Yazı kategorisi: Eğitim, Güncel, sosyal bilgiler, Tarih, İnsan

Sosyal Bilgiler Eğitimi Üzerine

Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı Sosyal Bilgiler dersi için diyor ki;

21. Yüzyılda çağdaş, Atatürk ilkeleri ve inkılâplarını benimsemiş, Türk tarihini ve kültürünü kavramış, temel demokratik değerlerle donanmış ve insan haklarına saygılı, yaşadığı çevreye duyarlı, bilgiyi deneyimlerine göre yorumlayıp sosyal ve kültürel bağlam içinde oluşturan, kullanan ve düzenleyen, sosyal katılım becerisi gelişmiş, sosyal bilimcilerin bilimsel bilgiyi üretirken kullandıkları yöntemleri kazanmış, sosyal hayatta etkin, üretken, haklarını ve sorumluluklarını bilen, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları yetiştirmektir.(MEB, 2005, 50) .

Sosyal Bilgiler’in temeli aslında ilk uygarlıklarla atılmıştır. Başlangıcı medeniyete dayanır. Felsefeyle uğraşan Antik Yunan, piramitlerin konumu belirlemek için, Coğrafyanın elverişli olduğunu anlamak için iklimleri ve yer şekilleri izleyerek karar veren Antik Mısır, ilk kanunları Babil’de yazan Hamurabi Sosyal Bilimlerin ortaya çıkışının ayak sesleri sayılabilir. Sosyal Bilgiler denince akıllara ders olarak verilen bir çok disiplinli bilim dalı gelse de aslında yaşamın taşlarını bir araya toplayan bir sepetten bahsediyoruz. İnsanlar birleşir ve topluluk oluştururlar bu toplum yöneticiye veya bir düzenleyene ihtiyaç duyar. Burada uyum içerisinde huzurlu bir toplum oluşturulması için yöneticinin ve yönetilenlerin sorumlulukları vardır. Düzenleyenin adaleti veya toplumdaki bireyin ödevleri bunlara örnektir. İşte geçmişten bugüne bu durumla uğraşan yönetim organları Sosyal Bilgilerin canlanmasına öncül olmuştur. Amerika, Sosyal Bilgilerin sanılanın aksine daha önemli olduğunu fark ederek Sosyal Bilgilerin ders müfredatlarına girmesini savunmuş ve bu konuda John DEWEY gibi isimleri parlatmıştır. Bugünlere gelene kadar gerçekleşen seferler, göçler, coğrafi keşifler de Sosyal Bilgilerin sepetindedir. Coğrafya, Hukuk ve Vatandaşlık, Antropoloji, devletlerin ve insanlığın tarihi (Osmanlı, Bizans…) Sanat ve Bilim Tarihi, Arkeoloji, Nümizmatik, Paleografi, Jeoloji, Kronoloji, Filoloji, Etnografya, Etimoloji, Uluslararası İlişkiler, Siyaset, İşletme, Ekonomi, Coğrafya (beşeri, ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel)Demografi, Dilbilim Sentaks (söz dizimi), Fonetik (ses bilgisi), Fonoloji (Ses bilimi), morfoloji (biçimbilim), pragmatik (edim bilim)Hukuk, Psikoloji, Sosyoloji, Antropoloji (sosyal ve kültürel), Teoloji (Evet Din), İletişim bilimleri, Eğitim bilimleri, Sosyal hizmet, Müzikoloji, Kriminoloji (Suç Bilimi), Etnoloji…

Benim yazarken zorlandığım bu disiplinleri tek çatı altında toplayan Sosyal Bilgiler dünya ve insanlık adına çok önemlidir. Korunmalı ve geliştirilmelidir. Yanlış politikalarla bu disiplinler arası bilim dalı yıpratılmamalıdır. Sosyal Bilgiler eğitimcileri değerlidir, bu kadar konuyu eğitim olarak veren ve konulara hakim olan iyi bir Sosyal Bilgiler öğretmeni en değerli madenden bile önemlidir. Bilgi diker, insan yetiştirir. Ülkem olan Türkiye’de Sosyal Bilgiler öğretmenleri maalesef 155 kişilik kontenjanlarla atanmakta, görevlerine yerleştirilmekte. Sosyal Bilgilere verilen değerin artması, geleceğe verilen değerin artmasıyla eşdeğer sayılabilir. Eğitim, insanlığı geliştirecek olan yegane etmendir. Güncel dünya kültürlerinin çoğunda Sosyal Bilgiler kıyıdan köşeden kullanılmaktadır. Sosyal Bilgilere temas etmemiş toplum yoktur. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK gibi liderlerin bu bilime yaptığı katkıları görmek, Sosyal Bilgileri geliştirdiğini görmek insanlık için sevindirici… Atatürk ne yaptı?

Dil Tarih Coğrafya Fakültesini, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumunu açtı.

Sosyal Bilgiler alanında eğitim görmeleri için yurtdışına öğrenciler gönderdi ve ülkesine uzman kişilerden aktarılan Sosyal Bilgileri getirdi.

Arkeolojik kazılar yaptırdı ve Arkeolojinin gelişmesi için uğraştı.

Yabancı, uzman sosyal bilimcileri Türkiye’ye getirdi.

Türk Tarih Kurumunu kurdu.

Türk Dil Kurumunu kurdu.

Halk Evleri açarak Sosyal Bilgilerin gelişmesini ve yayılmasını sağladı.

Atatürk’ün ülkesi için yaptıkları yeniliklere, müdafaalara ve hayatını Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne adamasına tüm Türk halkı minnettardır.

Sosyal Bilgilerin geliştiği toplumlar, gelişmiş toplumlardır. Dünya üzerinde nereye baksanız fen yada sosyal bilim göreceksiniz. Bizler eğitimle yeşereceğiz.

Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevî mirasçılarım olurlar. Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse bilimi seçin.” /// Mustafa Kemal ATATÜRK

Sosyal Bilgiler hakkında düşünceleriniz yorumlarda belirterek bizlerle sohbet edebilirsiniz.

  • Sos. Bil. Öğrt. Mustafa BAHAR

Yazı kategorisi: Güncel, OKU, İnsan

DAMGALA-MA

Yitirdiğimiz dinleyebilme yetimizi, kaybettiğimiz empati duygumuzu, sabit ve saplantılı kötü fikirlerimizi, önyargılarımızı konu alan, belki de birçoğumuzun izlediği, izlemeyenlerin ise –kanaatimce- mutlaka izlemesini tavsiye ettiğim filmdir ‘’12 Angry Man’’. 12 Angry Man, 1957 ABD yapımı dram-suç dalında siyah-beyaz çekilmiş bir filmdir. Film dönemin şartları elvermesine karşın, dram unsurunu iyi yansıttığını düşündükleri için siyah-beyaz çekilmiştir. Özet olarak filmi ele alırsak; işlenen bir cinayet, cinayetin zanlısı olduğu düşünülen maktulun oğlu ve 12 jüri üyesi üzerinden şekillenir film.

Filme şöyle bir bakacak olursak; babasını öldürmekle suçlanan 18 yaşındaki bu gencin hayatı 12 jüri üyesinin iki dudağı arasındadır. Genç adam suçlu mu? Suçsuz mu? Gencin suçluluğunun ya da suçsuzluğunun kabul edilmesi için 12 jüri üyesinin fikir birliği sağlaması ise önemli. Oylar 12-0 olmalı. Filmin seyri de bu şekilde başlıyor. Mahkemece sunulan delilleri dinleyen jüri üyeleri dinlenmek ve karar vermek için bir odada bir araya geliyor. Dinledikleri deliller, gencin yaşadığı çevre ve yaşantısı sonucunda jüri üyelerinin aklında genel bir yargı var. Genç suçlu. Oylama yapılır ve sonuç 11-1. 11 oy suçlu. 1 oy suçsuz. Suçsuz oyunu kullanan 8. Jüri üyesi Davis. Beyaz takım elbisesi, çoğunluğa uymaması ve başkaldırma cesareti göstermesi ile sanki filmin içindeki adil yanımız. Aslında bir gerekçesi yoktur Davis’in suçsuz derken. Ama peşin hükümdense, içindeki şüphe kıvılcımı onu bu süreçte, bir gencin hayatı söz konusu iken düşünmeye sevk eder. Aynı zamanda diğer Jüri üyelerinin de düşünmesini ister.

Film de örneğini gördüğümüz ön yargı kavramı; aslında hayatımızda çok sık rastladığımız, birçok kez bizlerin de yaşadığı bir durumdur. Olumsuz deneyimlerimiz, geçmişten bu yana izini taşıdığımız üzüntülerimiz karşımızdaki insana karşı peşin hükümlü olmamıza neden olur. İnandığımız doğrularımız, bizi ön yargılı olmaya iter. İnanmasak, karar veremeyiz çünkü. Sonuç olarak, kötü inanışlarımız ve geçmişimiz ile o insanı etiketlemiş oluruz. Ama o insan o muameleyi, o etiketi gerçekten hak ediyor mu? Karşılaştığımız bu gibi durumlarda ön yargımız bir elma kurdunun, elmayı kemirmesi gibi; yavaş yavaş içten içe kemirir durur bizi. Ve film de geçen o güzel cümle: ‘’Böyle bir durumda ön yargıyı bir tarafa atmak çok zordur. Ne zaman ön yargınızı kullansanız, gerçekleri göz ardı edersiniz.’’

Bahane bulmak, suç aramak, hatta suçlu bulmak, daha öncede konuştuğumuz gibi günah keçisi ilan etmek biz insanoğluna çok basit gelir. Egolarımız, ihtiraslarımız karşımızdaki insanı anlamamıza engel olur. Bir başkasının yerine kendimizi koyup düşünmek biz küçük canlılara hem kompleks gelir, hem de zaman alıcı. Zaman alıcı olduğuna inandığımız da empati yeteneğinin yerini ön yargı alır. Filmin can alıcı sahnelerinden bir tanesi daha: ‘’ Varsayalım yargılanan sendin, sen ne yapardın?’’ Sahi biz ne yapardık? Muhtemelen karşılaştığımız muameleye isyan eder, insanları anlayışsızlık ile suçlardık. Yaptıklarının yanlış olduğunu dillendirir durur küplere binerdik. Küplere binerdik, çünkü işin ucu bize dokundu diye. Bizim canımız yandı diye.

Zihnimizin zincirlerini kırdığımız, farklı dünyalara açıldığımız geniş pencerelerden baktıdığımız bir ömür dileğiyle. Sağlıcakla kalın.

Yazı kategorisi: Edebiyat, İnsan

Çocukça Öykü


Genç ruhların kendilerine hükmeden yanlarını seviyorum dedi İlmek. Bunu bir delikanlının enerjisine, yahut yumuşak saçların beyinleri süsleyen yanlarına kanarak mı söylemişti?

Öyle ya da böyle gerçek yalnızca, çocukluğunu yitirmiş kimselere ilgi kırıntılarını vermediğiydi. Havası alınmış top, kanatsız kuş ne ise, ruhunu yaşına teslim etmiş her kim de aynıydı onun için.


Gençlik duygusu bir hayalden ibaret olsa, insan kalan ömrünü hangi hayale sığdırabilirdi? Boş bakışların ardında gizli olanı görmeliyim, dedi İlmek. Bu bazen boş çaba ise ellerinden kayıp giden balonlar gibi saygıyla ardından bakmalıydı.


Tüm bu düşünceler vücudunun en dip noktalarını fethederken ardında kopan gürültüye dönüp baktı.
Boyası silinmiş bir simitçi arabası, yılların eskitilmişliğine boyun eğercesine devrilmişti. Şükür ki içinde tek tük kalan simitler, martılara yem olma şansını yakalamışlardı. Uzaktan bakan işsiz adamlar, o martıların yerinde olmayı yeğledi.

İlmek, kopan gürültünün beton zeminle tepsinin buluşmasından kaynaklı olduğunu anladı. Orada bir şeyler yapmalıydı. Hep yapardı zaten de bu kez Einstein’in zaman teorisine kafa tutarcasına bekledi. Bu bekleyiş, saatlerin ömründen pek çok şey çalabilirdi.


İyiliği kambur gibi sırtında taşıyan bir delikanlı belirdi o sıra. Elleri simitçinin imdadı kadar ürkek ve gözleri havada uçuşan martılar kadar keskin…


Sihirli bir anın gettosunu çiz deseler, sanırım sanatçılar bu anı çizerlerdi. İkilem arasında kaybolmuş bir andı böylesi de…
İlmek, kaldırımlarda bekleşen çocukların neden orada durduklarını bilmeden bakıyordu. Kendisi de çocuklardan özendiği bu bekleyişleri bir kaldırıma sığdırabilirdi şimdi.

Vakit akşamın son hecesiydi. Son harfini alfabeye sığdırmış lügatlar gibi tıka basa dolmuştu gözleri. Yarım yamalak bakarken ellerine uzanan ipek mendili anlamaya çalıştı.

Simitçinin gün sonu yorgunluğunu alan delikanlı karşısında duruyordu.
Bir mendil hep böyle beyaz kalabilir mi, dedi İlmek. Kendinden başka duyan olmadı.

Avuçlarından göz pınarlarına ulaşan mendilin ucu, sonunda görevini yapmanın rahatlığı ile saldı kendini.
Rahatlığın içinde kaybolan yalnız mendil değil, delikanlının bakışlarıydı da.
İlmek, genç bakışların çocuksu huylarını sezdi. Bu çocukluk hep yanı başında kalmalıydı.


Ahh şu çocukluk, dedi mendili sıkarken. Ahh şu çocukluk…

Yazı kategorisi: Kişisel Gelişim, OKU, İnsan

NASIR

Birçoğumuzun bildiği; elimizin içinde, ayak tabanında rastladığı bir durumdur nasır. Nasır bir deri hastalığıdır. Baskıya ve sürtünmeye maruz kalan deri yüzeylerinin sertleşmesi ve deri tabakasının kalınlaşmasıdır. Derinin kendini savunmak amacıyla yüzey sayısını arttırmasıdır. Bir kaplumbağanın kabuğuna kaçması gibidir derinin nasırlaşması. Kendini korur ve nasırlaşır. Her baskıda biraz daha artar, biraz daha kalınlaşır ve olgunlaşır.

Nasırlaşan derinin tabakalarını arttırıp kalınlaşması, olgunlaşması gibi; insanoğlu da karşılaştığı zorluklar ile zamanla olgunlaşır. Büyütür yaşadıkları insanları. Evrende var olan her şey insanlar içindir. Neşe de, acı da, mutlulukta, zorluklarda. Zaman akar, tarih döner. İnsan bazen güler, bazen de ağlar. Güldüklerini çabuk unutur, ama ağladıklarını çok zor. Sahi bir kez güldüğü bir olaya tekrar güler mi insan?Belki. Bir kere, iki kere, bilemedin üç kere. Peki ya dördüncüsünde? Gülemez, gülse de eskisi gibi olmaz. Lakin ağladıkları öyle mi. Her aklına düştüğünde, her ağladığında, her hatırladığında, içinde tuttuğu izi yeniden görür. Kabuk tutan yarasını tekrar kanatır. Yarasına tekrar tuz basar. Tuz bastığı an olgunlaşır işte. Bilir o yaranın kendini yorduğunu, daha çok kanattığını ve bir o kadar da büyüttüğünü. Yaranın büyüttükçe hayatına getirdiği yenilikleri, düştüğü yerden kalktığında başlayan güzellikleri. Eskilerin o güzel sözünü anımsarım. ‘’Olanda da, olmayanda da vardır bir hayır.’’ Olmayanlar hep hevesimizi kırar gibi gelir bizlere. Aslında olanların bizi olgunlaştırması gibi, olmayanlarda olgunlaştırır. Sabrımızı arttırır.

Gönlümüzde izini taşıdığımız, sabrımızı ve yüreğimizin kabuklarını arttıran bu olmayanlar; kalbimizin ağır yükü, sırtımızın kamburu gibidir. Eşe dosta, ele anlatamadığımız; içimize söyleyip ağırlığımızı arttırdığımız, dilimizin dönmediği olmayanlar, yükümüzü daha da ağırlaştırır. Daha çok yaralanmamak adına, dil şifasını suskunlaşmakta bulur. Gönül de durgunlaşır. Bu olmayanları affetmedikçe; ne yükünü hafifletir insan, ne de bülbül olup dillenir. Kemal Sayar‘ın dediği gibi ; ‘’ Affetmekle yüzümüz geleceğe döner, geçmişin zindanından kendimizi azat ederiz. Affetmek yanlışı geçmişe yerleştirir ve geleceği onun etkisinden kurtarır. Genişler gelecek. Affetmek unutmak değil, sadece mütecavize duyulan öfke ve hıncın içimizden geçip gitmesine izin vermektir.’’ Affetmek, bir kuş olup; özgürlüğe kanat çırpmaktır. Yüklerimizden, söylemediklerimizden arınmak; yaralarımıza tuz basıp acıtmak yerine sarıp sarmalamaktır.

Bolca affettiğimiz, kırdıysak affedildiğimiz; yara sarıp yaramızı da sarmalayabildiğimiz bir olgunluğa eriştiğimiz; güzel sabahlı yarınlara, umut dolu geleceğe doğru kanat çırpıp, özgür bir kuş misali uçtuğumuz yarınlar dileğiyle. Sağlıcakla kalın.

Yazı kategorisi: Eğitim, Güncel, İnsan

Çocuklar Ne ÇizMEZ ?

Bir yazı önce çocukların neler çizebileceğinden bahsetmiştim. Şimdi ne çizemeyeceklerinden bahsedeceğim.

Çocuklar dönemlere göre çizim yetileri kazanır. Bu yazıda 7 ve 12 yaş arası yani yaşadığını anlamlı bir şekilde resme aktarabilen çocukluk dönemini ele alacağım. Günümüzde yaşanan çocuk istismarı olaylarında çocuklardan delil veya ifade olarak istenen çizimler, çocukların yaşadıklarını olduğu gibi aktaran canlı bir video gibidir. Bu çizimler bilinçli insanlarca okunmalıdır. Çizim nasıl okunur? resmin anlattığı her zaman anladığınız gibi olmayabilir. Resmi tüm yönleriyle ve çizen çocuğun tavırlarıyla yorumlamalıyız. Örneğin suskun ve ürkek bir çocuğun çizdiği babasının ellerinin başından büyük olduğu veya parmaklarının aşırı belirgin olduğu resim gördüğümüzde aklımızda baba tarafından çocuğa uygulanan bir şiddet var mı? sorusu takılmalıdır. Çocuklar genelde korktukları veya akılda kalıcı hisler yaşadığı obje, uzuv veya kişileri resimlerinde daha büyük ve ürkütücü resmeder. Diğer bir örnekte bir çocuk elinde sopa tutan annesiyle kendisini çizer, burada çelişkili bir durum vardır. Bu çelişki çocuğun ve annenin resimde yüzünün gülmesidir. Bu resim okunurken çocuğun ruh hali dikkate alınmalıdır. Çocuk burada oynadığı bir oyunu resmetmiş olabilir veya çocuk annesinden gördüğü şiddeti ve aklına kazınan korkunç, kızgın yüzleri, ağlamaları hayalindeki mutlulukla resmedebilir. Yani, aslında kızgın olarak çizmesi gerektiği şiddet gösteren anneyi hayallerindeki mutlu anne imajıyla çizebilir. Burada çocuğun tavırları önemlidir. Çocuk suskun ve tedirginse burada bir sıkıntı aranabilir. Hiç bir bulgunun olmadığı durumlarda uzmanlarca önceden planlanarak kısa süreliğine çocuk ile anne bir koridorda karşılaştırılabilir. Bu karşılaşmada çocuğun mikro ifadeleri her şeyi ortaya koyar. Çocuk uzmana yaklaşırsa veya gördüğünde farklı bir kişiliğe bürünürse gördüğü kişiden şiddet görmüş olabilir. Çocuk anne diye bağırıp annesine sığınmak isterse yine mikro ifadeler gözetilmelidir. Çünkü bazı istismarlarda çocuk bunun bir oyun olduğunu, ailesinin onu sevme şeklinin bu olduğunu sanabilir. Ters ve çocuğun aklını karıştıracak sorulardan sonra çocuğa dünya görüşü sorulabilir. Nasıl sorulur, maket oyuncaklardan bir gününün nasıl geçtiğini canlandırabilir misin? Gel seninle oyun oynayalım beni sevsene? Acıktın mı ne yemek istersin? ( bayat ekmek veya zeytin gibi çocukların isteme oranı düşük şeyler istemesi de istismar belirtisidir.) gibi sorularla çocuğun görüşlerine ulaşılabilir.

Genel bir çocuk, normal bir aile yapısında yetişiyor ve istismara maruz kalmıyorsa çizimlerinde her zaman diğer genel çocukların çizdiği nesneler yer alabilir. Örneğin bir genel çocuk bir ağaç, ev çizebilir belki sopa da çizebilir. Sopa belki dedesiyle çıktığı bir orman yürüyüşünde elinde tuttuğu değnek veya büyü oyununda kullandığı asa olabilir. Ama o sopayı çivili bir şekilde veya kendini hedef alırcasına çizen çocuklarda istismar aranmalıdır. Bir çocuk kendini bir yerde zincirlenmiş, karanlık bir odada üzgün, veya ekmek tarzında kolay ulaşılabilir besinleri sıklıkla çiziyorsa bir istismar aranabilir. Çocukların asla çizmeyeceği, istismar vakalarında asıl ve önemli delil sayılması gereken çizimler vardır. Bir çocuk yetişkin kişilerin bana bir resim çiz demesi üzerinde cinsel organ ÇİZMEZ. Bir çocuk cinsel birleşmeyi çizmez. Bir çocuk ilişkiye girmekle ilgili çizimler yapmaz. Bir çocuk karşı cinsin cinsel organını asla bilemez. Bilmemelidir, çizmemelidir. Bir istismar aramasında çocuk karşı cinsi, babasını, amcasını, arkadaşını, bakkal amcasını cinsel organıyla çiziyorsa o çocuk cinsel istismara uğramıştır. Bir çocuk cinsel birleşmeyi resmetmişse o çocuk cinsel istismara uğramıştır. Bu konuda yargı kesin olmalıdır. Bu bulguları gösteren çocuklar kesinlikle bir istismara uğramıştır. Birilerinin akıl vermesiyle veya göstermesiyle çizemez. Bir çocuk bunları sadece yaşamışsa çizer. Çocuklar geleceğimizdir, onları koruyalım. Onların korunmadığı, istismar edildiği her dakika bizlerin insanlığından götürür.

Cinsel istismara uğramış olması muhtemel çocukların çizim örnekleri;

Kaynak: https://cdn-acikogretim.istanbul.edu.tr/auzefcontent/20_21_guz/cocuk_resimlerinin_analizi/12/index.html
çocuk istismarı • Bigumigu
ÇOCUKLARIMIZIN VE HEKİMLERİMİZİN HAKLARINI BİLİYOR MUYUZ?

Son olarak sizce bu yazının altındaki en son resim bize ne anlatıyor? istismar belirtisi var mı? varsa nelerdir yorumlarda belirtebilirsiniz. Resmin analizini 1 gün sonra yorumlarda yapacağım(Resim??).

Not: resmi çizen çocuk kız.

Resim??
  • Mustafa BAHAR

Fikir ve yorumlarınızı yorumlar kısmına yazarak sohbet edebilirsiniz. Bizler sohbet kısımlarında okurlarımızla yazışmaktan sevinç duyarız.

Yazı kategorisi: Eğitim, Güncel, İnsan

Çocuk Ne Çizer ?

Çocukların çizimle ilişkisi 2 yaşından sonra başlamaktadır. 2 yaş öncesi çocuklara kalem ve silgi gibi yutabileceği, kendini yaralayabileceği materyallerin verilmesi güvenlik açısından uygun değildir. Çocuklar önce kalemi kağıda vurmayı öğrenir. Aile bireylerinin yardımıyla kağıtta kalemi sürüklediği zaman kalemin kağıtta iz bıraktığını yani kağıdı çizdiğini fark eder. Bu deney gözlem aşaması çok erken yaşlar için geçerlidir. Çocuklar 4 yaşları civarında yuvarlak karalamalar yapabilir, bir şeyleri karalama gibi de olsa çizebilir hale gelir. 5 yaşlarında bu yuvarlakları ve çizgileri kapalı şekillere çevirebilme yetisi kazanır. 4-6 yaşları çocuklar için anasınıfı çağıdır. Çocuklar 6 yaşından sonra gördüklerini kağıda aktarabilir hale gelir. Ev, insanlar, kuşlar ve gökyüzü gibi ne görürse kağıda aktarmaya çalışır. 7 yaşına gelen bir çocuk hayallerini çizebilir. Bu hayaller öyle uçuk kaçık olmaz. Kendi çapında çizgi filmlerde gördüğü gibi veya çevresinde gördüklerini birleştirerek bir şeyler ortaya çıkarır. Bu gözlüklü bir güneş, sakallı bir dolunay veya gözleri olan ağaçlar olabilir. 7 yaş sonrası çizimler giderek genel çocukluk yeteneklerinden çıkıp özel yeteneklere döner. Yani 10 -12 aralığında çocukların çizdiği resimlerde sanatsal bir yetenek aranabilir. Kısaca erken çocukluk döneminde çocuklar ne yaşarsa onu resmeder, ne görürse onu aktarır. Karalamalar yapar.

Bu anlattıklarımı bir şemada göstereyim;

  • Karalama Dönemi (2-4 yaş)
KAYNAK: Kasım 2017 Cilt:25 No:6 Kastamonu Eğitim Dergisi 2215-2228 Okul Öncesi Resim Eğitiminde Çocuğun Çizgisel Gelişimi (2-7 Yaş), Ulviye ÖZÖNDER AYDIN
Kastamonu Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Temel Eğitim Bölümü, Sınıf Eğitimi
Anabilim Dalı, Kastamonu

3.5 yaşındaki bir çocuğun çizim örneği:

KAYNAK: Kasım 2017 Cilt:25 No:6 Kastamonu Eğitim Dergisi 2215-2228 Okul Öncesi Resim Eğitiminde Çocuğun Çizgisel Gelişimi (2-7 Yaş), Ulviye ÖZÖNDER AYDIN
Kastamonu Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Temel Eğitim Bölümü, Sınıf Eğitimi
Anabilim Dalı, Kastamonu
  • Değişen Simgeler / Şema Öncesi Dönem (4-7 yaş)
KAYNAK: Kasım 2017 Cilt:25 No:6 Kastamonu Eğitim Dergisi 2215-2228 Okul Öncesi Resim Eğitiminde Çocuğun Çizgisel Gelişimi (2-7 Yaş), Ulviye ÖZÖNDER AYDIN
Kastamonu Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Temel Eğitim Bölümü, Sınıf Eğitimi
Anabilim Dalı, Kastamonu
KAYNAK: Kasım 2017 Cilt:25 No:6 Kastamonu Eğitim Dergisi 2215-2228 Okul Öncesi Resim Eğitiminde Çocuğun Çizgisel Gelişimi (2-7 Yaş), Ulviye ÖZÖNDER AYDIN
Kastamonu Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Temel Eğitim Bölümü, Sınıf Eğitimi
Anabilim Dalı, Kastamonu
  • Şematik Dönem (7-9 yaş)

İnsan ve şekil çizimleri derinleşir, gerçekliğe yakındır.

şematik dönem çizim özellikleri
Şematik Çizimler
  • Gerçekçilik (Gruplaşma) Dönemi (9-12 yaş)
Dezavantajlı Çocukların Sanatsal Gelişimleri Üzerine Bir Araştırma  Dezavantajlı Çocukların Sanatsal Gelişimi Üzerine
Görsel Sanatlar - ODTÜ Geliştirme Vakfı Özel Kocaeli Okulları
Kaynak: https://www.odtugvkocaeli.k12.tr/ilkokul/dersler/gorsel-sanatlar/
  • Mantık (Görünürde Doğalcılık) Dönemi (12-14 yaş)

Resimler bir olayı veya hikayeyi canlandırabilir. Gerçeklik olgusu yüksektir ve çizimlerde mantık aranabilir.

18 MART RESİM YARIŞMASI Çanakkale Zaferi Resmi Çizim Sayfası 2019 - Resimci  Abi
Kaynak: https://www.resimciabi.com/18-mart-resmi-cizim-18-mart-canakkale-zaferi-resmi-cizim-2019/
Kaynak: https://www.resimciabi.com/18-mart-resmi-cizim-18-mart-canakkale-zaferi-resmi-cizim-2019/

Bu şekilde çocukların çizimlerine bakılarak yaşları ve evreleri fark edilebilirken, resimlerin şekli ve anlam yapısına göre de çocukların iç dünyası gözlemlenebilir. Resimler çocukları anlamanın en güzel yollarındandır. Çocuklar ya istediklerini ya da yaşadıklarını çizerler. Çocukların çizimi, bir çocuk istismarını ortaya çıkarmakta en önemli delildir. Çocuk çizimleri küçümsenmemelidir, öğretmenler, aileler ve bir vakada uzmanlar çocuklara yaşadıklarını çizmelerini isteyerek bilgi edinmeye çalışmalıdır. Çocuk çizerken rahatlar. Çocuk çizerken daha özgürdür. Konuşarak anlatamayacağı veya anlatmasını bilmediği olayları çizimlerle anlatabilirler.

-Mustafa BAHAR

Kaynaklarını vererek faydalandığım tüm görsellerin sahiplerine teşekkür ederim. Herhangi bir gönülsüzlük olursa iletişim kısmından bizlere ulaşmalarını rica ederim.

Siz de yorumlarda çocukların çizimleri hakkında düşünce ve anılarınızı paylaşabilir, sohbet edebilirsiniz.

Yazı kategorisi: Kişisel Gelişim, OKU, İnsan

GÜNAH KEÇİSİ

Deyim ve atasözlerimizin bir çoğunda, hikayelerde ve hatta masallarda “Keçiler”den sıkça bahsedilmektedir. Kah inatçılıklarıyla, kah kaçmalarıyla yada günahlarıyla… Hepimizin bildiği ve yeri geldikçe de kullanmaktan da geri kalmadığı bir deyimdir; “Günah keçisi benmiyim.”

Scapegoat adı verilen ve dilimizce Günah keçisi olarak isimlendirilen bu deyimin kökleri, milattan öncesine uzanan eski bir Yahudi inancına dayansada, tarih boyunca süre gelen bir çok kültürde yer almış bir ritüelinde ismidir aynı zamanda . Peki neden Günah Keçisi denmiştir bu ritüle? Hadi hikayesine birlikte bakalım.

Anlatılan hikayelere göre; Yahudiler Eski Ahit’te Kefaret günlerinde günahlarını ve suçlarını, sembolik olarak bir hayvana – yani keçilere- yüklerlermiş. Biri günahları yüklenen keçi olmak üzere kura ile sürü içerisinden iki keçi seçilir;biri Tanrı’ ya diğeri ise Azazel’e adanırmış. Tanrı’ ya adanan keçi kesilir ve Tanrı’ya sunulur; günahları yüklenen keçi ise ya çöle bırakılır, ya da bir uçurumdan yuvarlanılırmış. Günah Keçisi Ayininin bir benzeri Antik Yunanda da ruh bulmuş, fakat tek bir farkla. Günahı yüklenenlerin insan olmasıyla. Antik Yunan’da Apollon adına düzenlenen festivallerde bir erkek ve bir kadın seçilir, şehrin dışına kadar taşlanır ve dövülürlermiş. İncilde de bahsi geçen Günah Keçisi Ayini başrahip duasıyla başlar, Tanrı’ya adanan keçi kesilir ve günahları sırtlanan keçi çöle salınırmış. Görüldüğü üzere birçok kültürde yer edinmiş olan bu ritüel, kişilerin günahlarından kurtulmayı umduğu ve suçlarını başka bir canlıya yükleyerek arınmayı hedeflediği bir duruma dönüşmüştür.

Tarih boyu süre gelen bu ritüeli enine boyuna düşündüğümüzde ve içsellerdiğimiz de,aslında insanın günahından arınmaktan ziyade suçunu başka bir yöne yöneltip, suçunun sorumluluğundan kurtulmayı hedeflediğini görürüz. Başımıza gelen hemen hemen her musibet ve belada; kaderimizi, hayatımızı suçlarız. Şartları suçlarız. Doğduğumuz büyüdüğümüz çevreyi ve ortamı;hatta yetiştirilme tarzımızı göz önünde tutup ailemizi dahi suçlarız. “Şu şöyle olmasaydı, böyle olurdu” , “ Falanca bunu bana demeseydi, ben o işi kesin yapardım” gibi hatta daha nicesi. Çok hızlı bir şekilde bir günah keçisi bulduk bile. O işi yapamamamızın suçlusu falanca değil aslında kişinin tam olarak kendisidir. O işin sorumluluğunu, başarısızlığını yada başarısını birlikte göğüslememesidir. Hepimiz insanız ve tercihlerimiz kadarız. Bazen doğruyuz bazende hatalı. Bu yüzden değil mi dünyada olmamız, iyiler yurdu cennetten ayrılmamız? Yapmak istediklerimiz kadar cesur, yapabildiklerimiz kadar başarılı, yapamadıklarımız kadar deneyimliyiz. Başarılarımız bizim olduğu kadar, hatalarımız da bizim. Suç bizim, aslında masum olan günah keçisinin değil. Suçu yüklenmek ve sorumluluğu almakta bizim.

İnsanoğlu olarak zekice günah keçileri bulmadığımız, sorumluluklarımızı omuzladığımız, yüklerimizi ve suçlarımızı sırtlanabildiğimiz bir hayat dileğiyle. Sağlıcakla kalın.✋🏻

Yazı kategorisi: Kişisel Gelişim, OKU, İnsan

DİL YARASI

‘’ Kim bilecek daha neler neler bekliyor ikimizi
Belki de çok mutlu olacaktık tutsaydık dilimizi ‘’

Türkiye’ ye özgü oryantal bir halk müziği türü olan ‘’Arabesk’’ müziğin önde gelen isimlerindendir Orhan Gencebay. Yakın çevresi giyim kuşamı ve tarzından dolayı ‘’Kont’’ olarak anar onu, sevenleri ise ‘’Baba.’’ Arabesk öyle bir müziktir ki; insanlar müziğin derinliklerinde; umutsuzluklarını, başarısızlıklarını, hayatın hay huyunu, dertlerini, gizemlerini, sevdalarını konuşmadan dillenmiş bulur ruhlarında. Sevenleri belki de bu yüzden ‘’ Baba’’ dediler Orhan Gencebay’a. Tüm derinliklerini gördüğü için, bir ağızdan şarkı söylerken, tüm dertlerine ve efkârlarına ortak olduğu için. Anlayabildiği için.

Anlaşabilmemizi, anlayabilmemizi; fikirlerimizi aktarabilmemizi sağlayan en etkin iletişim yolu muhakkak dildir. Duygularımızın ifadesi söz ve kelimelerdir. Sözün nerden geldiğini düşündüğümüzde, geçmişe dönüp mitolojiye baktığımızda, sözü Mısır tanrılarından ‘’Bilgelik Tanrısı’’ olan Thoth’un getirdiğine inanılır. Söz, bir diğer deyişle ‘’Lafız’’. Kelime sözcüğü ise Arapçadan geçmiştir dilimize. Kökenine indiğimizde ‘’iz bırakmak’’ anlamına gelir kelime. Lafız ise ‘’ağızdan çıkan söz, dışa atılan, söylenen’’ demektir. Özlerine baktığımızda, sözler ve kelimeler; adeta iki ucu keskin bıçak gibidir bizler için. O kadar güçlüdürler ki; dışarıya vurduğumuzda bazen bizleri yaralar, bazen de iyi eder kelimeler ve sözler.

2021 yılı, UNESCO tarafından ‘’Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre ve Ahi Evran Yılı’’olarak ilan edildi geçtiğimiz günlerde. Ben de sözlerime Hacı Bektaşi Veli’nin bir sözü ile devam etmek istiyorum. ‘’Eline, beline, diline sahip ol.’’ Diline sahip olmak! Kötü sözler sarf etmemek. Lisanımızı, değerlerimizi yok etmemek. Karşımızdaki varlığı yok saymamak, incitmemek. Aynı mesleği paylaştığım, okumaktan zevk aldığım, Yu HUA’nın Yaşamak isimli kitabında geçen, insanlara güzel öğretileri olan, bir kesiti de aktarayım sizlere. ‘’ İnsanların unutmaması gereken dört kural vardır. Yanlış söz söyleme, yanlış yatakta uyuma, yanlış eşikten geçme, elini yanlış cebe atma.’’ Örfü, töresi ne olursa olsun; bütün toplumlar bu öğretiyi öğütlüyor bize. Yanlış söz söylemememin gerekliliğini ve dilimize sahip olmayı öğütlüyor. Ne diyordu şarkıda da Orhan baba; ‘’Dil yarası, dil yarası en acı yara imiş’’

Peki! Yaralayan dil, gün olur iyi eder mi bizi? Eder elbette. Cevap? Şarkının devamında. ‘’ Dudaktan kalbe bir yol var ki sevgi ve şefkattenmiş.’’ Dilimizden dökülen sözler öyle güçlü bir enerjiye sahiptir ki; yıktığı gibi, yapar da. Gönlümüzün inceliğinden, sevgisinden, şefkatinden, zihnimizin derinlikten, kısacası içimizden geçen güzellikler, dil ile yol bulur ve karşımızdaki insana şifa olur. Sözlerimiz gün gelir eylemlerimiz olur. Var diyen bir insan var olur; yok diyen bir insan ise yok. Sözün oldurma gücüne olan inancı hayatımızdan bir örnekle konuşalım. Hepimiz çocukken sihirbaz ve sihir gösterilerini merak etmişizdir. Tüm sihirbazların dilindeki altın sözcüğü de duymuşuzdur. ‘’ABRACADABRA’’ Abracadabra İbranicede ‘’Söylüyorum, var ediyorum.’’ anlamına gelir. Aynı zamanda Abracadabra ,Musevi inancında üçgen şekilli muskalara yazılır, birçok hastalığın tedavisinde kullanılır,sözün tedavi edici yönüne inanılırdı. Günümüzde tedavi metodlarında da bir çok danışmanlık hizmetinin konuşma temelli oluşu ve geçmiş tarih örneklerine baktığımızda da, dil şifa kaynağı olabilir. Yaraladığı gibi iyileştirir.

Velhasılıkelam, konuşa konuşa anlaştığımız şu fani dünyada; şifa bulabileceğiniz gönüllerde yer almanızı, tatlı dilli ve hoş sohbetli dostlara sahip olmanızı temenni ediyorum. Sağlıcakla kalın.

Yazı kategorisi: Eğitim, Güncel, Kişisel Gelişim, İnsan

YAPARSIN.

İnsanlar gelişen olumsuz pandemi şartlarıyla kötü düşüncelere kapılmakta. Negatif düşünerek kendi motivasyonlarını kırmakta. Zaten sürekli engel olan çevre faktörü varken bir de kendi kendimizi bloklamaya başladık. Çocuklukta düşlenen umutlar vardı, renkli ve eğlenceliydi. Küçükken renkli dünyamızda kurduğumuz hayallerin günümüz pisliğinde kirlendiğini görmek üzücü. Yıkadıkça rengi atan hayallerimizle bakışmaktayız; öğretmenlik, doktorluk, polislik ve her erkeğin hayali askerlik…

Tecrübeler insana çok şey öğretir. Büyük hayalleri negatif patateslere anlattığın zaman senin motivasyonunu nasıl kırdıklarını öğretmesi gibi. Bilimsel olarak da araştırılmış, hedefleri başkalarına anlattıktan sonra negatif dönütler almanın hedefe ulaşma oranını düşürdüğünü görmüşler. Bir ok gibi nereye ne zaman ulaşacağı belli olmayan bir tutum sergilemek pek doğru sayılmaz, o ok sizseniz. Oku atan okçuysanız işler değişir. Hayalleriniz ok olsa sizde başkalarının okçuluğuyla ilerlerseniz pek gelişmeniz mümkün olmayabilir. Konfor alanının dışına çıkarak oktan hayallerinizi hedefe fırlatacak okçu sizseniz önünde sonunda bu işi başaracak, hedefinize ulaşacaksınız. Sizleri tüketen şeylerden uzaklaşın,

Kıskanmayın ve kıskananları silin.

Körü körüne inanmayın, araştırın ve düşünün.

Kıymet bilin. Elinizdekilerin kıymetini bilin.

Olduğunuz gibi görünün.

Her zaman doğruları söyleyin. Yalan söylemek benliğinizden ve gururunuzdan çalar.

Kendinize bir yol çizin ve o yoldaki tüm taşları çöpe atın, atın ki ayağınıza takılmasınlar. Toksit arkadaşlıkları bitirin. Gereksiz numaraları rehberinizden silin. Bu sene 2021 yılını arınma senesi ilan edin. Tüm sosyal medyanızdaki gereksiz mesajları ve kişileri temizleyin. Kendinize uğraş bulun. Bu uğraşlar sadece size değil tüm dünyaya veya ulusal çapta fayda sağlasın. Bunlar benim kendime belirlediğim amaçlardır. Kendim uygulamaya başladıktan sonra başarım da artış gösterdi. Başarı değişimi yanında taşır. Ne zaman başarıya ulaşmak istiyorsanız bilin ki yanında değişimle gelecektir. Kola, alkol ve zararlı içecekleri suyla değiştirin.

Saçma videoları uykuyla değiştirin.

Söylenmektense çabalamayı tercih edin.

Düşünmektense başlayıp sonuçlarını görmeyi deneyin.

Televizyondaki saçma dizileri bırakıp kitap okumayı deneyin.

Bunlar herkesin bildiği şeylerdir fakat az insan uygulamaya geçirir. Hayatı renklendirecek, harika sonuçlar doğurabilecek eylemleri harekete geçirerek mutlulukla arkadaş olduğunuz bir süreçle gelişmeye başlayın.

Kendinizi dinleyin. Kendinizle sohbet edin.

Sevdiklerinizle saatlerce havadan sudan konuşun.

Gülün, güldürün.

Fikirlerinizi not alın, uçup gitmesinler çok değerli onlar.

İnternetten günde belli bir süre uzak kalın. Çevrimdışı olun ve kendinize zaman ayırın.

Şekeri hayatınızdan çıkarın ve dengeli beslenin.

Arada bir delirin ve olduğunuz yerde tuhaf hareketler yaparak veya koşarak sürekli kalori yakın.

İyice uyuyun.

Temiz hava almaya gayret edin.

Bu ufak güncellemelerle bu yıl yeni ve daha iyi bir senle görüşmek dileğiyle.

Siz de düşüncelerinizi yorumlar kısmında belirterek 704 kişilik (1000 olacağız💪) ailemizle sohbet edebilirsiniz.

  • Mustafa BAHAR

YORUMLARA / COMMENTS 👇✍👋

Yazı kategorisi: Güncel, İnsan

TAŞINIYORUZ!

– ‘’ Mideni bozan bir şey mi yedin?’’ dedi Bernard.Başıyla doğruladı Vahşi; – ‘’ Uygarlık yedim. Zehirledi beni uygarlık. Kirlendim.’’

Aldous Huxley’ in Cesur Yeni Dünya kitabında geçen bir kesit ile başlamak istedim sözlerime. Gerçek şu ki; samimiyet ile etrafımıza bakarsak, göreceğimiz tek şey; hayatın içinin boşalıyor oluşu. İnsan sayısı arttıkça, insansızlığı artıyor dünyanın. Daha bir yalnız, daha bir kimsesiz oluyoruz. Belki de aynı dili konuştuğumuz insanları, hızla boşalan dünyada yitiriyoruz. Kısacası dostlar ‘’ Taşınıyoruz!’’

Vahşi’nin midesini bozan bu uygarlık neydi? Biz insanlara ne kattı Uygarlık(!), uygar olma durumu?

Uygarlık; binlerce yıl devam eden gelişmeler sonucunda; insan aklının, bilim ve teknolojinin de katkısı ile ortaya çıkan; tüm insanlığın eseri ve malı olan evrenselliği ifade eder. Yanlış okumadık. Binlerce yıldır tüm insanlığın eseri ve malı olan evrensellik. Kısacası paylaşımlarımız. Eğer uygarlık bizim paylaşımlarımız ise; koskoca dünyada neden hem bu kadar yalnız, bir o kadar da kalabalığız? Niçin hep delicesine kendi kendine konuşuyor ruhlarımız? Neden bu kıymetsizliğimiz? Ne kadar meraklıyız fani şeylere. Hal böyleyken; öğrenmeye, birbirimizi anlamaya ise niyetimiz yok gibi.

Yaşadığımız çağda doğruluğa, erdeme susuz kaldık. Masumiyetimiz ise tedavülden kalmak üzere. Sığlaşan hayatlarımızda samimiyete de yer kalmadı artık. Çıkarlar, yalanlar fersah fersah kara örtüsü oldu yeryüzünün. Nasıl insanlardık, ne olduk? Doyumsuz, daldan dala koşan;gönülleri çölleşen, hikmet ve hakikati aramayan;bezgin;kör, sağır ve dilsiz..

Oysa Mark Twain’ da dediği gibi;

‘’ İnsanın gerçek değeri, yüreğinde yatar.’’

Hepimiz yüreğimiz kadarız. Sevdiğimiz, saydığımız, kıymet verdiğimiz kadarız. ‘’Geçmiş olsun’’ demekle yetinmeyip, ruhlarımıza şifa oldukça, değerlerimizi paylaştıkça ‘’Uygarız’’. Sağlıcakla kalın.