Kategori arşivi: Edebiyat

Maria’ya Mektuplar

Bu yazımı, aşağıda bıraktığım müzikle okumanızı isterim…

//////////////

Sevgili Maria;

Sende farkettiğim bu farklı yanı, artık açıklamanın vakti geldi…

21.yy’a ait hiçbir şey dikkatimi çekmiyor. Modern zamanların trajikomik yanından sıyrılıp, senin o maziye uzanan yanını izliyorum. İnan böylesi daha keyifli…

İki ucu bir araya gelmeyen siyah paltonu, narin ellerinle bir etmen, tıpkı kavuşmayı bekleyen aşıklar sanki… Yüksek ökçelerinle sokaklarda yankılanan “tak tak” ların, zamanın ötesinde geçmesini istemediğim saatler gibi…

Her daim çantanda okumayı bekleyen kitapların, yazmaya hevesli kalemlerin…

Ahh; yeni yetme gençlerin iğreti yanları çekmiyor beni,

Beni geçtiğin yollar, altını çizdiğin cümleler çekiyor yalnız…

Sen ki; hafif bir rüzgar esintisinde uçacak izlenimi veren bu narin bedeninle, koca koca zorluğa meydan okuyorsun! Hiçbir güç böylesini tarif etmeye yetmiyor.

Attığın adımların, seni sonsuz cennete sürüklüyor adeta…

21.yy’da sahafın en guzide kitabı gibisin Maria… Yalnızca değer bilenin sahip olmak isteyeceği o eşsiz kitap…

Ve sahafçı merakla bekler kitabın sahibini. Onun sahibi ben olmak istiyorum Maria…

Hiç kimse bu nostaljinin rengini görmesin. Büyüsüne kapıldığım bu rüyaya yalnız ben inanayım istiyorum!

Maria;

Şimdi yürüdüğün sokaklar bu denli şanslı olduklarının farkında değil… Ellerinin değdiği hiçbir çiçek bir daha suya muhtaç olmayacağını bilmeyecek…

Senin farklı yanını yalnız ben bileceğim.

Geçmişin izlenimini anımsatan bu farklı yanından öpüyorum /öpmek istiyorum!!

Ben; 21 yy’da kaybolmuş benlik

Özgür Yıldız

Gözlerini kapatıp gecenin sesini dinler küçük kız. Yıldızlar; gece gündüz hep aynı yerde midir, yoksa bulutlar kadar özgürler mi? Düşünür durur.

Ayaza kesmiş topraklar kurudukları anları da anımsar. Her şey değişir ya, hüzünler yerini tebessüme de bırakır elbet.

Özlenir daima neşeli sokakların taş kaldırımları…

Kalbin içinde biriken anıları silemez yaşı geçkin olanlar. Uzaklara dalmak bundandır. Bir şarkı mırıldanır sesine yandığım. Tozu silinir yalnızların…

Uzaklarda arama, içindekidir yakındığın. Ve yanmak çare olur kimi zaman karanlığına. Gerekirse yan, kül olmadan mührün sahibini hatırla.

Serçe parmağın küçüklüğüne aldanıp üstten bakan ortancaya rast gelmedim henüz. İnsanın insana olan kini niyedir bilmem. Ayakkabılarım sıkar ara sıra, bu yaşımda büyüyen ayaklarımı. Ayaklar mı isyan eder en çok, canına yandığımın dünyasında, yoksa insan mı bilemem.

Bacaları tüten evlerde umut hala vardır. Yaşanılan, yaşanılacak bin yığın duygu, düşünce ve daha nicesi… Kırmızı pabuçlu bebekler giydirilir güneşli günlere… Özgürlüğe düşkün bulutlar, akışına kapılıp dağı taşı delen köpük sular… Hepsinin amacı, gidilmeyen ırak yolları keşfetmekse ey insan, son cümleni bitir. Yapacağın her ne varsa bugün tamamla. Keşifler boyu uzaklara…

Sen hiç özgür yıldız olmayı denedin mi??

Yalnız Kıyılar

Bir sonbaharın gelişi var. Sanırsınız bütün imkansızlıkları beraberinde, hüznü koynunda saklamış. Salkım saçak hayaller ardında çaresizlik korkutmuş insanı. Umutsuz yazar olmayacağına dair söz verenler, onarıcı kelimeler bulmaya ne kadar uzak…

Gemiler ardında gider küçük kayıklar, küçüklere kimse yer vermez insan dünyasında. Oysa kalbi küçük olanın değer bilinmediği dünya olsa, ah ne gülerdik doyasıya…

Bir şiir fısıldar şairler, on yıl öncesine dayananan… Acılar hep on yıl, çaresizlikler on yıl öncesi… Hissedilenler taptaze ve aynı dertten muzdarip! İnsan işte, dert diyarından seçmece…

O şiiri okur yıllar sonra bir yabancı. Yalnızlığı içine sindirmiş ve sokak taşlarına basmamaya yeminli bir kalbi, nasıl taşır küçük bedenler? Taşıma uğruna ne bedeller öderler?

Aykırı otlar bekleşir dağ diplerinde. Onlar bile paylaşır da aynı hevesi, yalnız bir kalbin ahı işitilir taa otların dağlarında.

Kimse duymaz bu sesleri, belki sağır kesilen yabancılar olurlar bir an. Uzaklara daldın mı hissedersin yalnızlığın alacalı sesini. Eşlik edersin kısık ateşte pişen kalp nidalarına.

Ve kimse bilmez, bilmek istemez olurlar bir an… Yaşarken verilmeyen kasımpatılar, ölünce kıymete binerler. Son bulur ya nefes, kasımpatılar biter topraklarda. Yalnız kalp neylesin şimdi o kasımpatıları…Açsınlar ne günahı var çiçeklerin?

Anlaşılmayan dil, gönül dili olsa gerek. Bileni az, anlayanı az, anlamak isteyeni az… Sorsan bir dil bir insan eder. Hani nerede gönül dillerimiz, ahh nerede?

#ebrucahisler

Hoş Seçimler


Garipsenir bir yaşamın ortasında, artık her durumu kabullenir, her vakayı normalleştirir oldu insanoğlu. Vefa, yerini sırtından bıçaklamaya; sevgi, yerini kıskançlığa kaptırdı. Hiç mi güzel giden şeyler olmadı peki?
Elbette oldu. Birileri sabahları erken uyanıp insanlık için ekmek pişirmeye devam etti. Bir kedinin başını okşadı kimi, bir diğeri bir yetim sevindirdi. Bu iyi insanlar hatrına mı döndü dünya, yoksa zaten dönesi mi vardı? Yediğimiz çikolata çöpünü yere attık, yılmadan süpürdü çöpçüler. Belki de dünya Küresel Isınma’dan bir miktar böyle korundu. Bir tarafta ağaçlar, bile isteye kesildi, yakıldı da… Yerine milyon liralık oteller layık görüldü insana. Oysaki doğanın içinde bir anlam ifade ederdi tüm canlılar. İşte birileri yakıp yıkarken, birisi küçük bahçesine bir fidan ekti. Sabırla bekledi. Sırf faydacılık olsun diye meyve ağacı da değil. Upuzun salınan söğütlerden ekti. Kuşlar uçtu, arılar bal yaptı. Anlayacağınız hep kötü şeyler olmadı dünyada. Çoğu canlı dünya için çabaladı durdu. Vakit gelene kadar huzuru aradılar. Ama her insan aynı yolu seçmedi. Aydınlık yolları seçen kadar, o yolu bertaraf edenler çoktu. Üstelik o yoldan geçtiği halde ardındaki geçemesin diye yola dikenler savuranlar da…
Bir ışık belirse ıssız bir ormanda, korkardık. Kalbimizde beliren kara lekelerden korkmadık bu denli…
Kendimize yapılan onca haksızlığa karşı çıkar, yükselirdi göğe seslerimiz. Oysa bir başkasındaki haksızlığa üç maymunu oynadık biz…
En güzel hevesleri edindik, en güzel hayalleri gerçek etmek istedik. Hayallerimizi başkasında görünce yıkıldık bittik biz…
Kendimizi bazen güçlü görmek isterken, bizi alaşağı çekenlere kanıp karalar bağladık… Kimimiz iyilikten yana koşarken, kimimiz kötülüğü kutsadı içinde.
Aynı zihinler, aynı beyinler ve farklı tercihler…
Ardınıza sakladığınız içsel düşünceleri dökme vakti! Ya kötülüğün zerresine kadar inanıp bu yolda can çekişirsiniz ya da iyilik dolu hisler saran bedeniniz son nefesinde bile huzurla dolar. Seçim sizin…
Buradan sonrasını iyilikten yana olanlarla devam edeceğim!
Öncelikle kendimizi sevmeyi bileceğiz. Kendini sevmeyenin evreni sevdiği hem nerede görülmüş?
Yıldızlara, parlak ışıklarıyla gülümseyen aya, gökyüzünde Küçük Ayı’yı bulmaya vakit harcayacağız.
Ağaçların kesilmesine dur diyeceğiz, yaşamak için dur!
Bir çocuk sevincini hissetmek insanı iyi eder, sevindireceğiz. Bazen tatlı tebessümle, bazen minik bir çikolata ile…
Hani derler ya sana taş atana sen gül at diye. Bağıran, çağıran kim varsa tek bir kelime sarfetmeye bile değmez. Öyle güzel sus ve uzaklaş ki ondan, bu ağır uzaklaşma ile ezilsin.
Hayallerin, umutların var! Bir başkası hoşlanmadı diye, sırf o istemiyor diye hayallerinden vaz mı geçeceksin? Fikirlerine saygı duyan insanlar olsun hayatında ki, saygı duydukça saygı duyulmanın huzuruna varabilesin…
Bu bir iyilik savaşı ise hep iyi olmaya çaba sarf etmeli. Kötülüğe karşı bir savaş… Ama öncelik olarak içsel huzuru bulmak önemli. İçsel huzurlarımız ise ağaçların esintisiyle, hoş duygularla, samimiyetle, kedi bakışları ile olur.
Kalbimize iyi bakmalı, ona iyi davrananlara gülümsemeliyiz. Farkımıza varabilsek ne güzellikler var içimizde… Sıcacık, umutlu…
Kalbimizin kara lekelerden hep uzak kalması dileğimle… Ay ışıklı lambalarınız bol olsun efenim.

KAYIP | HİKAYE ZAMANI

Yazdıkları tiyatro oyunu, bir kadının ölümüne yol açmıştı. Gerçek ve hatta dolu dahi olmaması gereken silah tiyatro sahnesine girmiş, oyunun bir parçası olmuştu. Patlama sesi, yağmurun suda bıraktığı dalgalar gibi sonsuz bir döngüyle salınıyordu çevresinde. Neler olduğunu anlamak için sahneye koşmuş, yerde yatan bedeni görünce o da kaçmıştı diğer herkesle birlikte. Taksiye atlamış, huzursuzluğuyla yarı yolda inmiş, geri kalan yolu da ormanın içinden düşe kalka koşarak geçmişti. Onu bulmak için oradaydı. Üstü başı çamur içinde, yanan şöminenin dibinde oturuyordu şimdi. Şöminenin ateşi yanaklarından akan gözyaşlarını parlatıyor, kasılmış ifadesini daha da ürkütücü bir forma sokuyordu. Yavuz, yitmişti.

Gözü, Homer’ın onu asla içeri sokmadığı odasına takıldı. Başını iki yana sallarken önüne döndü. Akıl hocasına ihanet edemezdi. Sakince ayağa kalktı. KollarınI heykel gibi iki yanından sarkıttı. Ellerini sıkıp gevşetiyor, sanki bir şeyin varlığını hissetmek istercesine tırnaklarını avuçlarına batırıyordu.

Kapının ahşap işlemeli kolunu hafifçe indirdi. İleriye doğru itti. Kulübenin içi gıcırtıyla doldu. Odada bir pencere dahi yoktu. Köşede üstü kağıtlar ve kitaplarla dolu masa vardı. Boşta kalan her duvarı kütüphaneydi. Raflar o kadar çok dolmuştu ki yerlerde kitaptan dağlar oluşmuştu.

Yavuz, çalışma masasına yaklaşıp çekmeceleri açmaya başladı. Ne bulması gerektiğinin belirsizliği ile bulacağı herhangi bir şeyin heyecanı arasında debelenip duruyordu. En alt çekmecede bir silah gördü. Sanki birisi tarafından izleniliyormuşçasına kapıya baktı. Kimse yoktu. Hiç düşünmeden alıp pantolonunun kemerine sıkıştırdı.

Çekmeceyi kapatacağı sırada bazı kağıtlar dikkatini çekti. Bir çocuk tarafından çizilmiş çeşitli resimlerdi bunlar. Çizimlerden birisinin arkasına zımbalanmış gazete haberini gördü. Aile Trajedisi, diyordu haberin başlığı.

Dün gece saat üç sularında H. Y. (25), içerisinde çocukları B.Y. (5) ve Z. Y. (1) ile araçla köprüden geçişi sırasında kanala uçtu. Yapılan araştırmalarda anne H. Y. ve 5 yaşındaki kızı B. Y.’nin bedenleri olayın gerçekleştiği yerden üç kilometre ötede bulundu. Z. Y.’ye dair arama çalışmaları halen devam ediyor. Henüz kurtarılan olmazken yetkililer, olayın sebebini öğrenmek için harekete geçti.

Haberdeki eskimiş fotoğraf neşe dolu küçük bir kızın suratıydı. Her şeyi çekmeceye geri soktu. Titreyen elleriyle kapattıktan sonra ayağa kalktı. Sanki çevresinde her şey bir kurguydu. Şimdi ise o kurgunun parçalanan duvarları içerisinde yaşam savaşı vermeye çalışıyordu.

Odada dolaşırken gözü, iki kütüphanenin kesiştiği noktada duran sandığa takıldı. Üzerindeki kitapları bir kenara fırlattıktan sonra kapağını açtı. İçi müsvedde kağıtlarla doluydu. Elini sokup karıştırmaya başladı. Sert bir cisme temas ettiğinde duraksadı. Üstte kalan ne varsa hepsini alıp dışarı çıkardı.

Spirallenip kapaklanmış büyük defterler sandığın dibine özenle yerleştirilmişti. Homer’ın el yazısını taşıyorlardı. Sayfalardan rastgele bir tanesini açtı. Senaryoydu bunlar. Yavuz, hayal kırıklığına uğramış bir şekilde geri bıraktı. Bir tane daha çekip çıkardı. Diğerlerine göre oldukça kısaydı. İlk sayfasını açtı. Aile Trajedisi, yazıyordu sayfanın başında.

Homer’ın bir dönem gazetecilik yaptığını ve hatta kendi ailesinin haberini yazmış olduğunu düşündü. Çok fazla değil, birkaç dakika sonra, Yavuz sayfaları okumayı bitirdiğinde Homer’ın haberi değil, kaderi yazdığını anlayacaktı.

Elindeki senaryoyu kenara fırlatıp başka bir tane aldı. Kayıp, yazıyordu bunun başlığında da. Ve ana kahramanı Yavuz isminde bir adamdı.

Neden bunu yapmamı istiyorsun? Yani… Ben de yazmak istiyorum.

Senaryoda söylediği ilk cümle buydu Yavuz’un. Tıpkı buraya geldiği ilk gün, her şeyin başladığı o ilk an gibi. Daha da ilerilere gitti.

“İş bittiğinde de yazar kısımda sadece benim adım olacak, öyle mi? Buna inanmayı çok isterim.”

“İnan o halde.”

Yutkundu.

“Sana nasıl yardımcı olabilirim evladım?”

“Aslında küçük bir kanca alacaktım. Arkası yapışkanlı olanlardan.”

Yavuz, her şeyi şimdi anlayabiliyordu. 

Arkasında bir tıkırtı duydu. Başını çevirdiğinde Homer, ıslak montuyla birlikte kapıdaydı. Odasındaki dağınıklığa kısa bir göz attıktan sonra bakışları, Yavuz’un üzerinde durdu.

“Ne yaptın sen Yavuz?”

Delicesine atan kalbinin korkusunu gizleyerek elindeki kağıtlarla ayağa kalktı.

“Bunlar ne?” diye sordu titreyen sesiyle.

“Yazılarım.” Tüm olanlara karşın ölümcül bir sakinliği vardı.

“Hayır. Bunlar yaşam. Bunlar birilerinin hayatı. Ve bunları sen mi yazıyorsun?”

“Açıklayabilirim.”

“Hangisini? Hayatımı mahvettiğin kısmı mı, yoksa kendi eşini ve iki çocuğunu öldürdüğün kısmı mı? Tiyatroda olanlardan bahsetmiyorum bile!”

“İnan bana.” dedi elini ortamı sakinleştirmek istercesine hafifçe sallarken. “Tüm bunların mantıklı bir açıklaması var.” Odanın içine doğru bir adım attı.

Yavuz, beline sıkıştırdığı sertliği hatırlayarak silahı çekti. “Kıpırdama!” diye bağırdı.

Bir adım geri çekildi. “Saçma bir şey yapma. Konuşup halledebiliriz.”

“Kes şunu. Kes! Yaptığın her şey normalmiş gibi açıklaması olduğunu söyleme!”

“Yapabildiğim tek şey bu.” dedi, Yavuz’un yüzünden akan yaşlara inat kupkuru gözlerle. “Yazmak. Tek tutkum. Ve hayatını adadığın tek şeyin sana ve çevrene zarardan başka bir şey vermediğini bilmenin ne kadar zor olduğunu anlayamazsın? Bu kağıt ve kalem olmasaydı, ben bir hiç olurdum. Sanki varolmamışım, bu varoluşun bir sebebi yokmuş gibi. Ama ben buradayım. Bu dünyadayım ve kendimi kanıtlayabildiğim tek konu bu.” Durdu. Konuşması nefesini kesmişti. Gözlüğünü çıkarıp gömleğine sildi. “Bu durumu ilk önce Hozer fark etti. Eşim. Yazdıklarımın gerçeğe dönüştüğünü. İlk başta bu ona çekici gelmişti. Güzel şeyler yazıyordum. Sonra Hozer, kuruntulara kapılmaya başladı. Ya onun hayatını da ben kontrol ediyorduysam? Ya aslında bana aşık değildiyse? Çocuklarımız bile aslında varolmayabilirdi.” Tahta döşemeler üzerinde kıpır kıpırdı gözleri. Kapının pervazına dayandı. Yorgundu. “Hozer bu fikirlere sahipken zamanla bu fikirler ona sahip olmaya başladı. Odama giriyor, yazdıklarımı karıştırıyor, geçmişe dair bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Söylediğim en ufak bir sözden nem kapıyordu. Hatta öyle ki belki ben ona söyletiyorumdur diye ağzını açıp tek kelime dahi etmemeye başladı.” Yavuz’a baktı. “Bir mükafat gibi görünen yeteneğin bir anda cehennemime döndüğünü görmüyor musun? Bir gece çok ciddi bir kavga ettik. Bardağı taşıran son damlaydı. Çok sinirlendim. Çünkü başka birisiyle görüştüğünü öğrenmiştim. Yavaş yavaş beni terk etmeyi planlıyordu. Ama Hozer asla böyle biri değildi. Sadece ona yaptırmayacağım şeylerin peşinden gitmeye çalışıyordu. Bunu yıllar sonra daha iyi görebildim. Şimdiki aklım olsaydı gitmesine izin verir miydim sanıyorsun?

“O gece kapıyı çarpıp gitti. Delirmek üzereydim. O herife gittiğini düşündüm. Üstelik yanında çocuklarım da vardı. Belki de o adamı benden daha çok seveceklerdi. Kendi kurduğum ailemin başka bir ailesi olacaktı. Öfke içinde çalışma masama oturdum ve yazdım. Hayatımda o an ağladığım kadar hiçbir zaman ağlamamıştım. Kendi karımın sonunu yazıyordum. Yazdım, yazdım ve yazdım. Onlarca son yazdım. Öyle odaklanmıştım ki o kadar uğraşmama gerek olmadığını ertesi sabah anladım. O köprüden geçeceğini biliyordum. Hep geçerdi. Altından akan suyun sesini ve nehrin çevresinde toprak renklerini alan ağaç yapraklarını izlemeyi severdi. Sonunu da o köprüde buldu”

Yavuz, silahı doğrultmaya devam ediyordu ancak bilinçsizdi. Tüm dikkati Homer’ın kelimelerindeydi.

“Peki ya çocukların?” 

“Çocuklarımı düşünmemiştim bile. Sadece karım. Ancak kader, yanındakileri de kapsıyordu sanırım.”

“Birinin bedeni bulunamamış.” dedi sesi titrerken.

“Evet. Kendimi toparlamam uzun sürdü ama sonunda seni bulma cesaretini gösterebildim.”

“Hastasın sen. Benim senin oğlun olabileceğimi sanacak kadar hastasın.”

“Lütfen bana yalan söyleme. Bu yazma tutkusunu sen de hissediyorsun. Damarlarında kanım dolaşıyor. Ait olduğun yer burası ve ben önümüze çıkan her engeli kaldırmak zorundaydım.”

“Sen manyak bir sosyopattan başka bir şey değilsin. Yaptığın tek şey tanrıcılık oynayıp insanların hayatlarına acı ve sefalet getirmek. Benden ne istiyordun? Hayatında bir kez olsun bir şeyi düzgün yürütebilirdin. Tüm bu şarlatanlığa ve cinayetlerine bir son verebilirdin.”

“Bana sadece biri lazımdı Yavuz. Sadece bir insan. Senden öncekiler de oldu ama sen hayatımın şansıydın…”

“Kapa çeneni!” diye bağırdı. Bir adım daha yaklaşmış, silahı Homer’ın yüzüne doğrultmuştu. “Tek bir kelime daha edersen o yüzünü dağıtırım.”

“Ailen sadece aramıza giren yüklerdi benim için. Bunu söylediğim için üzgünüm. Ama artık yalan söylemekten ve kendimi saklamaktan sıkıldım.”

Yavuz, titreyen eliyle büyük bir çığlık attı ve tetiği defalarca çekti.

Hiçbir şey olmadı. Yüzü, tek parça halinde karşısında durmaya devam ediyordu.

“Silah dolu değil.”

Gözü dönmüş bir şekilde silahın kabzasını Homer’ın yüzüne vurdu. Homer, acı bir inlemeyle geriye savrulurken elini burnuna götürdü.

“Bunu beklemiyordum.” dedi yerden kalkmak için doğrulduğunda.

Yakasından tutup kaldırdı. Kafasını yüzüne geçirdi. Krem rengi koltuğa kan lekesi bulaştı.

“Ayağa kalk ve karşılık ver adi şerefsiz!” 

“Eğer izin verirsen yapacağım.” 

“Seni öldüreceğim. Her bir parçanı köpeklere yedirip onların da dışkılarını gömüp mezartaşını oraya dikeceğim.”

Homer ileriye atılıp Yavuz’un kolunu tuttuğu gibi çevirdi. Bedenini duvara sertçe yapıştırırken kulağına güldü. “Dikkatinin dağılmasına izin veriyorsun. Hadi! Beynini farklı işkence şekillerine yoracağına beni nasıl alt edeceksin onu düşün. Çünkü…” duvarla arasında kıpırdanan Yavuz’u daha da bastırdı. “…çünkü görünüyor ki bu konuda oldukça berbatsın.”

Kendini geriye çekti. Yavuz da hemen duvardan ayrılıp bir adım yana kaydı.

“Bu işten zevk alıyorum.” dedi Homer. Kollarını iki yana açmış, ruhunu teslim etmek üzere olan İsa gibiydi. “Tanrıcılık oynamaktan ve insanların kaderini yazmaktan zevk alıyorum.”

Yavuz genişleyen burun delikleri ve bir boğanın nefretini andıran öfkesiyle üzerine atıldı. Yerde bir süre debelendiler. O ise sadece gülüyordu.

“İnsanlara acı çektirmeyi seviyorum.” Yavuz’un yumruğu gözüne geldi. “Tıpkı ailene ve kız arkadaşına yaptığım gibi.”

Şöminenin yanında duran demir çubuğu aldı. İki eliyle havaya kaldırıp altında gülümseyerek yatmakta olan Homer’ın göğsüne defalarca sapladı. Kan Yavuz’u baştan aşağıya kaplamıştı.

Demir kokusu burnunun direğini sızlatırken çubuğu son kez Homer’a saplayıp bıraktı. Sırtını koltuğa dayadı. Şöminenin sıcaklığı sol yanındaydı. Hareketsiz bedeni, yerle bütünleşmiş gibi öylece duruyordu. Göğsü yarılmış, organları dışarı çıkmıştı. Nihayet. Tanrı ölmüştü.

Yavuz, parmaklarından damlayan kana baktı. Ne kadar süre öyle oturduğunu bilmiyordu. Olduğu yerde doğruldu. Homer’a yaklaşıp açık gözlerini kapattı. Kanlı parmakları yüzünde izler bırakmıştı.

Başını kulübenin kapısına çevirdi. Polise gidip teslim olmalı, cinayeti itiraf etmeli ve belki de nefsi müdafa olduğunu söyleyip kurtulmaya çalışmalıydı.

Gözü, Homer’ın odasının önünde duran silaha takıldı. Yavaşça ayağa kalktı. Basmamaya dikkat ederek üzerinden geçti. Eğilip silahı yerden aldı. Sakince, çenesinin altına yerleştirdi. Ertesi sabah gazeteler, ormanın ortasındaki bir kulübede bulunan iki erkeğin cesedini yazacaktı.

Geçmiş Moda

Camların ardında biriken toz taneleri
Yaşanmışlık hissi veren
Gri duvalara eşdeğer.
Altında turuncu plaklar gizli gri renkler…
Milyon yıllık bir pardesü giymiş boyacılar,
Giyilebilir.
Sarısına siyah, alına mor
Karışabilir…
Geçmiş sözlerin, lügatların,
Abc’si silinmiş alfabelerin,
Hatta yalan ardı saklı kirliliklerin
Önemi yoktur, atılabilir.
Sandıklarda kokar en taze anılar
İçlerinde sonsuz heves,
Sonsuz düş kırıklığı…
Zıt düşünceye gebe ömür,
Birinde çağlayan hayat
Diğerinde inci göz yaşı…
Ve umulur, unutulur da.
Sandıklar bir evden diğerine geçer.
Akıl kalır gri boyalarda.
Turuncular aniden gün ışığına çıkar.
Bu alelade bir bekleyiş değil,
Bir çocuktan bin heves eder.
Ansız tablolar barınır
Alacalı kalbimin hizalarında.
Denk düşer iki el,
Duyulabilir en derin nidalarda.
Milyon yıllık pardesüler,
Kokusu kaçmayan gül suları
Elleri nazik kına merasimleri…
Özlenebilir…
Modası geçmez türküler çalar
Hoş sokakların birinde.
Ansız davulcular belirir ya
Belirebilir…
Bir büyük menekşeyi andırır gözler.
Afrika menekşeleri de dahildir.
Edilebilir…

Vuslat Duaları

Vera fısıldadı;

Zoru eyleyen gidişleri al,

Ayakların geri adımlarını…

Soğuk ellerin vuslat dualarını silkele.

Vakit tamamdır,

Akşamdan kalma buseler dinmiştir

Gidelim…

Ah Vera…

Kaçıncı yüzyılın tablosunu andırır gözlerin?

Kaç bahar eskitmiş taş duvarların, kaç?

Kanadı kırık kuşlar tamircisi

Tik tak öten saatlerin içine

Kondurmuştur

En güzel sesi.

Kon-dur

Muş

En güzel sesi.

Vakit tamamdır,

Beyaz gerdanından gülümser gece,

Beni al

Beni de al dercesine…

Seni saklamak isterim,

Bir bulut aramaktan deliye dönmüştür

İyice saklamak seni…

Olduğun yerden çekip almak,

Kuyuların taş kesildiği kovalara nispet

Göklere çıkarmak seni…

Vakit tamamdır,

Dur-

Duramazsın,

Aşk sarhoşu yalnızlık gecelerini,

Seni bana ayırmak

Yalnız seni…

Huzurun Adı Yağmur

🌧️ Sonhabar gelir, ardından yağmurun habercisi bulutlar boy gösterir. Yazın sıcaklığını gölgede bırakan bulutlar, rüzgarlarla tatlı sohbetler ederken yağmurlar fısıldar kulaklarımıza. -İşte ben geldim.

🌧️ Sonbaharın vazgeçilmezi yağmurlar kimimiz için huzurun simgesi olsa da kimimizi kasvete sürükler. Kara bulutlar ardından yaza veda edenler, dışarı çıkma planlarını suya düşürür. Oysa yağmur sevenler, toprağın suya muhtacı gibi koşar adım yürürler yağmur altında. Belki yağmur dansıdır bu kimbilir…

🌧️ Toprak suya doyar yağmurla, yağmur sevenler de huzura doyar. Bir kahve kokusuna eşlik eder en heyecanlı kitaplar. Camların ardında göğün incileri şıp şıp düşerken sesine kulak vermemek elde değildir. Ahh o kokusu, toprağa değdiği an çıkan o eşsiz kokusu… Kimileri cennet kokusu der bu kokuya. Öyle güzel gelir demek…

🌧️ Pluviofili bilir misiniz? Yağmura deli gibi sevgi duyanların ismidir o. Yağan yağmurla huzur bulan, güneşten çok, yağmurlu havaları arayanlardır onlar. Belki hiç şemsiyeleri olmamıştır. Yağmur altında koşmayı adet edinenin hem şemsiyesi mi olurmuş? Ağaç misali yağmuruna koşan pluviofiller…

🌧️ Yağmurun sıklıkla görüldüğü Rize’ye bayılır o halde yağmur canavarları. Yemyeşil yaylaların eşsiz yağmurları ne zaman nerede yağacağını bilmez. Her zaman hazırlık ister Rize. Diyebilirim ki pluviofillerin cennetidir burası.

Rize

🌧️ Yağmur adına çok şiir yazılır, çok sözler söylenir. Peki yağmurun o huzuru mu arttırır yazma isteğini, bilinmez.

🌧️ Benim çok sevdiğim yağmur şiirine bakmaya ne dersiniz? Sezai Karakoç’tan Yağmur Duası gelsin o halde…

….
İyi ki bilmiyor kalabalıklar
Yağmura bakmayı cam arkasından
İnsandan insana şükür ki fark var
Birine cennetse birine zindan
İyi ki bilmiyor kalabalıklar


Yağmur duasına çıksaydık dostlar
Bulutlar yarılır gökler açardı
Şimdi ne ihtimal ne imkân var
Göğe hükmetmekten kolay ne vardı
Yağmur duasına çıksaydık dostlar

Ben geldim geleli açmadı gökler
Ya ben bulutları anlamıyorum
Ya bulutlar benden bir şey bekler
Hayat bir ölümdür aşk bir uçurum
Ben geldim geleli açmadı gökler

Yağmurun her daim tadını çıkarmak dileğiyle. Sevgiyle kalın…

Sevgi Duvarı

Sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanat sevicileri
Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi

Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda çöplüklerde bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpcülerin elleri
Çöpcülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece Sevgi Duvarını aştık
Dustuğum yer öyle açık seçik ki
Başucumda bi sen varsın bi de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi
Ne kadar yalansız yaşarsak…

Can YÜCEL

Hayatın Anlamı: Bir Uzun Yolculuk

 Gözlerimizi dünyaya açtığımız andan itibaren olgunluk yolunda verdiğimiz çaba ve hayatta kalma dürtüsü… Bu dürtülere yeni çağ ile eklenen, insanlığı, hayvansal sistemlerden ayıran düşünme ve anlam arayışları…

 İnsanın id ve ego çatışmaları çocukluktan itibaren başlamaktadır. Çocuklukta boy gösteren ket vurmalar zamanla ebeveyne karşı çıkmayı da beraberinde getirmektedir. Bağımsız birey olma yolunda atılan adımlar, hayatta var oluşumuzu kanıtlama çabalarından biridir. Peki ya insan, yaşadığı evrende yalnızca var olduğunu mu ispat etme çabasındadır?

 İçinde bir yerlerde narsistik tohumlar barındıran insan, çevresi içinde ele alındığında hem kalıtımın hem de sosyal çevrenin etkisi altında olduğu görülebilir. İnsan yaşadığı müddetçe içine, derinlerine inmeye çalışır. Derinlerindeki narsistik duygulara takılı kalanlar, hayatlarındaki ben merkezciliğinde kaybolurlar. Aksine narsist duygulardan çok huzur dolu arayışlara karışanlar, asıl hayat yolculuğuna ulaşmış olanlardır. Öfke ve hırstan uzaklaşıp saf öze inen insan, kendini bulmanın erdemine ulaşır. Görmeyen gözün görmesi, duymayan kulakların duyması gibi karanlık noktalara ışık olur öz benlik…

 Küçük ve önemsiz gibi görünen şu insan ömründe mutlu olmak adına hayatın anlamını arar dururuz. Ruhumuzu son ana kadar huzura erdirmek isteriz. ‘Yunan stoacı filozof Epiktetos’ a göre ruh, su dolu havuz gibi olduğu için gerçek nimetleri itmeyen bir yapıya sahiptir. Ruhun kanatları bu havuzu aydınlatan ışıktır. Havuzun suyu dalgalandıkça ışığın da dalgalandığı sanılır. Oysaki ışık olduğu gibidir. İnsan için de bu böyledir. O bulanık ve üzüntülü iken, erdemleri bulanık ya da sarsılmış değildir. Onun özündeki güçler kıpırdanmıştır. Bu güçler durgunlaşınca her
şey durgunlaşacaktır. Bu açıklamalar göstermektedir ki insanın ruhu sakin,
huzurlu, ahenk içinde olursa yaşamı da mutluluk içinde olmaktadır. Bu ahenk
bozulursa yaşamı da karmaşık olacaktır. O halde insan ruh huzurunu sağlamak
için bunu bozacak şeylerden uzak durmalıdır.
Düşünürümüz, insanların erdemli olma özelliklerini ortaya çıkartmak için
‘bencillik’ ve ‘imansızlık’ gibi iki olumsuzluğu ruhlarından söküp atmaları gerektiğini belirtmektedir. O, öğrenilmesi gereken ilk şeyin, her şeyi yöneten bir
Tanrı’nın varlığını, yalnız davranışların değil ama duyguların ve düşüncelerin
de ondan saklanmayacağını bilmek, sonra da onun niteliğini çözmek olduğuna
inanmaktadır. Epiktetos, ruhtan atılması gereken imansızlığın ancak bu şekilde ortadan kaldırılabileceğini ifade ederek insanlığa şu çağrıyı yapmaktadır:
“Ey insanoğlu! Tanrı’nın sana verdiği nimetlere karşı nankör olma… Özellikle
de bunlardan daha değerli olan her şeyi kullanmak, denemek ve her şeye değerini vermek gücünü armağan ettiği için şükret.”

Azla yetinmenin gücüne, iyiye, erdeme ulaştığımızda, yaşamak için bir sebebimiz kalmadığında bile kendimiz için yaşamayı bildiğimizde belki de anlama yaklaşmış oluyoruz. Kusursuz bir dünyada, kusurlu varlıklar olduğumuzu kabul ederek, ne geçici olduğumuz gerçeğine saplanıp ne de gitme vakti geldiğinde hazırlıksız yakalanan umutsuzlara dönüşmeliyiz. Benliğimizin yol göstericiliğine inanmalıyız. Kendimize inanmalıyız. Hayatı zindan etmek yerine, küçük mucizelere hayranlıkla bakmalıyız. En çok da kendi yaratılış mucizeliğimize…

Son olarak sizlere hayatın anlamıyla ilgili okuduğum ve baş ucu kitabım haline gelen kitabı tanıtmak isterim.

“İnsanın Anlam Arayışı /Viktor Emil Frankl”

Hayat yolculuğunuzda bu kitabı okuyarak bir nebze de olsa anlama ulaşacağınıza eminim.

Bu güzel yolculuğunuzda anlama ve kendinize ulaşmanız dileğimle…

Kaynakça : Dini Araştırmalar, Temmuz – Aralık 2011, Cilt : 14, Sayı : 39, ss. 115- 138