Yazı kategorisi: Kişisel Gelişim, OKU, İnsan

ZOR MUDUR?

Film LEON:Sevginin Gücü… Gözlerinizi kapatın. Sahneyi anımsamaya çalışın. “Hayat hep bu kadar zor mudur ? Yoksa sadece çocukken mi ?” diye sordu Mathilda. “Hep böyledir.” dedi Leon.

Bazen kendimizi yalnız hisseder, boşlukta kalır ve derdimizi kimselere açamayız. Gün olur bu durum dışa vurur, gün olur kimsenin dikkatini çekmez. Tadımızı kaçıran, yaşama karşı bizi yabancılaştıran olayların bizde yarattığı kaygı düzeyi hepimiz için farklıdır. Kaygı düzeyi farklı olduğu gibi, bireylerin de bu durumu belli etme şekilleri farklıdır. Kimisi çok sessizleşir, durgunlaşır olaylar karşısında; kimisi ise öfkelenir, hırçınlaşır. Ama bu süreçte insanları en çok yıpratan anlaşılamamaktır.

Anşılamamak deyince Nilgün Marmara’nın bir dizesi düşer aklıma: “ Yabancıların en yakınıydın sen.” der şair. Yabancıların en yakınıydın diye sitem ettiği kişi ise hayat arkadaşı, kıymetli yoldaşı, kocasıdır. Nilgün Marmara intihar ettikten sonra eşi yaptığı bir açıklamada “Şiir yazdığını bile bilmezdim. Bir kenarda pıtır pıtır bir şeyler yazardı.” der. Bu durum bize en yakınımızdaki insanların bile bize ne kadar uzak olabileceğini bir kez daha hatırlatır. Peki, Nilgün Marmara için ölüm neydi? Anlatamamak mı, anlaşılamamak mı? Bilinmez.

Anlatamasak, anlaşamasak da bir biz var bu garip dünyada. Kendimiz için bir biz. Umutlarımız için, hayallerimiz-hedeflerimiz için, sevincimiz üzüntümüz için bir biz. Sagopa’nın Toz Taneleri şarkısından bir kesit paylaşayım sizlerle bu noktada. “ Sakladım benim için beni bana, hatırlatır zor zamanda beni bana diye…”

Kendinizi başkaları için değil, kendiniz için değerli kılın. Sizi size saklayın. Kendiniz için yaşayıp, kendiniz için hatalar yapın. Düşüp dizleriniz kanadığında, üstünüz başınız toz toprak içinde kaldığında; o topraktan kendiniz için ayağa kalkın. Doğrulun. Tozunuz toprağınızla yani tüm tecrübeniz ile yola koyulun. Olanlara, geçmişe takılmadan, hayıflanmadan; elimizdekilere bakıp değerlerini kavrayıp, yeni lezzet bulup yürüyün.

Şimdi belki hayıflanırsınız, ama gün geçtikce şükredersiniz. Bazen varılacak menzildense, yürünecek yol daha kıymetlidir. Yolun tecrübesi bambaşkadır. Hamlığınızı yenin, kekremsi tadınızdan kurtulun. Dibi görün, ama gözünüzüde zirveden ayırmayın. Sabrınız taşsın, yıpranın, aşının. Bolca ağlayın ama gözyaşının peşine düşen o gülümsemenin lezzetini de anımsayım.

Velhasıl kelam kıymetli okurlar, bu dümdüz dünyanın size ihtiyacı var. Dünyanında, başarısızlığında, kötülüğünde yanlışında hakkından siz gelirsiniz. Sizin size, bizim size, bu dünyanın hepimize ihtiyacı var. Başınız öne düşsede, ayağınıza taş deysede, gözününüze yaş ilişip yüreğinize gam düşsede pes etmeyin. Üstadın da dediği gibi “Kafayı daima dik tutun.” Gamlanmayın. Dertlenmeyin. Umutvar olun.

Başınız dimdik, daima yolda olduğunuz bir ömrünüz olsun. Güzellikler yakanızda, hayalleriniz ve umutlarınız her zaman önünüzde olsun. Ömrünüz bereketlensin, işiniz gücünüz rast gitsin. Sağlıcakla.

Yazı kategorisi: Güncel, İnsan

İnsan Çöplüğü?!

İnsan Çöplüğü

Çevresel faktörlerin giderek hayatı daha çok şekillendirdiği bir sosyal düzen inşa edilmekte. Her zaman diyorum ya her söyleneni fazla ciddiye almamak gerek, insanlar davranışcı teoriyi doğrulamakta. Davranışçılar insanın bilişinden çok davranışının önemini vurgular. Yani söylediğine değil ne yaptığına, nasıl davrandığına bakarım diyorlar. Sokağa çöp atmayın diyen birisi 2 dakika sonra sigara izmaritini yola fırlattığı sürece söylenenlerin, sözlerin giderek değer kaybetmesi kaçınılmaz. İnsandan insana değer atfedilen sözler, insanına göre önemlidir. Misal Atatürk, Fatih Sultan Mehmed gibi tarihi şekillendiren şahsiyetlerin sözleri mi değerlidir, ülkede siyasal teolojiyi yayan, dini siyaset için araç olarak kullanan, enflasyonla mücadele edemeyen vasıfsız, hırsız, liyakatsiz ve Cumhuriyet düşmanı ülke yöneticilerinin kıytırık sözleri mi daha değerlidir?

Söylediklerimize göre hareket etmemeli, hareket edeceğimize göre, id veya süperegoya değil, egomuza göre konuşmalı ve davranmalıyız.

Bir de insan çöplüğünde bizlerin de yaptığı saçmalıklar kötü kokular yaymakta. Örneğin neden telefon gelince aaa bu çok önemli eşimin doğum günüyle alakalı bir parti düzenliyorum diyerek toplantıdan ayrılmak veya şu arıyor bu arıyor diye diğer insanlara açıklama yapmak alışkanlık haline geldi. Siz, biz neden diğerlerine açıklama yapmak zorundayız! Açıklama yapmak diğerleri karşısında kendinizi sorumlu hissetmemize sebep oluyor. Telefon mu çaldı, pardon de ve kalk kısık sesle konuş. Millete özel hayatınızı açmayı bırakın. Özel hayat kavramını artık biraz daha anlamlı kullanın. Bir sosyal medya grubuna giriyoruz hemen telefon numaramızla gruplara katılıp numaramızı binlerce kişiliği belirsiz insanlara sunuyoruz. Dolandırıcı sosyal medya uygulamalarına kişisel bilgilerimizi diğer firmalara el altından sattırarak onların cebine para koyuyoruz.

Bir de güvendiğiniz insanlar var. Önce en iyi dost, eş olarak özel bilgilerinizi sunduğunuz, her şeyi paylaştığınız insanlar. İnsana en büyük zararı en yakınları verir. Özel hayatınızda bu dost, eş gibi kişilere verdiğiniz bilgilerle güvenlik açığı oluşuyor. Tıpkı matrix filmindeki sistem gibi düşünün. Matrix’te neo’nun sürekli fikir danıştığı bir kahin vardı. O kahin aslında sistemin içinde bie programdı. Zamanla insanlardan tarafı seçen bir virüse dönüşen kahin de sistemin güvenini kullanıp güvenlik açığına sebep olmaktaydı…

İnsan çöplüğünden çıkmak için veya bu çöplüğe girmeden bir hayat sürmek için sizce neler yapılmalı?

Yorumlarda tartışalım 🙋🏻‍♂️

Yazı kategorisi: Eğitim, İnsan

Geçmişteki Sen

Eğer belirli bir dönemle kısıtlanmış geçmişine dönmek isteseydin hangi dönemi seçerdin? Çocukluk, ergenlik yetişkinlik…

Bir öğretmen oldun çalışıyorsun ve günün birinde eline bir imkan geçti, bu imkan sayesinde geçmişe dönüp belki bir sınava tekrar girebilir onu kazanabilirsin belki de yaptığın yanlışları düzeltebilirsin. Bu bağlamda geçmiş kavramı aslında felsefi bakış açısıyla bizlere şimdiki ve gelecekteki versiyonlarımızın alt versiyonu olduğunu, gün geçtikçe yarına göre geliştiğimizi de bizlere kanıtlıyor. Misal neden geçmişe dönmek deyince insanların aklına hemen hataları düzeltmek gelir? Çünkü bugünkü sen id ve süperegoyu dengelemiş, dengelenen bir egoya sahip, düne göre gelişmiş bir versiyonsun. Evet bugün gelişen bir versiyonda yer alıyorsun ve belki diğer ay belki öteki yıl yeni güncellemelerle kendini daha iyi benlik olgusuna yakınlaştıracaksın.

Tabi gelişme her zaman olumlu yönde olmaz. Olumsuz yönde gelişmeyi (alkolik, bağımlı,kumarbaz…) seçersen bu sefer amaçlanan versiyona erişemez, yapısal geçerliliği kaybetmiş sürümlerin arasında sürüklenirsin. Bu sürümlerde açlık sefalet ve diğer tüm can sıkıcı durumlar barınabilir. Diyorum ya bugün sen dünki senden iyisin. Kendinizi bunu düşünerek geliştirin. İnsan hem kendinin öğretmeni hem de polisi olmak zorunda. Hepiniz birer öğretmen olun ve en iyi için kendinizi eğitin. Tıpkı eğitimin tanımında belirtildiği gibi… Eğitim, öğrenme yoluyla istendik yönde davranış değişikliği oluşturma biçimi.

Siz ne düşünüyorsunuz? Tüm aklınıza gelenleri yorumlar kısmında tartışabiliriz.

Yazı kategorisi: Edebiyat, İnsan

Ay Yüzü

Merhaba gün aşan denizlerin karası,
Aşk girdabında bezendiğin mevsimler,
Baharlar dolusu memleketim,
Merhaba…
Avuç içi kahkahalardan sıyrılıp
Dua tebessümü ettiren derya,
Yakası hala beyaz, aşk gömleğim,
Akdeniz’in güzelliğisin.
Bir martı sesini özlemek şimdilerde,
Yalancı martılar eşliğinde yolların gözlemek,
Göçe mahkum kuşları yad edip severek
Tabii olduğum güzergah sensin.
Denize karışan akvaryumları hatırla.
Göğe uzattığımız aşkları da,
Yaş almış unutulmuşlara,
Buruşmuş bir çift avuca
Ölümü unutturan sensin.
Hayat bir uykudur,
Yaşamak, sana dalgın bir nefes.
Hasret, bülbülde kara kafes,
Bülbülün gülü sensin…


Yazı kategorisi: Güncel, OKU, İnsan

ÇIRPINIŞ

Gözlerimin nemlenmesine alıştımda,

Şu yüreğimin çırpınışına bir türlü alışamadım.

Hiçbir zaman olmayacak belki.

Bir hayal,

Bir rüya,

Yada bir efsun olarak kalacak şu yalan ömrümde.

Sonu tatlı biten masallar gibi umut edişimde mutlu biter mi?

Bilmiyorum.

Kıymetimi çok sık tartıyorum.

Kimsenin hayatında bir izim bile yok.

Sadece biriktirdiğim gözyaşlarına sahip ömrüm.

Tek bir gün özlenmek,

Tek bir gün gerçekten sevilmek.

O sevgiyi sonuna kadar hissetmeyi,

O kadar çok istiyorum ki.

Bunun tarifi yok.

Doya doya, sımsıkı sarılmak sevdiğime.

Çok istiyorum.

Ömrüm masamdaki mumlar misali,

Bir gün tükenip gidecek.

Kimsesizliğimin yarası ve ben,

Yitip gideceğiz bu dünyadan.

Lal olan dilim,

Korlarda çevrilircesine söyleyemediklerine yanacak.

Kavuşmak mahşere,

Söylenmeyenler kara toprağa nasip olacak.

Yangınımızı yağan yağmurlar dindirecek.

Umudumuzu seher vakitleri yaşatacak.

Gönül bedende ağırlaştıkça,

🌍 denen mezar bize dar gelecek.

Sağlıçakla kalın, varolun ey ehl-i dünya !

Sağlıcakla…

Selam olsun Cemal Süreya’nın öperken koklayan, özlerken burnunun direği sızlayanlarına… Selam olsun Ahmed Arif’in umutları yok olan, kalbi kırılan çiçek gibi insanlarına… Selam olsun Neşet Ertaş’ın bağlamasındaki ayrılığa, yoksuzluğa… Hakkımız helal olsun bu yalan dünyaya…

Yazı kategorisi: İnsan

Üretken Blog Yazarı Sertifika Programının Kazananları

Sertifika

Certificate Of Achievement

LiveTerra olarak bünyemizdeki üyeler arasında belirli kriterler koyarak kriterleri tamamlayanlara sertifikasyon programı oluşturduk. Sertifikasyon programında, alanında uzman kişilerce okunup değerlendirilen yazıların yazarlarına toplamda her yazarın 500 beğeni limitini geçmeleri üzerine sertifikalarını ulaştırdık. Bu bağlamda emeği geçen yazarlarımızı ve editörlerimizi tebrik ederiz.

Kazananlar

Yazı kategorisi: Eğitim, İnsan

Motivasyon!

Testlerin meslek belirlediği dönemdeyiz. Öğrencinin hangi sanata, mesleğe ilgisi olduğu pek önemsenmeyen eğitim sistemleriyle seri üretim işsizler üretmekteyiz. Bir ressamın matematik çözerek atanması, müzisyene fizik çözdürülmesi kadar saçma bir şey var mı?

Yaşamın giderek zorlaştığı dünyada insanların hayat kalitesini arttırması için güzel mesleklerde güzel maaşlarla çalışması gerçeği insanların boynuna büyük bir yük bindirmekte. Öğrencilerin sınavları zorlaşmakta ve devir giderek teknoloji devrine dönüşmekte. Bu kadar kablo yığını arasında cüce kalan insan psikolojisi giderek bozulmakta. Psikolojilerin bozulmasında çevresel faktörlerin ve global sorunların etkisi olmakta.

Bu yazıda zorlaşan hedeflere nasıl ulaşacağımızı, kendimizi gerçek anlamda nasıl yönetebileceğimizi öğreneceğiz.

Önünde bir sınav olduğunu düşün. Bu sınav hem sana iş verecek hem de garantili hayat ve maaş sunacak. Özlük haklarıyla şahsiyetini belirginleştirecek. Bu sınava çalışmak için niyetlendin. Bu noktada bazı insanlara ve davranışlara uzaklaşman şart. En büyük savaş şimdi başlıyor. Tek rakibin olan kendini her gün aynada selamlayıp bu savaşta mağlup etmek için çabalayacaksın. İnsan beyni ders çalışmaya gezmek, uyumak ve yemek yemekten daha az yatkındır. Bunun başlıca sebepleri bir takım hormonlardır. Bu hormonlar(dopamin,seratonin…) belirli uyarıcılardan sonra tepki olarak ortaya çıkar. Bu uyarıcı-tepki bağında beyin bizleri doğası gereği kolaya itecek. Artık bu kolay yolları zor yollarla değiştirme vakti.

Masa başına oturdun ders çalışmaya başladın uykun geldiyse bu uyku halinden kurtulmak zorundasın. Kahve iç veya içsel konuşmayla kendini telkin et. İçsel konuşma ve telkinden kastım kendini motive etmen. Kendine karşı askere emir veren bir general gibi davran. Kalk, çalış, dinlenme, daha erken!

Kendinle monolog konuşmalar yap yani kendi kendine değerlendirmeler yapmalısın ve görevlerini kendine vermelisin.

Çalışmalarına karşı gıcık bir denetçi gibi ol. Kolay beğenme. Bugün 50 soru çözdün ve 40 doğrun varsa berbatsın. Gerçekten iyi kavramını kendinde mükemmel olarak kodla. 50 soruda 50 doğru senin için iyi olmalı. Ne kadar yükseği hedeflersen ulaşacağın sonuçlar da o doğrultuda yükselir. Azla yetinme, kolaya kaçma.

Fiziksel olarak kendinde yıpranmalar görmediğin sürece çalışmaya devam etmelisin. Rakiplerin uyurken sen çalışmak zorundasın. Başarı zoru sever. Ben hayatımda hiç bir şeyin kolay olduğunu görmedim. Sabah erken kalk, gece geç saatlere kadar çalış. Önceden konulan kuralların dışına çık. Sınava son 1 hafta kala dinlenmek gibi safsatalara kulak asma. Senin sınavın kazanınca bitecek. Kazandığın gün dinlenebilirsin çünkü yeni maçlara hazır olmalısın.

Hak etmek

Hak etme kavramı bir şeye uygun olma, onu elde etmek için süreçleri tamamlama veya gereklilikleri yerine getirme, o şeye ehil olma durumudur. Eğer bir meslek için önünde bir sınav varsa öncelikle o sınavı kazanmayı hak etmelisin. Zafer dağının zirvesine ulaşınca aşağıya baktığınız zaman emeklerinizi, çabalarınızı görebilmelisiniz. Ellerin soyulmuş, yaralar almış bir bedenle zaferi tam anlamıyla tatmalısın.

Bu 2022 senin senen olsun. İlk emrini ver beynine. Kalk ve çalış. Çalışırken ünlü boksör Muhammed Ali Clay aklına gelsin. Muhmmed Ali, mekik veya şınav çekerken acı çekmeye başlayınca saymaya başlıyorum çünkü asıl acı çekmeye başladıkça gelişiyorum diyor. Maç başladı. 2023’te tekrar bir yazıda buluşup yorumlarda değerlendirelim. Bakalım 2022’de beyniniz veya duygularınızın üstü olup emirlerinizle başarıyı yakalayacak mısınız…

Siz de fikirlerinizi yorumlarda belirtebilirsiniz.

Yazı kategorisi: Eğitim, OKU, İnsan

BENZEMEZ KİMSE SANA

İstanbul bir şarkı olsaydı, merhum Fehmi TOKAY’ ın‘’Benzemez Kimse Sana’’ bestesinden başkası olmazdı elbette. Müzeyyen Senar’ın muazzam sesi ile aşina olduğumuz bu güzel eser; yediden yetmişe, dilden dile süre gelen, taşı toprağı altın olarak anılan İstanbul’u anımsatan en eşsiz şarkıdır benim için. Benzemez Kimse Sana, adını Bayat Oğuz boyundan alan, Bayâti makamında bestelenmiş bir eserdir. Günümüzdeki anlamı ‘’taze olmayan, özelliğini yitirmiş’’ anlamına gelen ‘’bayat’’ kelimesinin, kadim Türkçemizdeki anlamı ise ‘’ varlıklı, devletli’’ anlamlarına gelir. Bayati makamı, insanın ruhunu dinlendiren, yaşamın günlük hayhuyundan bizleri arındıran bir makamdır.

‘’Benzemez kimse sana, Tavrına hayran olayım’’ derken şarkı gözlerimizi kapatıp, ufkumuzun derinliklerine indiğimizde, İstanbul’un nice güzel benzersiz eseri gözlerimizin önünden geçer.

Bizans döneminde kilise olarak kullanılan, kutlu fetih ile birlikte cami olarak faaliyet veren, tavan mozaikleri, iç mekan mermer işçiliği ve bahçesindeki Osmanlı padişahlarının türbeleriyle zamanda yolculuk yaptıran Ayasofya. Görkemli kubbesi, benzersiz akustiği, 50 farklı lale desenine sahip rengarenk çinileri ile BlueMosque adıyla tanınan, huzur dolu atmosferi ile Sultanahmet.

Osmanlı’dan kalma en önemli yapılardan birisi olan, imparatorluğun gizemini, idaresini, günlük rutinlerini barındıran, Kutsal emanetlere sahip çıkan Topkapı ve elmas süslemeleri ile Mimar Sinan’ın kalfalık eseri olan; medrese, kütüphane, hamam ve hastane gibi yapılardan meydana gelen; Osmanlı vakıf sisteminin işleyişinin en güzel örneği Süleymaniye.

Yiyecekten kıyafete, el yapımı ürünlerden eşyaya kadar birçok ürünü içeren, dünyanın en çok ziyaretçisini alan, en eski ve en büyük alışveriş merkezlerinden Kapalı çarşı ve şahane baharat kokuları ile, dolaşanları mest eden Mısır Çarşısı.

Kenti soluksuz izlemeye imkan sunan, Haliç’i ve boğazı izleyebildiğimiz dünyanın en eski kulelerinden birisi olan Galata ve boğazın gözdesi, 1984 yılından bu yana müze-saray olarak kullanılan Dolmabahçe. Osmanlı’ya ait İstanbul boğazındaki tek sarayımız Çırağan. Yedi tepesi, boğazda bir inci misali Kız kulesi.

‘’Bakışından süzülen işvene kurban olayım’’

Üsküdar Mihrimâh Sultan Camii ve Edirne Kapı Mihrimâh Sultan Camii.

Kanuni Sultan Süleyman tarafından, kızı Mihrimâh için inşa ettirilmiştir Üsküdar Mihrimâh Sultan Camii. Hikayeye göre Mihrimâh’ı gören Mimar Sinan’ın, aşkını anlatmak için Edirnekapı Mihrimâh Sultan Camii’ni inşa ettiği söylenir.Mihrimâh ‘’güneş ve ay’’anlamına gelir. Ve Tarihler 21 Mart’ı gösterdiğinde,Mihrimâh Sultan’ın doğum gününde, güneş Edirne Kapı Mihrimâh Sultan Camiinden aşağı inerken, ay ise Üsküdar Mihrimâh Sultan Camii ardından yükselir. İstanbul’da güneş ve ayın eşsiz buluşmasına yurt olur. Aşkını dillendirmek isteyen Mimar Sinan’ın aşkı asırlar sonra tekrar dillenir.

‘’Lûtfuna ermek için söyle perişan olayım.’’

İstanbul öyle bir şehirdir ki nice medeniyete yurt olmuştur. Her köşesi, her karış toprağı ve taşı tarih için mihenktir adeta. Yaşamak için var olmuş bir şehirdir İstanbul. Görmek, hissetmek, duymak ve dokunmak için vardır. Hareketli ve hızlı akarken yaşam, aslında bir o kadar da yavaştır. İstanbul sanattır. İstanbul kültürdür. İstanbul yaşamın ta kendisi ve kalbidir. Lûtfuna ve gizemine erişebilmek ümidiyle. Var olun. Sağlıcakla kalın.

Not: Şarkı ile birlikte okumunanızı tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim.🌿

Yazı kategorisi: Güncel, Kişisel Gelişim, İnsan

Millet ne der ?

Konularda fikirlerini kendin mi alırsın? Fikirlerine ne kadar sadıksın?

İnsanlar başarılı olmak, güzel konumlara gelip itibar görmek ister. Bazı hayatlar ilham vericidir. Bill Gates gibi zengin ve okula ilk bilgisayarı ailesi hediye eden hayatlardan bahsetmiyorum, Fatih Sultan Mehmed Han, Atatürk, Warren Buffet, McDonalds’ın hikayesi, Muhammed Ali, John D. Rockefeller, Stephen King … gibi hikayelerden bahsediyorum. Bu hayat hikayelerinde sıfırdan başlayıp yükselen anılar bulunmakta. Örneğin Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u 20’li yaşlarında feth etti. Atatürk, yıkılışta olan 600 yıllık bir imparatorluğu hayatını adayıp Cumhuriyet ile canlandırdı. Warren BUFFET fakir ailede biriktirdiği 1 sentlerden dünyanın enleri listesine, bugünlere geldi.

Sizce hangisi millet ne der diye düşündü? milletten banane ben ideallerim doğrultusunda yaşar, savaşır ve ölürüm diyenlerin hikayelerinden bahsediyorum.

Aile, komşunun çocuğu pek iyi almış sen niye iyi aldın gibi kıyaslamalar yapıyorsa millet ne der zehrini küçük yaşlarda tatmaya başladınız demektir. Bir insanın yetişmesi zordur. Hani atalarımız demiş ya insan eti ağırdır diye, insan göründüğü kadar hafif değildir. Okuması, gelişmesi, psikolojisi… her insan kendi içinde birer evrendir.

Millet ne der? Düşünsene Atatürk cumhuriyeti ilan edecekken duruyor ve düşünüyor, millet ne der? ne kadar gereksiz bir soru ve insanı çeldirebilecek bir düşünce değil mi. Atatürk millet ne der demedi. Biz zaten halkız, cumhuriyeti birlikte kuracağız dedi. Atatürk’ün hayatını okuyun, bir ömrün nasıl vatana adandığını göreceksiniz. Fatih Sultan Mehmed’in hayatını okuyun, çocuk yaşta devletini sevmek, devlet derdine düşüp yaşının 2 katı kararlar almak nedir göreceksiniz. Düşünsenize ortaçağı kapatıyorsunuz, yeni çağı açıyorsunuz… Vay be ulu padişahım Fatih.

Keyfine kim karışıyorsa sanane demeyi öğren. Sen de millete karışırken banane demeyi bil. Çevresel çeldiriciler umut kırıcıdır. A kişisi bilgisayarda uzmandır, belki bilgisayarı seviyordur fakat millet bunu bilmez. Millet tıp okuyup niye doktor olamadın der. Bazı sözler ve kırılan umutlar bir jiletten 10 kat keskin olabilmekte. SANANE benim mesleğimden, hobimden, arzularımdan? 2022, çok bilmişlere, işinize burnunu sokanlara, negatiflik yayan toksik bireyleri püskürtüp, silip, safdışı edip kendinize efsanelerin rotası gibi özgün bir rota çizeceğiniz bir yıl olacak.

Millet ne der? = Saçmalık

Fikirler ve deneyimler paylaşıldıkça anlam kazanır. Yorumlar kısmından istediğinizi belirtebilirsiniz.

Ha bir de şuraya rahatlama şarkıları ekliyorum. Dinleyince tüm stresiniz uçuyor:)

-Mustafa BAHAR

Müzik önerileriniz var mı?

Yazı kategorisi: OKU, İnsan

YAŞAYIŞ

Rahmetli Başkan Muhsin Yazıcıoğlu; Dostla Güzel şiirinde “Bir konaklık zaman, dünya insana.” der. Toprağı bol olsun.


Yaşam, doğumla ölüm arasında ince bir çizgidir. Üzerinde yürüdüğümüz, senelerimizi, belki de aylarımızı tükettiğimiz, her zaman doğru olmayan, sonsuzluğa uzanmayan beyaz çizgidir yaşam. Tarih 1 Eylül 2021. Ömrümün yirmi dördüncü senesinin devrilişi ve yirmi beşinci senesinin doğuşu. Evet! Bugün benim doğum günüm. Benim ve 1 Eylülde doğan herkesin doğum günü kutlu olsun.

Ömür, hepimizin bildiği üzere yaşam süremizdir. ‘’Ben kimdim, neydim?’’ dediğimiz, hiçbir zamanda tam anlamıyla cevabını bilemediğimiz; hayırlı hayırsız her şeyi arzuladığımız; emeklemeden hep koşup elde etmek istediğimiz; yandığımız, kazandığımız ve sevdiğimiz;yorgunluklarımıza, kırgınlıklarımıza, isteklerimize ve mutluluklarımıza gebe olan; deli dolu, bir o kadar da boş olan; doğduğumuzda başlayan öldüğümüzde de biten bir zaman.Sahi neydi zaman? Zaman deyince Abdurrahim Karakoç’un şiirini anımsarım.

Çevremizi saran hava mı zaman ?

Yoksa üstümüzde esen rüzgar mı?

Dert mi, yoksa derde deva mı zaman?

Nedir, ne değildir bir bilen var mı?

İlk demişler, son demişler

Harcamışlar, dün demişler.

Sıra sıra gün demişler,

Zaman genç mi ihtiyar mı?

Zamanım yok demek söz müdür yani…

Zamanı olanlar göstersin hani.

İnsan mı fanidir, zaman mı fani?

Zaman dünya mıdır, yoksa mezar mı?

Yıl demişler, ay demişler

Saat saat say demişler

Oh demişler, vah demişler

Zaman dinler mi, duyar mı? ‘’

Zaman bizleri duyar mı, duysa dinler mi bilmem ama eğer bizi dinliyorsa; hoş geldin 25, sefalar getirdin. Olan olmayan her şeye rağmen, benim ve insanlık için; karanlığı yırttığımız, doğrudan ayrılmayıp hakkı savunduğumuz, bir ve diri olduğumuz, sağlığın bizi bırakmadığı, neşenin gönlümüzde yuva kurduğu, vakitlerine esir olan nice güzelliğin bizi bulduğu, gözümüzdeki tek yaşın mutluluktan olduğu, var olduğumuz, sağ olduğumuz bir yıl olsun. Güzellikler bizimle, elem ise yok olsun.

Ne diyordu Deli Eylül isimli şarkısında Hüsnü Abi;

‘’Bir kapıyı açar, sokaklara vurur. Yürür gidersin ömrüm, Yılların kucağında uyur uyanır, Güler geçersin.

Dar gelir sevda dar gelir dünya, Taşar geçersin ömrüm. Bir kapı açılır bir eşik bekler, Açar gidersin. ‘’

Sabrımızın taşmadığı, düğümlerimizin çözüldüğü güzel yarınlara erişmek ümidi ile. Sağlıcakla Kalın…