ dedi. Halbuki Musa, emrolunduğu yeri geçinceye kadar yorgunluk hissetmemişti. Hizmetçisi, ‘Tuhaf! Kayanın yanında konakladığımız zaman balığı unutmuşum’ dedi. Musa; ‘Zaten bizim aradığımız da buydu’ diye karşılık verdi. Bunun üzerine kendi izlerini takip ederek geldikleri yere geri döndüler. Kayanın yanına geldiklerinde bir de baktılar ki karşılarında elbisesine bürünmüş bir adam duruyor. Musa selam verdi. Hadır ise, ‘Bu mekânda selam ne gezer’ dedi. Musa; ‘Ben Musa’yım’ dedi. Hıdır; ‘İsrâiloğulları’nın Musası mı?’ diye sordu. Musa da ‘Evet’ diye karşılık verdi…(Buhari, İlim) Bu rivayetin devamındaki paragraflarda Musa ile Hızır’ın gemiye bindikleri ve gemicilerin Hızır’ı tanıdıkları için kendisinden taşıma ücreti almadıkları gibi birkaç detay dışında kıssanın Kur’an’daki versiyonuyla örtüşen bilgiler yer almaktadır. Buhari başka bir bölümünde “Kayanın dibinde ‘hayat’ adı verilen bir su kaynağı vardı. Bu suyun temas edip diriltmediği hiçbir şey yoktu. İşte balığa da bu sudan sıçradı ve balık canlandı. Derken sepetten atladı ve denize daldı” rivayeti de zikrederek. Hadislerde bu konunun sadece bir olaydan ibaret olmadığını ortaya koymuştur. Abı hayat mitosunu İslam kaynaklarına girmesine olanak sağlamıştır. Bunun sonucunda olay kıssa boyutundan çıkmış tarihi bir efsane olarak varlığını sürdürmüştür. Diğer hadis kaynaklarına baktığımızda; Salih kul’ un Hızır as. olduğunu, Musa as. yanındaki gencin de Yuşa b. Nun olduğunu görmekteyiz. Böylelikle ayette gördüğümüz Musa- Hızır olayı hadislerle temellendirilmiştir.

Hz. Musa-Hızır kıssasının fıkıh ilmini ilgilendiren yönleri

Fıkıh bakımından olaya baktığımızda, Fıkıh ilminin gayesi Müslümanları Allah rızasına uygun bir hayat yaşatmaktır. Bu nedenle fakihler, en gereksiz en küçük konular için bile araştırma yapmaktadır. Musa – Hızır kıssasında fakihler Hızır diye bilinen Salih kulun çocuğu öldürmesi noktasında, Bir kişinin böyle bir çocuğu olduğu taktirde annesi babası iyi bile olsa, çocuğun hal hareketi bu çocuğun ilerde mendebur bir şey olacağını gösteriyorsa bu çocuğun ortadan kaldırılması fikrini fıkhi düşünce olarak ortaya atılıyor. Fakat bu manada fıkhi hüküm çıkartılması doğru değildir. Çünkü buradaki Salih kişinin bilgisi Allah katında müsellem bir bilgidir. İnsanların böyle müsllem (gayb) bilgisi olamaz. Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez (neml 27.) ayeti gereği gaybı Allahtan başka kimse bilemez. Bu sebeple böyle bir hüküm vermek açıkça tehlikelidir.

Hz. Musa-Hızır kıssasını kelam ilmini ilgilendiren yönleri

Kelam ile ilgili yönüne baktığımızda, Hızır (as) ileriye dönük bir takım gaybi (ledunni) ilimleri biliyor olmasıdır. Musa- Hızır kıssasındaki gaybi 3 durum vardır. Bunlar şunlardır: Salih kul buradaki çocuğun 10 sene sonra çok şaki bedbaht bir çocuk olacağını nerden biliyor? Bindikleri geminin kral tarafından el konulacağını nasıl anlıyor? Altın küpünü çocukların bulacağını kimden haber aldı? Bu üç olayda gayb ile alakalıdır. Buradan da anlıyoruz ki, rab gaybi bilgileri salih kula bildirmiş ve ona görünenin arkasındaki ledunni ilmi bahşetmiştir. Kelam ilmi kıssanın bu yönüyle ilgilenir. Ayrıca burada iki ilim birleşiyor. Kelam ve tasavvuf. Bütün bunlar ele alınınca tefsir ortaya çıkıyor.

Tasavvufta kıssanın kullanılışını sunarak tartışınız

Tasavvuf kendi içine yolculuktur. İslam’ın emir ve yasaklarına uyup, kalbi ve gönlü kötülüklerden temizleyip iyiliklerle doldurmak demektir. Tasavvufçular kendi aralarında bu meziyetlere sahip kişilerin, gaybi ledunni ilimleri görebileceklerini savunurlar. Allah’ın onlara bu ilmi verdiğini söylerler. Bu ilim tasavvuf temel taşıdır. Kehf suresi 60-82 arasında geçen Musa Hızır kıssasında da gördüğümüz üzere ledunni ilim bu olay da bulunmaktadır. Bu sebeple tasavvufçular için bu kıssa önemlidir. Tasavvuvçular bu kıssayı ledunni ilim bağlamında ele almaktadırlar. Ledunni ilimin mahiyetine baktığımızda; tefsirciler gayb ve sır ilmi veya da batın ve hakikat ilmi olarak tanımlar. Tasavvufçular, özel bir bilgi ve herkes tarafından bilinmeyen, olayların iç yüzüne vakıf olmayı sağlayan bir bilgi olarak tanımlar.

Bu kıssada tasavvuf erbabı ledunni ilmi kendine nispet ettiği için Hızır yerine kendileri koyuyor. Musa as. zahiri ilme sahip olduğu için İslam ulemasını ve fıkıhçıları da Musa as yerine koyuyorlar. Musa (as) nasıl bu zattan ilim almak için yanıp tutuşuyor ise sizin de bizden bilgi almak için ayağımıza kapanıp elinizden geleni ortaya koymalısınız. Tarzında bir görünüş ortaya koymuşlardır. Bu kıssadan anlamamız gereken en önemli husus; sadece zahiri ilimlerle yetinmemenin gerektiğidir. Büyük alimler gibi çift kanatlı olmak gerek fakat olay sen üstünsün ben üstünüm durumuna gelirse burada problem teşkil eder. Buradan hareketle tasavvufçular zahir ulemayı küçük görmekteler. Bilmeliyiz ki kelam keşif keramet ile amel edilmez. Zahir ilmi kendi içimizde kanıksadıktan sonra bu ilimlere tırmanılır.  Zahiri ilimler kişinin benliğinde sağlamlaştırılmadan ledunni ilim ona hiçbir haber veremez. Kişinin bu ilimlerin hepsini içselleştirip iki kanatlı bir alim olabilmesi buna bağlıdır. Sembolleştirecek olursak; bir evin iskeleti zahiri ilim. Dışındaki çimento, harç da ledunni ilimdir. Bu sebeple ikisi etle tırnak gibidir birbirinden ayırmak. Büyük tehlikelere sebebiyet verebilir.

Kadı Beydavi ve M. Hamdullah’a göre, kıssadan çıkartabileceğimiz sonuçları yazınız.

Kadı Beydavi’ye göre kıssadan çıkartacağımız sonuç şunlardır; kişinin, sahip olduğu meziyetlerle ilimlerle böbürlenmesi, kendince iyi olmayan durumları hemen yadsımaması ve görünürde kötü gibi gözüken bir halde kendisinin bilmediği gizli bir iyilik olabileceğini düşünmesi, sürekli olarak bilgi öğrenmesi araştırması ve çabalaması, öğretmenine karşı alçakgönüllü ve hürmetkar olması, söylediği sözlerde edebe riayet etmesi, hata yapan kişinin hatasına dikkat çekmesi, hatada ısrar edinceye kadar onu affetmesi ve ancak ısrardan sonra onunla ilişkisini kesmesidir.

Görüyoruz ki, Kadı Beydavi her şerde bir hayır her hayırda bir şer olduğunu savunmuş, bakmakla görmenin aynı olmadığını bize bildirmiştir. Başka bir önemli haslet olan hoca talebe ilişkilerine de dikkat çekerek, ilerleyen zamanlarda bu olayı kendine mesnet edinerek, ‘’ şıh ne yapsa haklıdır’’ ‘’onun yaptığında vardır bir keramet’’ vs. durumlara kapı aralamamıştır. Bu tehlikeyi erken dönemde fark etmiştir. Ve gerekli tedbiri almıştır.

Muhammed Hamidullah’a göre bu parçadan çıkacak sonuç şudur; kimsenin tam olarak hiçbir şey bilmediğidir. Hatta alimlerin bile kendi araştırma alanlarına girmediği için bilmedikleri bazı şeyler vardır. Bu sebeple herkes her şeyi bilecek diye bir kaide de yoktur. Önemli olan bilinmeyene başka yönlerden yaklaşmaktır. Kuranda bu gibi kıssalar çoktur. Bu kıssaların tabiri caizse ıncığına cıncığına bakmaktansa reel ve tümel olarak bakmak hepsinden önemlidir. Bu hikayeler kişilerin elini ayağını bağlamak için Allah tarafından gönderilmemiştir. Bu kıssalar ortaya konuyor ki, kişiler bunlardan ders alsın hayatlarını bu çizgiler ekseninde sürdürsün.

Sonuç itibariyle, Konu hakkında görüşlerini serdeden iki alimin üzerinde durduğu ana nokta; bu kıssa reel olarak algılanmamalıdır. Yani bu kıssada bizim için önemli olan Musa ve hızır as.’ın görünüşleri değildir. Çıkarılan sonuçlardır. Bu sonuçlarda; her şerrin içinde bir hayır her hayrın içinde bir şer vardır. Bazen bizim içim kötü olan sonuçlar, ileriye dönük iyilikler doğurabilir. Nitekim bunu Hudeybiye anlaşmasında da görüyoruz. Ayrıca insanların her şeyi tam olarak kuşatamadığını gördüğümüz bu kıssada, hayatımızda kesin hüküm vermememiz gerektiğini ve öğretmen ve öğreticinin taassubu olmamamız gerektiğini, bu kıssaların bizim rabbe ve hayata karşı hal ve hareketlerimizin düzenleyen kıssalar olduğunu göstermiştir.

KAYNAK

1-Ders notları

2-Bilge kul-Musa kıssası ve islam kültüründe Hızır mitosu- Mustafa Öztürk

3-Dia – Musa as.

4-Dia- Hızır as.

5-Hz. Musa ve Hızır Kıssası Üzerine Bir Değerlendirme- Arslan sevim

6- İman amel ilişkisi- Murat Sülün

7-Hızır-Mûsâ Kıssasında Kader -Çift Perspektifli Bir Bakış- Kılıç Aslan MAVİL

8-hz. Musa ve Salih kul kıssasından hareketle necmuddin-i kubra’nın mürşid-mürid ilişkisi anlayışı üzerine- Enes Rençber

9-Tasavvuf ve Hızır Kıssası-Prof. İbrahim Sarmış

10- Kuran meali- Murat Sülün

NEFS İLE NEFES

Kalu Bela’da başladı her şey. Yaradan sordu, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ Kullar hep bir ağızdan, ‘Evet, bizim Rabbimiz sensin,’ dediler. Ardından vakitleri gelince her biri bir bedene büründü.

Küçücük bir fasulye tanesi büyük bir hikmetle büyüyüp gelişti. Daha doğmadan önce anne babanın tüm hazırlıkları yapması gibi Yaradan da kulunu göndermeden onun tüm rızkını hazırlamıştı.

Büyümeye başladı bebek. Cennetin o masum varlığı ‘bu benim’ dediği an uzaklaştı geldiği topraklardan. Çünkü ‘ben’ diye bir şey yoktu. Ben, aslında nefsti. Ve bebek, artık dünyaya aitti.

Yavaş yavaş gelişmeye başladı. Yürüdü, koştu. Yaradan onun için tüm kanıtları bırakmıştı. İstediği yalnızca bu ipuçlarını takip edip ona gelmesiydi.

Öyle de oldu. Ailesinin yanında onlardan öğrendikleriyle tanıdı Rabbini. Daha çok sarıldı ona. Öğrendiği birkaç duayı mırıldanmadan uyuyamaz oldu. Namaz hoşuna gitti. Çünkü ailesi yapıyordu. O da yapmalıydı.

Biraz daha büyüdü. Yavaş yavaş çevresinin farkına varmaya başladı. Sadece o yoktu dünyada. Ondan başka milyarlarca insan vardı. Sorular birikmeye başladı aklında. Sorgulamaya başladı. Sırf ailesi söyledi diye yapmak istemiyordu artık.

Biraz daha büyüdüğünde sorgulamalarına yeterli yanıtları alamayınca kendini tümüyle çekti ait olduğu yerlerden. Dünyevi hazlar ona daha çekici gelmişti. Özgürdü artık. İbadet etme zorunluluğunda hissetmiyordu kendini. Çünkü o istememişti buraya gelmeyi. Eğer gönderildiyse de tüm zevkleri tatmak istiyordu.

Eski huzurunu, sahte cennetlerde aramaya başladı. Çok hoşuna gitti. Mutluydu ve en önemlisi de prangalarından tümüyle kurtulmuştu. En azından o, böyle zannediyordu. Asıl zincirleri vücuduna doladığından habersizdi.

Çok zaman geçmedi. Bir boşluk hissetti yüreğinde. Bir şeyler eksikti. Ruhu tam değildi. Aşık olmak istiyordu. Çünkü ancak o zaman varlığını bulabileceğine inanıyordu. Kul, kula kafi miydi?

Aşık oldu. Ya da öyle adlandırdı. Onun için ölebilirdi ne de olsa. Mutluluk sarhoşluğu oldukça kısa sürdü. Ardından başladı haram sevdaların o çetrefilli yolları. Çok geçmeden eskisine oranla daha büyük bir boşluk hissetti. Aradığının kula duyulan aşk olmadığını geç de olsa anlamıştı.

Yorgun düşmüş, düşünceleri karışmış, nereye gideceğini şaşırmıştı.

Depresyona girdi. Modern çağın hastalığı. Yanlış yerde yanlış şeyleri arayan ruhlar, mutlaka bu dipsiz çukurun içinde bulurlardı kendilerini.

Hiçbir şeyden zevk alamaz oldu. Yediği yemeğin odundan, içtiği suyun çamurdan farkı yoktu. Yeni eğlencelerle kendini avutmaya çalıştı. Şekilden şekle girdi insanlara mutlu gözükmek için.

Fotoğraflarda daima gülümsedi mesela. Çektiği videolarda kahkahaları yeri göğü inletiyordu. Ancak kimse bilmiyordu kendi cehenneminin kaçıncı katında olduğunu. Dipten bir öncesindeydi. Aşağısı da intihardı zaten. Düşünmüyor da değildi. Ancak bir şey engelliyordu onu.

Bir günün sabahında bir ses dokundu kulağına. Önünden geçtiği dergahtan geliyordu.

Bıyıkları yeni terlemeye başlamış genç bir delikanlı. Dergahın bahçesindeki banklardan birine oturmuş, el pençe divan kaptırmıştı kendini sözlere.

Kişi aşık olmak gerek

Maşukunu bulmak gerek

Aşk oduna yanmak gerek

Ayruk o da yanmaz ola

Daha önce o da aşık olmuştu. Onun nasıl hissettiğini biliyordu. Kendini yanık sesli delikanlıya çekilirken buldu.

Delikanlı susmuştu. Davetsiz misafirinin farkında gibiydi.

“Merhaba,” dedi adam çekinerek.

Delikanlı gözlerini araladı. Şöyle bir baktı.

Kovulacağını sandı ilk önce. Rahatsız etmemeliydi başka insanları.

Tam bir adım geri gideceği sırada yanık sesli delikanlı ayağa kalktı ve kollarını iki yana açarak sımsıkı sarıldı ona. “Hoş geldin,” dedi. “Buyur gel otur. Ben de erken geldiğimi sanmıştım.”

Omuzuna dokunan delikanlının elinin sıcaklığını hissederken, kendisini, bu dergaha gelen diğer insanlardan biri sandığını anladı. Ancak kusursuzca ütülenmiş takım elbisesi, boynunun yarısını ve parmak boğumlarını kaplayan dövmelerini görmemiş olmasının imkanı yoktu. Burası gerçekten de dergah mıydı? Sarıklı amcalar, iki büklüm teyzeler olmaz mıydı burada?

Genç delikanlı çok sıcak bir şekilde sohbet ediyordu onunla. “Sen de mi onu arıyorsun?”

“Kimi?”

“Varlığını.”

Omuz silkti. Onu aramayı uzun zaman önce bırakmıştı. “Sadece aşk şarkını duydum. Sesin gerçekten çok güzel.”

Mütevazı bir gülümseme yüzüne oturdu. Şarkı ifadesini düzelterek onu utandırmak istemiyor gibi baktı ona. Bu adam bugün karşısına çıktıysa Yaradan’ın mutlaka bir bildiği vardı. “Daha önce aşık oldun demek.” Delikanlının yüzündeki huzur ifadesi, gözlerinin değdiği her yeri çiçeklendiriyordu.

“Evet.”

“Peki hala aşık mısın?”

“Hayır tabi ki. İlişkimiz iyi gitmedi.”

“Peki sence bu aşk mıydı?”

“Anlamadım.”

“Aşk, bu kadar basit midir?”

Adam bir an duraksadı. “Sanırım değildir.”

“Fani ruha duyulan aşk da fanidir. Önemli olan ezeli ve ebediye duyulan aşktır. Zira böylesi büyük bir kelime ancak ona yakışır.”

“Peki benim hissetiklerim neydi?”

Delikanlı, yetmiş yaşındaki bir bilge edasıyla tebessüm etti. “Sen yalnızca bir arayış içerisindeydin. Çünkü ruhun, çok daha güçlü bir şeye dayanmak istiyordu. Vücudun nefes alması gibidir ruhun Yaradan’a ihtiyaç duyması.”

Adamın kalbi hızla çarpmaya başladı. “Peki ya inanmıyorsam?”

“Bir Yaratıcı olduğuna mı?”

Adam başını salladı.

“Etrafında bu kadar delil varken inanmamak akıl karı mı sence?”

Ağzını açıp konuşacağı sırada daha önce arkadaş ortamlarında savunduğu tüm tanrıtanımaz düşünceler bir anda mantıksız ve saçma gelmişti.

Aşksızlara verme öğüt

Öğüdünden alır değil

“Kimin şiirleri bunlar?”

“Yunus Emre.” Delikanlı bir an durdu. “Biliyor musun? Yunus Emre de senin gibiymiş. O da aşkı aramış durmuş. En sonunda da bulmuş.”

“Nerede?”

Elini kaldırıp adamın kalbine götürdü. “Burada.”

“Peki bulduğunda, onu bulduğunu nasıl anlamış?”

“Ruh iyi kullanılırsa bir pusuladır. Ruhun en büyük yardımcısı ise görmektir. O’nu görmektir. Bir karıncanın sırtındaki ekmek parçasında, uçan martının kanatlarında, denizin içinde süzülen balığın solungaçlarında, bebeğin ilk doğduğu andaki ağlamalarında, bir ağacın tomurcuğunda, rüzgarın dokunuşunda, güneşin ısıtışında… O her yerde. Görmek istersen gözlerin kapalı dahi olsa onu bulursun. Çünkü aslında sen O’sun.”

Adam derin bir nefes aldı. Delikanlının söylediği tüm sözler kaldırımların aralarında biten çiçekler gibi hayat buldu yüreğinde. Gözlerini yavaşça kapattı. Hafif meltem esintisi tüm vücudunu okşayıp geçti. O’nun dokunuşuydu sanki.

“Misafirimiz mi var?”

Dergahın kapısında bir anda beliren gençlerin sesiyle irkilip gözlerini açtı.

Delikanlı hiçbir şey söylemedi. Yalnızca tebessüm etti.

“Sanırım burası için biraz yaşlıyım.” dedi adam. Gelenlerin yaş ortalaması kendisinden küçük gibi görünüyordu.

“İnsanın O’nu arayışı her nefestir. Ruhun özü O’ndan ibarettir. O öze ulaşmak için hiçbir an geç değildir. Yunus seçilmiş örnek bir kuldu. Ve bizlerse tasavvuf evreninde kendi yolumuzu bulmaya çalışan bir avuç genciz. Seni de aramızda görmekten mutluluk duyarız.”

Işık, karanlık var olduğu için güzeldi. Gözyaşı mutluluğun tamamlayıcısıydı. Yaşam, ölümle yan yanaydı. Ve adam, tüm bunlar için hazırdı. Tam kalkmak üzereydi ki yine onun sesini duydu.

Takmış kudret kılıcını, çalmış nefsin boynuna

Nefsini tepelemiş, elleri kan içinde.

-hhermine

Hz. İsa Mesih’in Akıbeti ve Nüzulü

Hz. İsa Mesih’in akıbeti ve nüzulü hk. Müslümanların sahip olduğu genel algının ‘’ dinin maksatları / Ana hedefleri’’ açısından ve ‘’gerçek kurtarıcı Hz. Muhammed’dir ilkesi doğrultusunda değerlendirilmesi

Hz. İsa Mesih’in akıbeti ve nüzulü konusu, tarihimizde gerek ilmi sahada gerekte inanç sahasında çok büyük tartışmalara sebebiyet vermiştir. Ve günümüzde bu konu, Müslümanlar arasında ihtilaflı bir inanç olarak yerini korumaktadır. Müslümanların bu konuya bakış açılarını anlamak ve sonucunu iyi değerlendirebilmek için bu konuyu Hz. İsa’nın nüzulünü kabul edenler ve etmeyenler olarak iki koldan, muhtelif kaynaklardan mesnetlerle açıklamaya çalışacağım. Öncelikle bu konu sadece hadislerle ve Kuran ayetleri ile anlaşılacak kadar kolay bir konu değildir. Genel hatları ile anlayabilmek için hem diğer kutsal metinlerde bu konunun pozisyonunu hem dinler tarihindeki pozisyonunu değerlendirerek ele alacağım. Kanaatimce bu konunun anlaşılmamasındaki ana problem kaynak yetersizliğinden değil kavrama yetersizliğindendir.

Bu sebeplede önümüze iki yaklaşım çıkmaktadır. Bu yaklaşımın ilki İsa Mesih konusunu bütün kaynakları ele alarak, İsa Mesih’in iki bin yıl önce geldiğini ve bir daha gelmeyeceğini şu anda bir kurtarıcı beklemek yerine esas kurtarıcı olarak Hz. Peygamberin örnekliğine ve Kuran’ın ayetlerine sarılmanın gerektiğini savunmuş ve Hz. İsa’nın gelmesinin imkânsız olduğunu ortaya koymuştur. Diğer bir grupta Konuyu Farklı bir şekil de değil de geleneksel yaklaşımla ele alarak kendinden önceki gelen alimlerin kanaatlerine tabi olması, ya da bu konuya bir Kuran muhkemliği atfetmesi sebebiyle Hz. İsa’nın ineceğini iddia etmiştir. Kanaatimce Kuran’da yer alan her şey din değildir. Bu kavrayış erken dönemde genel kabul görmediği için hem bu konuda hem de başka konularda alimlerin ihtilafa düşmelerine sebep olmuştur. Şimdi ben bu iki düşünceden hareketle Hz. İsa’nın inmesini kabul edenlerin neden kabul ettiklerini, kabul etmeyenlerin de neden kabul etmediklerini elimdeki kaynaklar ve araştırmalar ile ortaya koymaya çalışacağım. İlk olarak Hz. İsa’nın nüzulüne inananlara baktığımızda

Hz. İSA’NIN NUZÜLÜNÜ KABUL EDENLER
EHLİ KİTABIN GÖRÜŞLERİ VE İSA MESİH’İN NUZÜL TEFSİRLERİ

Hz. İsa’nın (a.s) nüzulü meselesi, Müslümanlarla-Hıristiyanlar- Yahudiler arasındaki müşterek konulardandır. Zira hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar Hz. İsa’nın (a.s) nüzul edeceğine inanmaktadırlar. Onun nüzul ettiğinde, Hz. Muhammed’in (s.a.v) şeriatıyla amel edecek olması, bu nüzulün hadisler ve İslam alimlerinin ayetleri yorumlaması neticesinde, kıyametin alameti olarak kabul edilmesi ve yine Hz. İsa’nın kıyametin alametlerinden biri olan Deccâli öldürecek olması gibi hususlar, onun nüzulünün Hıristiyanlar açısından önemli olduğu gibi Müslümanlar açısından da önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Bu noktalardan hareketle Hz. İsa’nın kıyamete yakın gelip deccâli öldürmesi ve dünyaya sükûn vermesi Hristiyanlar tarafından beklenen bir olay olmuş ve bunu kutsal kitapları İncil’de de telakki edilerek belirtilmiştir. Hz. İsa’nın gelecek olmasını temel akideleri haline getirmişlerdir. Bu akide ile ilgili olarak Yeni Ahitte geçen ayetler şunlardır; (Yeni Ahit’teki insanoğlu Hz. İsa olarak geçer)

“Çünkü İnsanoğlu Babasının yüceliğinde melekleriyle gelecek ve herkese yaptığı işe yaraşan karşılığı verecektir. (Matta, 16/27)

“İnsanoğlunun gelişi doğuda parlayıp batıya kadar her taraftan görülen şimşek gibi olacaktır. Leş nerdeyse akbabalar oraya üşüşecek. O günlerin sıkıntısından hemen sonra, güneş kararacak, ay ışık vermez olacak, yıldızlar gökten düşecek, Göksel güçler sarsılacak. O zaman İnsanoğlu’nun belirtisi gökte görünecek. Yeryüzündeki bütün halklar ağlayıp dövünecek, İnsanoğlu’nun gökteki bulutlar üzerinde büyük güç ve görkemle geldiğini görecekler (Matta, 24/27-30; Markos, 13/21-26; Luka, 21/25-27)

Görüldüğü gibi İsa Mesih’in gökten inmesi İncil de kıyametin gelmesi ile tasavvur edilmiş. Ve onun gelmesi ile dünyanın sükuna ereceğini deccâli öldüreceğini ve kendilerini kurtaracağını ortaya koymuştur. Hristiyanların temel akideleri haline getirdikleri bu konu; Müslümanların yüce kitabı Kuran-ı Kerim’de sarih olarak yoktur. Buradan da şunu anlıyoruz: Hz. İsa Mesih’ in bu dünyaya ineceği düşüncesi, Ehli kitap kaynaklı bir konudur. İsraili kaynaklardan tefsirlerimize geçmiştir. Bu sebeple bu konunun Yahudi ve Hristiyan inancındaki İsa Mesih’in nüzulü, İslam kaynaklarındaki nüzul ile çelişir. Ayrıca İsa mesih’in bu düşünce ile ehli kitap tarafından nüzul ettirilmesi İslam akaidine göre terstir. İslam da bir kurtarıcı beklentisi yoktur. Hz. Muhammed gelmiştir ve peygamberlik vazifesi ortadan kalkmıştır. Bu müfessirlerin İsa mesih’in nüzulünü kendi yorumları ile çıkarttıkları ayetlere baktığımızda;

 Bu ayetler şunlardır: 1) “O, beşikte de yetişkin çağında da insanlarla konuşacak, Salihlerden olacaktır.”( Âl-i ‘İmrân, 3/46)

2) “Ehl-i Kitaptan her biri, ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de o (Hz. İsa), onlara şahit olacaktır. (Nisa, 4/159.)

3) “Şüphesiz ki o (İsa), kıyametin (ne zaman kopacağının) bilgisidir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur. (Zuhruf, 43/61)

Burada Fahrettin Razi’nin Mefatihul Gayb isimli esrinden ve diğer nüzule inanan alimlerin görüşüne baktığımda; bu üç ayet minvalinde İsa mesih’in inmesi konusunda şöyle söylemişlerdir.

1)Müfessirler ilk ayeti ele alırken özellikle “yetişkin çağında” kelimesi üzerinde yoğunlaşmışlardır. Onlara göre Hz. İsa’nın (a.s) beşikte konuşması vuku bulmuş bir olaydır. Fahreddin er-Razi ise bu ayetle ilgili sadece Hüseyin b. Fadıl el Beceli’nin fikrini nakletmekle yetinmiştir. El-Beceli’ye göre “O, beşikte de yetişkin çağında da insanlarla konuşacak, Salihlerden olacaktır.” ayetinde geçen “yetişkinlik çağında” kelimesinin manası şöyledir: Hz. İsa (a.s) ahir zamanda yeryüzüne inecek, insanlarla konuşacak ve deccalı öldürecektir. İşte bunlardan sonra o, “yetişkin çağında” olacaktır, demiştir.

2) Müfessirlere göre “Ehl-i Kitaptan her birinin, ölümünden önce ona muhakkak iman etmesi” Hz. İsa’nın (a.s) kıyamet öncesi Deccalı öldürmek üzere nüzul etmesi zamanında olacaktır. İbn Kesir’e göre; bu ayetten önceki ayetlerde Yahudiler, Hz. İsa’yı (a.s) çarmıha gerdiklerini söylemiş, cahil Hıristiyanları da bu hususta ikna etmişlerdi. Ancak Allah bu ayetle Yahudilerin iddialarının doğru olmadığını, aksine İsa’yı (a.s) indine yükselttiğini haber vermiştir. Öyleyse Hz. İsa (a.s) diridir ve kıyametten önce nüzul edecektir er-Râzî’ye göre de bu ayet Hz. İsa’nın (a.s) kıyamet öncesi nüzul edeceğini gösterir. O’na göre ayette geçen “Ehl-i Kitaptan her biri, ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” ifadesindeki Ehl-i Kitaptan maksat, Hz. İsa’nın nüzulu zamanında yeryüzünde mevcut olan Yahudiler ve Hıristiyanlar’dır. Hz. İsa (a.s) nüzul ettiğinde yeni bir din, yeni bir şeriat getirmeyecektir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v)’in peygamber olarak gönderilmesiyle peygamberlik müessesi son bulmuştur. O zaman Hz. İsa’nın (a.s) Hz. Muhammed’in (s.a.v)’ın dinine tabi olması uzak bir ihtimal değildir.

3) Müfessirlerin Hz. İsa’nın (a.s) nüzulüne yönelik tefsir ettikleri üçüncü ayet de “Şüphesiz ki o (İsa), kıyametin (ne zaman kopacağının) bilgisidir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur.” Bu ayeti destekleyen birçok hadis mevcuttur.  Fahreddin er-Razi’nin de aralarında bulunduğu müfessirlerin ekserisine göre bu ayet, Hz. İsa’nın (a.s) ahirzamanda yeryüzüne nüzul edeceğine işaret etmektedir. Dolayısıyla onun yeryüzüne inmesi kıyamet alametlerindendir. Diyerek görüşlerini serdetmişlerdir.

HADİSLER

Hz. İsa Mesih’in ineceğini söyleyen grubun dayandıkları hadisler baktığımızda:

Hz. İsa Mesih’in inmesi ile alakalı başta Buhari ve Müslim’in sahihleri olmak üzere diğer hadis kitaplarında da birçok hadis vardır. Bunlardan bazıları şu hadislerdir.

“Sizler on alameti görmedikçe hiçbir zaman Kıyamet kopmaz… Biri de İsa (as)’ın inmesi…” (Müslim, Kitabü-l Fiten: 39)

“İmamınız kendinizden olduğu halde, Meryem oğlu sizin içinize indiği zaman sizler nasıl olursunuz?” (Buhari, Enbiya 50, 3265, 3/1272; Müslim, İman: 71,155,1/136; Beyhaki, Esma ve Sıfat: 3265, 2/166)

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryem oğlu İsa’nın adalet sahibi olarak inmesi yakındır…” [Buhari, Kitabü’l-Büyu’: 102, Mezalim: 31, Enbiya 49; Müslim, İman: 242 (155); Ebu Davud, Melahim: 14 (4324); Tirmizi, Fiten: 54 (2234)]

“Vallahi Meryem oğlu (Hz. İsa Aleyhisselam), …hacc yapmak veya umre yapmak yahut da her ikisini de yapmak için icabet edecektir.” (Müslim, Hacc: 216, 1252)

“İsa inecek; emirleri: ‘Haydi gel, bize namaz kıldır!’ diyecek. Buna karşılık: ‘Kiminiz kiminizin emiridir. Bu, Allah’ın bu ümmete bir lütfu keremidir.’ diyecek.” (Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, 5. cilt, s. 380)

“Vallahi muhakkak ve muhakkak Meryem oğlu İsa inecek, hem adil bir hakem, adaletli bir hükümdar olarak inecek…” (Sahih-i Müslim bi Şerhin-Nevevi, cilt 2, s.192; Kenzul Ummal, Kitabul-İman, Bab-ı Nüzul-i İsa İbn-i Meryem, 14/332)

DEĞERLENDİRMEM

Ve keza bunlara benzer birçok hadis, hadis kitaplarında bulunmaktadır. Fakat bu hadisler ahad ’dır mütevatir seviyesine ulaşamamıştır. Şimdi bu müfessirlerin görüşlerine baktığımda sanki şöyle bir durum gözleniyor; Peygamberimiz gitti dünya ahir zamana doğru gidiyor. Kuran elimizde fakat biz Kuran’ı sadece başucumuzda olan evin süsü olarak duvara asıyoruz. Böylelikle ne oluyor, okunmayan bir kitabın ümmeti, örnek alınmayan bir peygamberin ümmeti bir kurtarıcı arayışına giriyor. Ama ortada şöyle şaşırtıcı bir durum var: gerek amellere gerek de çabaya bu kadar önem veren bir dinin müntesipleri bu görüşleri nasıl ortaya koyabilir, Peygamberin üzerine özellikle durduğu bir konuda adeta dini getirene dini öğretme kabilinde bir hareket nasıl serdedilir. Bunun şaşkınlığını yaşamaktayım. Bu konudaki alimlerin görüşleri ayetlerin genel siyak ve sibakına uyuşmuyor. Ayrıca her birine baktığım hadislerin senedinde de büyük sıkıntılar var. Burada Meselenin Kuran delilinin olmayıp hadis/rivayet temelli bir problem olduğu aşikâr bir şekilde gözleniyor. Ayetler konuyu herkesin anlayacağı durumda açıklarken; hadislere uydurulmak istenmesi ile ayetler anlamından çıkıyor. Şimdi asıl ve kesin görüşümüz olan nüzulü kabul etmeyenlere geldiğimizde

HZ. İSA MESİHİN NÜZULÜNÜ KABUL ETMEYENLER

Hz. İsa Mesih’in inmesini kabul etmeyenlerin ele aldığı argümanları değerlendirmeden önce günümüz İslam alimlerinden büyük müfessir Murat Sülün’ün bu konudaki realist bakış açısını sunmadan geçemeyeceğim. Ardından da kendi bakış açım ile genel değerlendirmemi ortaya koyup bu konuyu sonlandıracağım.

KURAN’DA HZ. İSA

Öncelikle, Kuran’da nüzulü İsa, akli ve nakli açıdan bunca tartışmaya sebep olan böylesi önemli bir konuda dinin ana metninde net bir ifade bulunmamaktadır. Şunu belirteyim ki mesele ilk eksende Hz. Îsâ’nın tabiatı ile alakalıdır. İsa Mesih etten kandan oluşan bir beşerdir ve insanlara gönderilmiş bir elçidir. Bir beşerin tabii olduğu kurallara uyarak doğmuş büyümüş ve ölmüştür. Senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar? Her can ölümü tadacaktır. Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz. (Enbiya 21/34) Ayeti kerimesi gereği her canlı ölümü tadacak bu dünyaya gelen herkes ölümlüdür ve yüce rabbin taktir ettiği yaşamı yaşayıp, öteki dünyaya irtihal edecektir. Hz. İsa sadece babasız doğması ile diğer insanlardan ayrılır. Hz. Âdem hem anasız hem babasız olarak bu dünyaya gelmiştir. Ama kimse onu Tanrılaştırarak Hz. İsa’daki gibi bir sapıklığa düşmemiştir. İkinci olarak, Onu İsrâiloğulları’na elçi kılacak ve o şöyle diyecek: “Kuşkuya yer yok, işte size rabbinizden bir mucize ile geldim; size çamurdan kuş biçiminde bir şey yapar ona üflerim, Allah’ın izni ile derhal kuş oluverir; yine Allah’ın izniyle körü ve cüzzamlıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim; ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz elbette bunda sizin için bir ibret vardır. (Ali İmran 3/49)

Yine genel kanaate göre kucağındaki bebekle çıkagelen annesinin kınanması üzerine, İsa Mesih beşikte şöyle demiş;  Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece bana salatı ikame etmemi (gerçek dindarlığı) ve zekâtı vermemi (vererek benliğimi arındırmamı) emretti. Anneme karşı beni ahlaklı kıldı; bedbaht bir zorba yapmadı. Esenlik içinde doğdum; esenlik içinde öleceğim ve esenlik içinde haşredileceğim. (Meryem 19/33 Büyük Alim M. sülünün yorumu.)

Hz. İsa’nın bebek iken konuşması reel bilim ve gerçek anlamda konuşması olağandışı bir olaydır. Hz. İsa’ya atfedilen bu konuşma şayet doğru ise harikulade bir durumdur. Konuşmanın içeriğine baktığımızda Hz. İsa’nın kitap sahibi olmadığı aşikardır. Bu sözleri Hz. İsa’nın tüm hayatı boyunca zikrettiği sözlerin bir özeti olarak söylediğimizde ibare hakikat anlamı ile düşünülebilmektedir. Ayrıca beşikteki ifadesinde yetişkin olmayan anlamına gelebilmektedir.

Hasılı, Ben Allahın kuluyum bana kitap verdi. Beni peygamber kıldı… 30,31. meallerin açık delaletinden yani böyle diyebilmesi için kendisine kitap ve peygamberlik verilmesi gerektiğinden, anlaşıldığı üzere, İsa Mesih hayatı boyunca bu gerçekleri ortaya koymuştur.

Yine Kuran-ı Kerim’de Bilin ki, o kıyamete ait bir bilgidir. Sakın ondan şüphe etmeyin ve bana tâbi olun. Bu dosdoğru yoldur. (Zuhruf 61) ayetinde hz İsa’nın kıyamet alametlerinden olduğunu ortaya koymuştur. Yukarda zikredildiği gibi Nüzulü İsa hak diyenler buna bir delil olarak bakmışlardır. Oysa Hz. İsa 2000 yıl önce kıyametin yaklaşmasına bir delil olarak gelmiştir. O delil ortaya konmuş ve Hz. İsa Allah’a dönmüştür. Vaktaki Hz. İsa o açık belgelerle geldi. Buyurularak, normal gelişinde icra ettiği görevden söz edilmiştir. Kuranı Kerim’in Hz. İsa’dan sürekli Mesih diye bahsetmesi bu bağlamda son derece önemlidir. İsrail oğullarının sürekli yolunu gözlediği kurtarıcı kişi İsa Mesih’tir. Yahudi şeriatındaki bazı hükümleri ilga etmeye kalkınca yahudilerin büyük başları tarafından yok edilmesine karar verildi. Onlar (yola gelmek için) kıyamet vaktinin ansızın gelivermesini mi bekliyorlar? Halbuki onun alâmetleri geldi. O gelip çatınca akıllarını başlarına devşirmeleri neye yarar! (Muhammed 47/19) kuranı kerimde defalarca kıyametin kopacağından bahsedilmiştir. Kıyamet alametleri tahakkuk etmiştir. Bu açıdan nüzulü İsa beklentileri kıyametin ansızın kopmasına terstir. Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce, ona (İsa’ya) iman edecek olmasın. Kıyamet günü, o (İsa) onların aleyhine şahit olacaktır. (Nisa 4/149) herkesin kendi ölümünden hemen önce gerçekleri kavraması anlamında gerçekliğe ve mevcut ayetin anlamına uygundur.

İsa Mesih ve Allah arasında kıyamet günü geçecek diyalog şu şekilde kuranda geçmektedir. ‘’Allah “Ey Meryem oğlu Îsâ! İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin’ dedin?” buyurduğu zaman o şu cevabı verir: “Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zatında olanı bilmem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin. Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim de rabbim sizin de rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin. Şayet onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen, hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin. “Allah şöyle buyurur: “Bugün doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlar için, ebedî kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan hoşnuttur, onlar da O’nun rızasını kazanmaktan ötürü mutludurlar. İşte büyük kurtuluş budur. Göklerin, yerin ve içlerindeki her şeyin hükümranlığı Allah’a aittir. O her şeye kadirdir.” (Maide 5/116-120)

Hz. İsa’nın cevabındaki “içlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin” kısmına dikkat edelim,

Öncelikle Hz. İsa yüce Allaha sen beni vefat ettirmeden önce ben bütün her şeyi biliyordum onların ne yaptığını ne yapmak istediğini biliyordum fakat sen beni öldürünce onların halini bilip gören sadece sen kaldın demiş. Ben öldükten sonra onların yaptığını (beni tanrı ilan ettiklerini) bilemem demiş. Ve Allaha karşı kendini savunmuştur. Ayrıca burada tek bir ölümden bahsedilmekte, Hz. İsa’nın ve annesinin Tanrılaştırıldığından haberinin olmadığından bir haber verilmektedir. Ayrıca burada kullanılan vefat ettirme fiili katl fiili ile kullanılmamıştır, buradan kuranın eşsiz ve nezih üslubunu görmekteyiz.

KURAN’DA NUZÜLÜ İSA

Sonuç olarak, nüzulü İsa konusu Kuran’ın ana maksatları çerçevesinde hiçbir yere oturtulamaz. Çünkü kuranda ve İslamiyet’te bir kurtarıcı fikri yoktur. Bu kurtarıcı fikri Hristiyanlığın ve putperestliğin ana ilkelerindendir. Bu sebeple İslamiyet’in ana ilkelerine terstir.  Herkes yapacağını kendi yapar yaptığı işin sonunu da kendi tadar İslamiyet’te sorumluluğun şahsiliği esastır. Îsâ’nın inişindeki temel kıstas onun insanlığı kurtarması ile alakalıdır. Ve bu telakki İslami aklın değil İsraili aklın bir sonucudur. Kaldı ki kıyametin şartları tahakkuk etmiştir. Alametler ortadadır. Eğer Nüzulu İsa’yı savunursak Allahın yüce Kuran’ına ters düşmüş oluruz. İsa’nın nüzulü genel ilke ve teamüllere göre imkânı yoktur.

Burada aklımıza Allah her şeye kadir değilmidir? diye bir söz gelmekte elbette Allah her şeye kadirdir. Allah’ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allah’ın yasalarında asla bir sapma da bulamazsın. (FATIR 43) ayetinde Allah yasalarını belirlemiştir. Ve kullarını bu çerçevede bir sınava tabi tutmuştur. Evet Allah dilerse her şeyi yapabilir sonuçta her şey onun meşiyeti ile meydana gelmiştir. Hiç kimse onun iradesine ipotek koyamaz. Ama bu istisnai durumu genelleştirirsek o zaman ne bilim diye bir şey olur ne de bu bilgi ile bir yere gidebiliriz.

HADİSLER’DE NUZÜLÜ İSA

İkinci kaynağımız olan hadislere baktığımda, öncelikle Kütüb-i Sitte’de sonra da muhtelif hadis kitaplarında bu konu hakkında çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Kütüb-i Sitte ’deki rivayetlerde belirtildiğine göre Hz. Îsâ, deccal ortaya çıktıktan sonra Buhari’de yer almayan bir kayda göre iki eli iki meleğin kanatları üzerinde- Dımaşk’ın doğusundaki beyaz minareye sabah namazı vaktinde inecek, müslümanlar arasında adaletle hükmedecek, haçı kırıp domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, hac ve umre ziyareti yapacak, nefesi kâfirleri öldürecek, Lüd kapısında deccâli katlettikten sonra yedi veya kırk yıl yaşayacak, Şam tarafından esen bir rüzgârın etkisiyle bütün müminlerle birlikte ölecektir. Ve buna benzer birçok hadis, kaynaklarımızda bulunmaktadır. Ancak bu hadislerin gerek senetlerinde gerekse de metinlerinde gözle görülecek kadar büyük yanlışlar bulunmaktadır. Ayrıca bu rivayetlerde Hz. Peygamber’in sözlerinde bulunması imkânsız olan pek çok çelişki mevcuttur. Hz. Îsâ’nın iniş zamanı, iniş vasıtası, dünyada kalış süresi, tâbilerinin sayısı, göreceği işler ve defnedileceği yere dair bilgilerin farklı olması bu konudaki çelişkilerden bazılarıdır.

KURAN’DAKİ PEYGAMBERLER TARİHİNE GÖRE NUZÜLÜ İSA

Kuran ve Sünnet çerçevesinde Hz. İsa mesih’in akıbetini ve nüzulünü düşündüğümüzde, hadislerin bu konu için mütevatir düzeye ulaşamadığı görmekteyiz. Bu yüzden bu konunun realitesini ortaya koyabilmek için yolumuzun geri kalanını sebepler sebebinin bize indirdiği yüce kitapla ve dinler tarihi kaynaklarının vasıtası ile tamamlayacağım.

Kuran-ı kerimde hz Îsâ’nın Yahudiler tarafından öldürülmediği, onun Allah tarafından yükseltildiği belirtilmiştir. Allah elçisi Meryem oğlu Îsâ Mesih’i öldürdük” demeleri yüzünden… Halbuki onu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler; (başkası ona benzer kılındığı için) şüphe içine düşürüldüler. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bu konuda tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uyma dışında hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmemişlerdir. Bilâkis Allah onu kendine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir. (Nisa 4/157-158) burada hz Îsâ’yı katlettik diyen Yahudiler onu asamadıkları, onu öldürüp kendine yükseltenin Allah olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca Al-i İmran 3/55’te bu konu daha da detaylandırılmıştır. Allah buyurmuştu ki: “Ey Îsâ! Ben seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni o inkârcılardan arındıracağım ve sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerden üstün kılacağım.  Diyerek iman edenleri iman etmeyen nankörler üzerinde delillerle, çoğu zaman hem delillerle hem de kılıçla üstün kılacağını belirtmiştir. Zemahşeri buradaki tabi olan kişileri müslümanlar olarak tanımlamıştır. Şeriatleri farklı olsada hz İsa’nın yolundan giden en müstakim topluluğun müslümanlar olduğunu belirtmiştir. Burada onu reddedenler ve karşıt cephede bulunanlar karşılaştırılmış ve ona iman edenler birçok yerden övülmüşlerdir. Ve düşmanlarına karşı daima muzaffer ve güçlülükle anılmışlardır. Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun. Nasıl ki Meryem oğlu İsa da havarilere, “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler de “Biz Allah’ın yardımcılarıyız” demişlerdi. Bunun üzerine İsrailoğullarından bir kesim inanmış, bir kesim de inkâr etmişti. Nihayet biz inananları, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler. (Saff 14) Ayetlerden görüldüğü üzere Allah, kulu Hz. Îsâ’yı yahudilerin eline bırakmamış, onu kendine yükseltmiş. Ona uyanlarada nüfus ve nüfüz açısından, inkarcılardan üstün tutmuştur.

Sonuç olarak. Hz. İsa büyük bir insan ve peygamberdir. Al-i İmrân 55 ve Saff 14’te zikredildiği üzere, kıyamete kadar yaşayacak sevenleri sevmeyenlerinden fazla olacak. Kendisi toprak olsa da fikirleri, duruşu, hak için yaptığı sancaktarlık, ona tabi olanların yüreğine bir ekin tohumu gibi ekilecek ve getirdiği duru şeriat her yağmur damlası ile mümin gönüllerde başak açacaktır. Burada konunun anlaşılmamasına sebebiyet veren bir diğer ihtilaflı konu da İsa As. Refi konusudur. Hz. İsa’nın yükseltilmesi Allah katına çıkmasını genel olarak yukardan aşağı bir düşünce olarak müslümanlar benimsemiştir. Fakat buradaki Allah katı, aşağıdan yukarı bir yükseliş değildir. Böyle bir düşünce Allahın yer gökten münezzehtik ilkesi ile çelişir. O göklerinde İlahıdır yerinde, bu konu aydınlatıldığı zaman İsa Mesih’in nüzulu daha kolay anlaşılacaktır.

Hasılı İsa As. doğumu ve ölümü Hristiyanlar ve Yahudiler açısından problemli olsada bizim, hayat rehberimiz olan Kuran, bu konuyu bizim önümüze realist ve açık bir şekilde ortaya koyuyor. Yahudilerin ve Hristiyanların bu konudaki tezlerini benimsememiştir. İsa as. Dünyada ve ahirette gözde bir kuldur. Allahın Meryem’e doğrudan ilka ettiği bir kelimedir. Meryem’in oğludur. Allahtan gelen bir elçidir. Diriltici bir soluktur. İsrailoğulları için bir modeldir. Zincirkırandır. Bekledikleri Mesih de odur. Onun 2000 yıl önce gelişi kıyamet alametidir. Gelmiş ve hikmeti kaybeden Yahudilere hikmeti anlatmaya gelmiştir. Dini şekil ve merasimden kurtarmaya çalışmıştır. Kutsal ruh ile desteklenmiştir. ‘’çamura can verme, ölü diriltme gibi işleri Allahın izni ile gerçekleştirmiştir. Bir defa vefat etmiştir ve onu vefat ettiren yüce ALLAHTIR.  Allah insanlara beşerî bir Peygamber gönderip, hiçbir biyolojik kulada ölümsüzlük bahşetmediğine göre, Her iki özelliğide taşıyan İsa Mesih’in Yahudiler tarafından öldürülmemiş ve Allah tarafından yükseltilmiş kabul edilmesi, bir İslam Peygamberi olarak İsa Mesih getirdiği ilkelerle ahirete kadar yaşayacak, sevenleri inkâr edenlerden daha fazla olacaktır.

DEĞERLENDİRME

Kurtarıcı fikri putperestliğin ve Hristiyanlığın temel akidelerinden biri olsada, İslamiyet’in ana ilkelerine terstir. İslam da herkes yaptıklarının sonucuna kendi katlanır. Necm suresi 53/36-54 de geçen kendi üzerinde yük bulunan kimse başkasının yükünü çekemez, insan ancak kendi çalışmasının karşılığını alabilir. Ayeti gereği ‘’kurtarıcı’’ anlayışı İslam’ın ana ilkelerine tamamen terstir. Bu sebeple İslamiyet’te gerçek ‘’Hz. Îsâ’’ bir peygamber olarak gönderilmiş ve görevini tamamlamıştır. Getirdiği büyük şiarı Müslümanların göğsüne ekmiştir. Ve sonunda yüce Rabbimiz tarafından vefat ettirilerek kendine yükseltilmiştir. Genel kabule göre zikredilen İsa Mesih’in nüzulü konusu İsraili kaynaklardan türemiştir.  Ve hiçbir akli dayanağı yoktur. Yukarıda da zikrettiğim gibi, İsa Mesih konusu çok önemli ve zahmetli bir konudur. Genel hatları ile ele alınmaz ise kişiyi boş inançlara saptırabilir. Nitekim 15 Temmuz’da olduğu gibi, herkesin canını, malını, mukaddesatını tehlikeye sokmuştur. Bu olay sonucunda müslümanlar küçük düşürülmüş saygınlığı zedelenmiştir. Sırf bu konu Müslümanlar tarafından sağlam bir zemine oturtulamadığından, Müslümanların tarihinde birçok Mesih ortaya çıkmıştır. Hepsi de gerek Müslümanların mukaddesatını ve makasıdını gerekte diğer insanların canını malını namusunu tarumar etmiştir. Birçok insanın canını yakmıştır. Ayrıca bu konunun tam içtenlikle anlaşılmaması sonucu, Kuran-ı Kerim’de geçtiği üzere inanları inanmayanlar üzerine üstün kılınması, ibaresi tam tersi bir sürece girmiştir. Adeta inanmayanların eline düşen bu Mesihlik imajı, inananlara güç yetirmek için kullanılmıştır. Şimdi İsa Mesih’in ineceğini kabul edenler ve etmeyenlerin argümanlarını zikrettikten sonra şöyle bir kanaate ulaştığımı vurgulamak istiyorum. İsa mesih’in gelmesi hak idi ve 2000 sene önce hak olarak kıyametin alameti olarak geldi. Ardından bütün vazifelerini icra etti ve vadesi dolunca Allah tarafından öldürüldü. Bir daha bu dünyaya gelmeyecek. İsa Mesih in nüzulünü daha iyi ortaya koyabilmek için deve ve harese bitkisi temsili ile açıklayacağım

Develere çöl gemileri derler, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bu bitkinin adı haresidir. İşte Mesihlik gibi bazı Müslümanların anlayamadığı (anlamlandırmadığı) bu konular harese gibidir. Müslümanlar bunu yerde yer ve bu onların hoşlarına gider, taki Müslümanların inanç ve alametlerinin bitip cansız bedenlerinin dünyanın sayısız kumunun içinde yok olmasına kadar.

Ayrıca Hz. Muhammed son peygamber olduğuna göre ondan sonra başka bir Peygamberin dünyaya gelmesi “hatm-i nübüvvet” ilkesiyle bağdaşmaz. Bir başka açıdan son peygamber olarak gelen gerçek kurtarıcımız Muhammed Mustafa Sallalahu Aleyhi Vesellem “Ey kızım Fatıma! Babam Peygamber diye güvenme Rabbine karşı kulluk vazifeni yap, Eğer Allah’tan nefsini satın alamazsan vallahi ben bile senin namına hiçbir şey yapamam…” demiş ve onun bir zümreye mensubiyetinin öteki tarafta ayrıcalıklı olmayacağını belirtmiştir. İlk anlayışa göre İsa Mesih’in ortaya çıkması sakat bir anlayış olarak karşımıza çıkar. Çünkü, İslam dini kimseyi kayırmaz, İslamiyet’te temel kıstas takvadır. Kişiyi öteki tarafta, feraha götürecek şey dini ikame etmesidir. Kuranın emir ve yasaklarına uymasıdır. Hiçbir emir ve yasağa uymadan bir kurtarıcı beklemek dinin ana akidesi ile çelişir. ‘’(Allah) Ayetlerde Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi, şüphesiz yalnızca Allah katındadır. O, yağmuru indirir, rahimlerdekini bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini de bilemez. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.” (Lokman Süresi: 34) Ayetinde ve diğer Ayetlerde bu bilgilerin ancak Allah tarafından bilindiği söylenmiştir. Bu yüzden eğer İsa Mesih kıyametin yaklaşacağına yakın, gelecek olsaydı Allah bunu kullarına bildirirdi.

Sonuç olarak meseleye baktığımda bu mesele Kuran bazlı olmayıp hadis/rivayet temelli bir problemdir. Bu problemin çözülmesi için de Müslümanların at gözlüğünü atıp daha geniş kapsamlı bakmaları gerekir. İlk görüşten hareketle, artık bizi kimse kurtarmayacak. Gökten kimse inmeyecek. Bizi ancak yaptıklarımız ve gerçek kurtarıcı kurtaracak. O da Peygamberimiz (sav)dır. O gerek uygulamaları ile gerek yaşantısı ile müslümanlar için ideal bir örnektir. Onun örnekliğini yaşamak kişiyi gerçekten kurtarır. Allah peygamberleri, peygamberlerde insanları eğitmektedir. Peygamber her rolden ümmetine örneklik edebilmek için uygun bir pozisyondadır. Çünkü o tüm insanlığa gönderilmiş bir rol modeldir. Ve her zaman öyle kalacaktır.

KAYNAKÇA
  1. Murat Sülün – İsa Mesih’in akıbeti- makale ve ders notları
  2. Fahruddîn er-Râzî’nin Mefâtihu’l-Gayb Adlı Tefsirinde Hz. İsa’nın (A.S) Ref’i ve Nüzulü-Makale
  3. Hz. İsa’nın Vefatı, Ref‘i ve Nüzûlü Bağlamında M. Zahid Kevserî’nin İlgili Kur’an Ayetlerine Yaklaşımı- Makale
  4. Kur’ân Lügatı İlmi Açısından Hz. Îsâ’nın (a.s.) Ref’i ve Nüzûlü- Dergi yazısı
  5. M. Zahid Kevseri’ye Göre Hz. İsa’nın Vefatı, Ref’i ve Nüzulü ile İlgili Ayetlerin Yorumu- Makale
  6. DİA- MESİH
  7. DİA-HZ. İSA