Yazı kategorisi: İnsan

Heraklitos’un Logos’u, Karşıtlıklar İlkesi ve Değişimi Üzerine

“Ölümsüzler ölümlü, ölümlüler ölümsüzdür; birbirlerinin ölümlerini yaşarlar, yaşamlarını ölürler.”

Dün akşam bu cümlede takılı kaldım. Heraklitos’a ait bir söz.  

Milattan önce 5 ve 6. asırlarda yaşadı Heraklitos. Efes’in filozofu. En ilgi çekici yanı, Logos’u ortaya atmış olması. Kendisinin söylediğine göre, anlattığı zaman kimsenin anlayamadığı bir terimmiş. 

Yüzeysel olarak açıklamak gerekirse, her şeyde ve herkeste bulunan düzenleyici bir ilke. Fakat oldukça geniş kapsamlı bir konu olduğunu söylemeliyim. 

Hepimizin -tüm varlıkların- sahip olduğu ortak bir aklın olduğunu öne sürüyor Heraklitos. İlk başta kavrayamadığım bu açıklamayı kafamın içerisinde anlamlandırmaya çalıştım. Ancak bu sefer de ‘Nedir bu ortak akıl?’ diye bir soru çıktı ortaya.

İlkel benliğimiz mi?

Hayatta kalma içgüdümüz mü?

Yoksa tüm varlıkların sahip olduğu ancak farkında olmadıkları telepatik bir düşünce sistemi mi? Sonuncusu bayağı ütopik oldu ancak gerçekten olsaydı, belki de vardır, çok hoş olmaz mıydı? 

Hatta bir adım daha ileri gidiyorum ve belki de ilk kez, Heraklitos’tan yüzyıllar sonra doğan, 16. yüzyıl filozofu, matematikçisi ve yazarı olan Descartes’in bahsini ettiği Epifiz Bezi’ydi.

“Uykudayken ne yaptığını unutan diğer insanlar gibi bunlar da uyanıkken ne yaptıklarının farkında değiller.” demiş Heraklitos, Logos üzerine. Oldukça mantıklı değil mi? Bizler büyük bir enerjiyiz ve her an birbirimizle iletişim halindeyiz. 

Kaç kez ruhunun ısınmadığı bir insanın yanlış hareketiyle ondan soğudun? 

Kaç kez birisini hatırladın ve kısa sürede ondan bir haber aldın?

Kaç kez içindeki sese gerçekten kulak verdin ve seni yanıltmadı? En yüzeysel anlamda kendi içimizdeki Logos buydu bana göre. Peki bunu küresele yaydığımızda ne olurdu, bir düşünsenize?

Heraklitos’u bu kadar ilgi çekici bulmamın bir diğer nedeni de karşıtlıklar ilkesiydi. Zıtlıkları her zaman seven bendeniz için koca bir madendi bu filozof. Şu sözlerine kulak verin lütfen: 

“İyiliğin var olması için kötülük, ışığın var olması için karanlık, tokluğun var olması için açlık gereklidir. Hastalık sağlığı; açlık tokluğu, yorgunluk dinlenmeyi hoş kılar. Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar.”

Çatışmanın ve savaşın her şeyin babası olduğunu düşünüyordu. Varlıkların ya da oluşun tek ve önemli koşulu da bu savaştı. Evrende her an her şeyin değiştiğini, değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğundan bahsetmiş, bugün hala geçerliliğini koruyan düşüncenin temel taşlarını atmıştı. 

Logos’un düşündüren yapısı, karşıtlıkların şaşırtıcı harmonisi ve değişmeyen değişim… Bunlar gerçekten de harikulade değil mi? 

Düşünün. Bizler bu bedenlere sıkıştırılmış birkaç gramlık ruhlar olarak aslında ölümsüzüz. Ancak ölümsüz olduğumuz kadar da ölümlüyüz. Fani bir bedende sonsuz bir ruh. Başlı başına aykırı olabilecek bir olay nasıl olabiliyor da böylesi büyük bir ihtişama dönüşebiliyor? 

Okumak için anlamak, anlamak için düşünmek gerek. 

Şimdi lütfen başa dönün ve ilk cümleyi yeniden okuyun. 

-hhermine

Yazı kategorisi: Edebiyat, İnsan

Yalnız Kıyılar

Bir sonbaharın gelişi var. Sanırsınız bütün imkansızlıkları beraberinde, hüznü koynunda saklamış. Salkım saçak hayaller ardında çaresizlik korkutmuş insanı. Umutsuz yazar olmayacağına dair söz verenler, onarıcı kelimeler bulmaya ne kadar uzak…

Gemiler ardında gider küçük kayıklar, küçüklere kimse yer vermez insan dünyasında. Oysa kalbi küçük olanın değer bilinmediği dünya olsa, ah ne gülerdik doyasıya…

Bir şiir fısıldar şairler, on yıl öncesine dayananan… Acılar hep on yıl, çaresizlikler on yıl öncesi… Hissedilenler taptaze ve aynı dertten muzdarip! İnsan işte, dert diyarından seçmece…

O şiiri okur yıllar sonra bir yabancı. Yalnızlığı içine sindirmiş ve sokak taşlarına basmamaya yeminli bir kalbi, nasıl taşır küçük bedenler? Taşıma uğruna ne bedeller öderler?

Aykırı otlar bekleşir dağ diplerinde. Onlar bile paylaşır da aynı hevesi, yalnız bir kalbin ahı işitilir taa otların dağlarında.

Kimse duymaz bu sesleri, belki sağır kesilen yabancılar olurlar bir an. Uzaklara daldın mı hissedersin yalnızlığın alacalı sesini. Eşlik edersin kısık ateşte pişen kalp nidalarına.

Ve kimse bilmez, bilmek istemez olurlar bir an… Yaşarken verilmeyen kasımpatılar, ölünce kıymete binerler. Son bulur ya nefes, kasımpatılar biter topraklarda. Yalnız kalp neylesin şimdi o kasımpatıları…Açsınlar ne günahı var çiçeklerin?

Anlaşılmayan dil, gönül dili olsa gerek. Bileni az, anlayanı az, anlamak isteyeni az… Sorsan bir dil bir insan eder. Hani nerede gönül dillerimiz, ahh nerede?

#ebrucahisler

Yazı kategorisi: Güncel, İnsan

2-8 Kasım Lösemili Çocuklar Haftası

Ana hücrelerin anormal hücreye dönüşmesi ile Lösemi hastalığı ortaya çıkar. Lösemi bir kan hastalığıdır ve en çok 1-5 yaşlarında görülmektedir. Bu yüzden erken teşhis çok önemlidir.

Hastalığın belirtileri, vücutta morluk, ateş, halsizlik, iştahsızlık, eklem ve kemik ağrılarıdır.

Hastalığa sebep olacak faktörler arasında ise, travmalar, bazı ilaçlar (yan etkileri), kimyasallar, radyasyon ve bazı sağlıksız gıdalar yer almaktadır. Bu sebeple yediğimiz içtiğimiz her gıdaya dikkat etmek çok önemlidir. Hazır gıdalarda yer alan koruyucu ve katkı maddeleri, zararlı içerikler sağlığımızı olumsuz şekilde etkilemektedir.

Hastalık belirtileri ile ilgili doktora giden kişi yapılan tetkiklerden sonra lösemi teşhisi konulmuşsa ilaç tedavisine başlanır. İlaç tedavisi 3 yıl sürmektedir. Bazı hastalarda ise vericiden kök hücreler alınarak hastaya nakledilmektedir. Buna kemik iliği nakli denilmektedir. Lösev bu tedavilerin %92 oranda başarı gösterdiğini bildirmektedir.

Vericiden alınan kemik iliği kulağa ilk geldiğinde zor ve korkutucu bir süreç gibi gelse de aslında hiç de zor değil. Özel iğneler kullanılarak kemik içinden ilik, enjektörlere çekilir. Ana(kök) hücrenin çok çok az bir kısmı alındığı için verici için hiçbir sağlık sorunu yaratmaz. Küçücük bir işlemin aslında bir hastanın kurtuluş yolunu görmekteyiz. İlik nakli bu sebeple hastalar için bir umut kaynağıdır, bizler de destek olmalıyız…

Lösemiden korunmak için sağlıklı ve düzenli beslenmeli, hazır gıdalardan uzak durmalıyız. Radyasyona sebep olan televizyon, bilgisayar ve telefonları hayatımızın az bir kısmına yerleştirmeliyiz. Düzenli uyku çok önemlidir. Çoğumuz bunu hep aksatırız. Spor yapmayı da ihmal etmemeliyiz. En önemli nokta belki de gereksiz ilaç kullanımı… Kendimizi hafif kırgın hissetsek hemen ilaçlara sarılıyoruz. Gereksiz yere vücudumuza aldığımız kimyasallar, vücudumuzun dengesini bozuyor. Lütfen doktora danışmadan hiçbir ilacı kullanmayın. Çevremizde yapılan sık hatalardan biri, komşuya vs iyi gelen ilacı alıp denemek oluyor. Sağlıklı olmak istiyorsak bu gibi durumlardan kaçınalım.

Lösemili hastalar dışarıdan kendilerine karşı herhangi bir virüs, mikrop gelmemeleri adına maske takmaktadır. Maske onları dış çevreden korumaktadır. Fakat toplum tarafından düşünülen en büyük yanlış, lösemili hastaların kendilerine de hastalık bulaştıracağına inanmalarıdır. Altını çizerek söylüyorum ki Lösemi bulaşıcı değildir. Aksine bizler lösemili hastalar adına bir risk faktörü oluşturuyoruz. Bu sebeple onları yadırgamak, onlardan korkmak kesinlikle bilgisiz bir davranıştır.

Lösemili hastanın kaldığı oda, bulunduğu ortam çok temiz olmalıdır. Çevremizde lösemili hastalar var ise çevreyi temiz tutarak yardımcı olabiliriz. Ve tabi ki yüksek motivasyon ile, güçlendirme sağlayarak… Onları unutmayalım, yalnız olmadıklarını hissettirelim. Onlar yaşamayı, gülüp koşmayı, sağlıklı bir birey olmayı çok hak ediyorlar. Bizler de destek olalım.

Son olarak lösemi; tedavisi maliyetli olan bir hastalıktır. Lösev’e yapacağınız her maddi bağış, her ilik bağışı onlar adına kurtuluş yolu olacaktır. Lösev’den hariç lösemili hastalar adına dergi vs satan, bağış toplayan hiçbir kimseye itibar etmeyiniz ve bağışta bulunmayınız. Çünkü Lösev bağış adı altında dergi satmamaktadır. Bu sebeple tek durağınız Lösev Vakfı olsun.

Buradan linke tıklayarak Lösev’in sayfasına ulaşabilirsiniz. Destekleriniz için şimdiden şahsım adına teşekkür ederim. Sağlıklı kalmanız dileğiyle…Hayatta mutlu ol sen her zaman, unutma her çocuk bir kahraman!

https://www.losev.org.tr/v6

#ebrucahisler

Yazı kategorisi: Güncel, İnsan

İnsanlığın Yolu

Güzel bir şeyler söylemek isterim bugün yine. Lakin insanlık yorgun, kalplerimiz yorgun…

Umudumuzun tam bittiği, hayallerin, geleceğin kaygısına kapıldığımız anda İzmir depreminden sağ çıkanlar umut oldu bizlere. Şikayet ettiğimiz, usandığımız hayatlara bin şükürler ettik. Utandık pişmanlığımıza.

Beğenmediğimiz yemekler, israf ettiğimiz sular, elektriğimiz, en çok da gün ışığı ah ne değerliymiş meğer, bilemedik…

Bizlere düşen insanlık yasımızı tutup yine de umudu kaybetmemek! İnsanlık yası diyorum, insana olan empati…

Gördüğümüz göze, işittiğimiz kulaklara bin teşekkür etme vakti. İnsanı insan olarak sevip hoşgörme vakti… Kırdığımız her kalbi düşünüp iki günlük ömre değmeyeceğini öğrenme vakti… Din, inanış, dil vs. ne olursa olsun kardeşçe yaşama vakti… Unutulmamalıdır ki bir cana değen gam, tüm insanlığa değmelidir. Bir inanca atılan taş, tüm insanlığa atılır. Bir bakışa duyan nefret, tüm cana duyulan nefrettir. Dünyanın düzeni olan doğal afetleri insanlara, fikirlere, inançlara bağlamak kesinlikle yanlıştır, yapılmamalıdır.

Kardeş tohumlarının filizlendiği bu coğrafyada peki düşmanca vuruşmak niye? Gelin bir olalım, insan olalım ve acıyı hep birlikte hissedelim. Umutları hep birlikte paylaşalım. Hayat kısa, ömür tükeniyor. Bizler dünyaya bir iz bırakmak istiyorsak, iyilikle iz bırakabiliriz ancak, fedakarlıkla…

Yaşamın amacı geride bir tebessüm bırakabilmektir belki de. Umudu son nefese kadar elden bırakmamak… Sanki yarın ölecekmiş gibi kalbi, niyeti iyi tutmak ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünyanın güzelliklerini, insanlığı sevmek… Tam ortada tutmak kalbi, işte en güzeli!

İnsan kalabilmek umuduyla… Acımız bir, umudumuz evrensel, hoşgörümüz sımsıcak olsun dilerim…

#ebrucahisler

Yazı kategorisi: İnsan

Yazılı Olmayan Kurallar

Her kural yazılı değildir ama o konuda, o kuralın olduğunu bilirsin. Araba ticareti yaparsın, alıcı veya satıcıyla samimi olmaman gerektiğini, her denilene inanmaman ve asla kimseye bel bağlamaman gerektiğini öğrenirsin. Üniversite okursun, kimseye güvenmemen gerektiğini, her yapılan iyiliğin bir karşılığı olduğunu öğrenirsin. Bu yazıda verilen örneklerden daha fazlasını, öğrenilenlerden ve araştırmalarda benzer konulardan, yazısız kuralları yazıya dökeceğim. Bu kurallar rastgele yazılmıştır. Ardışık bir seviyede sıralanmamıştır.

  • Bir tarlan veya evinin bahçesi varsa, ağaçları tarla veya bahçe sınırına sıfır dikilmemelisin. Dikmiş olduğun ağaç varsa yola veya başkasının alanına girmesine engel olmalı budamalısın.
  • Müstakil evin olsa dahi, 50 metre yakınında komşu bir konut varsa, ses desibelini düşürmelisin. Çocuğunu veya eşini bağırarak bir yere çağırmamalısın. Sofra hazırlayıp ev duvarlarını aşacak derecede millete seslenmemelisin. Özellikle sokakta bağırmamalısın. Çevrende ev varsa evindeki iletişimin bahçe duvarından aşmamalı. Kimse sesini çekmek zorunda değil.
  • Bir kişinin eşyasının yerini izinsiz değiştirmemelisin.
  • Banka sırasında öndeki kişinin işlemine bakmamalısın.
  • Kimsenin telefonunu dikizlememelisin.
  • Bindiğin araçta izinsiz sigara içmemelisin.
  • Telefon görüşmesi yapan kişiye soru sormamalısın.
  • Herhangi bir sınıfta lise dönemi üstünde bir eğitim alıyorsan, sana soru sorulmadıkça konuşmamalısın.
  • Kimseye aldığın notlardan bahsetmemelisin. Karşındaki düşük almışsa sana kin güdebilir veya yüksek aldıysa yukarıdan bakabilir.
  • Hayatında kurduğun planları paylaşmamalısın. Birisi çıkar olumsuz yorum yapar üzülürsün.
  • Tuvalet veya banyo süresi kaç saat olursa olsun sorulmamalıdır.
  • Kitap okuyan kişiyle iletişime geçilmemelidir.
  • Çocuklarını, diğer komşulara rahatsızlık vermemesi için ses düzeyini ayarlaması yönünde telkinlerde bulunarak yetiştirmelisin.
  • İnsanlar istediğini düşünür. Kimsenin fikrini değiştirmeye çalışmamalısın. Fikrini belirtip susman doğru olandır.
  • Herhangi bir konuda emek veriliyorsa, o konuda kötü yorumlarını kendine saklamalısın. Gelişimine yardımcı olabilecek eksikleri söyleyebilirsin.
  • Ailen veya sevgilin değilse, telefon görüşmelerini kısa tutmalısın.
  • Kimseye görev yüklememelisin.
  • Açılmayan telefonu geri aramamalısın, mesaj atarak geri dönüt beklemelisin. Senin müsait olman, diğer kişinin de müsait olduğu anlamına gelmez.
  • Seni dinlemeyip, sürekli kafasında kurduğunu konuşan insanla iletişimi kesmeli veya azaltmalısın.
  • Herkes, her şeyi alabilecekmiş gibi düşünmemelisin. Senin paranın olması, herkesin olduğu anlamına gelmez.
  • Verilen grup görevlerine özel işlerini karıştırarak sabote etmemelisin. Haftanın belirlenen bir gününde yapılacak göreve kişisel meşguliyetlerini (çarşıya gideceğim, işim var) bahane olarak sunmamalısın.
  • Aile problemlerini kimseye açmamalısın.
  • Sabah 8, akşam 10’dan sonra kimseyi aramamalısın.
  • Karşılıksız iyilik yapmamalısın. Ben istemedim, yapmasaydın gibi tepkiler almazsın.
  • Gereğinden fazla samimiyet hizmet kalitesini düşürür.
  • Kimsenin inancını doğrudan eleştirmemelisin. Kimseye de inancını sormamalısın.
  • İsterse kardeşinin olsun, özel alanına girmemelisin. Girdikten sonra, “Ahmet biz senin tarladan elma aldık helal et.” şeklinde emrivaki yapmamalısın.
  • Kiracıysan ev sahibiyle samimi olmamalısın.
  • Market zincirlerinde para üstünü(5krş,10krş,25krş) bırakmamalısın. 3.99 tl olan ürüne paran yokken 3.95 ver bakalım kabul ediyorlar mı…
  • İnsanlara sürekli bakarak rahatsız etmemelisin. Evinin balkonunda veya bahçesinde oturup gelen geçeni gözlerinle süzmemelisin.
  • İnsanların özel hayatını dinlememelisin.
  • Kişisel temizliğine çok dikkat etmelisin.
  • Birilerinin torpiliyle bir yerlere gelmiş kişileri gözünde büyütmemelisin.

Bu yazıyı siz devam ettirebilirsiniz. Tek yapmanız gereken yorumlara yazısız bir kural eklemek. Eklenen kurallar toplanıp yazıya eklenerek, yazı güncellenecektir.

Kalem sizde…

-Mustafa BAHAR

Yazı kategorisi: İnsan

İÇE DÖNÜK MANİFESTO

Pek çok şeyle imtihan edilir insan. Ailesiyle, arkadaşlarıyla, kendisiyle. Hangisi en zor derseniz, insanın kendiyle imtihanı derim. Zira çevresel faktörlerden kaçma şansın vardır. Ancak zihnin, düşüncelerin ve bedenin olmadan ne kadar uzağa gidebilirsin? Kaçabilir misin gerçekten kendinden? Cevabı ikimiz de biliyoruz. Ne mümkün keşke olsa, dediğini de duyar gibiyim. Sana katılmaktan başka bir şey gelmez elimden.

Hayatımın büyük bir bölümünde kendimle imtihan oldum.  Kime anlatsam neye anlatsam bilmiyorum. Lakin buraya dert yanmaya değil, bambaşka bir şey için geldim. Karıştırılan iki kavram için: Asosyallik ve içe dönüklük.

Onlar gibi eğlenirken bir anda yalnızlığa ihtiyaç duydunuz mu?

Çevrenizde sizi anlayan kimse de yoktu, değil mi?

Peki kalıplara sığabildiniz mi?

Gelin o zaman biraz sizi anlatayım size.

Biz içe dönükleriz. Neredeydin, sorularına; sinemaya gittim cevabı verir peşinden gelen, kiminle sorusuna afallayarak bakarız. Anlamak istemezler çünkü kendinle başbaşayken aktivite yapmaktan büyük zevk almanı.

İnsanlarla pek konuşmayı sevmiyorsun, sebebi onlarla tanışmak veya arkadaş olmak istememen değil. İzliyorsun onları; hareketlerini, kullandıkları sözleri, diğer insanlara olan davranışlarını. Zira dibini görmeden atlamak istemiyorsun suya. Beni üzer mi, arkadaşlığıma değer mi, anlaşabilir miyim? Bu gibi sorular geçiyor zihninden. Ama o sırada seni izleyen biri var. Ne kadar da garip olduğunu düşünüyor. Çünkü ona göre gidip arkadaş olmamanın sebebi çekingen olman, utangaç olman veya asosyal olman. Nereden bilebilir ki bir önceki gün çok güzel bir sunum yaptığını, münazarayı başarıyla tamamladığını, arkadaşlarınla doyasıya eğlendiğini.

İş arama serüvenin en eğlenceli kısım olur. Yırtık birini arıyorum, der bir işveren yüzüne. İçinde fırtınalar kopuyordur, naif sesinle, ben de yırtık olabilirim, dersin. Sonra durursun. Kendine ne kadar da yabancılaşmışsındır. Sen yırtık olamazsın ki. Sen o değilsin çünkü. Olmadığın biri gibi de anlatmak istemezsin kendini, susarsın.

Grup çalışmaların hayal ettiğin gibi gitmez. Hele bir de insanları bilmeyen bir liderin ekibine düşmüşsen vay haline. Toplanırsınız masanın başına. Ortaya atar konuyu. Yer altı yaşamla ilgili her türlü içeriği dinlemek için on dakika süre verir herkese. Sen de taklit edersin onları ama gerginsindir. Dikkatin sürekli dağılır. Martının sesine dönersin ya da masanın üzerinde minik minik ilerleyen karıncaya bakarsın. Düşünmek istersin ama çok fazla enerji dolanıyordur etrafında. Sanki herkesin aklındaki cümleler karman çorman saldırıyorlar üzerine.

Yeniden not defterine ve kalemine odaklanırsın. Biri bir şey söyler diğerine, aklın ona gider. Düşünmen için uygun ortam değil burası. Halbuki ne kadar da güzel içerikler çıkarıyordun. Buraya da yeteneğinle gelmiştin ya hani, beğenmişlerdi de çağırmışlardı seni. Kendine güvenin tamdı oraya geldiğinde. Şimdi ise sıkışmış gibi, dakikaların geçmesini bekliyorsun. Vakit dolduğunda herkesten ne kadar da güzel fikirler çıkıyor. Yarım saat geçti geçmedi, gözler sana kaymaya başlıyor. Hissediyorsun, geriliyorsun. Nerede o yaratıcı beynin? Kim dokundu da yok etti onu? Görmüyor mu liderin buranın sana göre olmadığını?

Dönüş yolundayken çok kızıyorsun. O sen değildin çünkü. Konuyu mu yoksa oradaki insanları mı sevmediğini soruyorsun kendine. Nihayet eve gidip dünyana girince filizleniyor fikirler. Hemen not alıyorsun. Ertesi sabah da uyanır uyanmaz yeni fikirlerle beraber yazıp gönderiyorsun. Beğeniyorlar, kullanıyorlar.

Bir sonraki toplantı için gereken özgüveni topladın. Ama toplantı gelmeyegörsün, o fikirler sabitlendi bir kere. Sana karşı olan bakışları görüyorsun. Pek takmıyorlar seni, küçük görüyorlar sanki. Kendini açıklamayı gurur meselesi haline getirip, kimseyi umursamadan çekip gidiyorsun. Elbet, diyorsun, elbet bir yerde anlaşılacağım.

Ah güzel çocuk. Kim bilir, belki anlaşılırsın. Ama çok umut etme, e mi? Çünkü şu gerçeği sana söylememe izin ver. Dışa dönüklerin dünyasında yaşıyoruz. Onları izliyor, onları dinliyoruz. Onlardan biri olduğumuzu hayal ediyoruz ancak onların pozisyonlarına geldiğimizde sıkılacağımızı da biliyoruz.

Sessizliğimiz farklı yorumlanıyor, durgunluğumuz farklı yorumlanıyor, davranışlarımız farklı yorumlanıyor. Onlardan olmadığımızı haykırır gibi yürüyoruz caddelerde. Konuştukları zaman muhabbetlerine giremiyoruz çünkü sohbetleri sarmıyor bizi. Bizim derdimiz dedikodu değil, diğer insanlar değil veya o kiminle beraber olmuş değil. Bizim çok daha büyük dertlerimiz var. Hem de dünya kadar, uzay kadar. Çünkü biz yere bakarak karıncaları ezmeden düşünür, gökyüzüne bakarak hayal kurarız. Sohbetin ortasında, evrenin büyüklüğüne kayar aklımız. Masaya konan kuşun patates kızartmasına olan ilgisine. Dalgalanan ışıklara, yakamozun güzelliğine. Dedim ya bizim derdimiz bizden büyük.

Kendi kendinle çok konuşursun değil mi? Ah biri olsa da anlasa, dinlese seni. O da anlatsa kendinden büyük dertlerini. Daha da büyüseniz birlikte. Ne samanyoluna sığsanız ne de galaksilere.

Ne ben yalnızım bu dünyada ne sen? Yakın olmayabiliriz, merak etme bir şekilde ulaşırız birbirimize. Bana, ait olmadığım sıfatları söyleyenlere, olmadığım biri gibi davranmamı isteyenlere söylediğim tek bir şey vardı: Beni böyle kabul edin. Ben buyum.

Şimdi size bir sır vereyim mi, dışa dönüklerin bilmediği bir şeyi? Onların dans ettiği bu dünyayı biz döndürüyoruz. Kalemlerimiz hayat veriyor oynadıkları karakterlere, sözlerimiz nağmelerle dökülüyor ağızlarından veya melodilere, güçlü sessizliklerde kuantumu buluyor, yer çekimini keşfediyor, ülke yönetip, insanları kendilerini bulmaları için cesaretlendiriyoruz.*

Kimseye dönüşmek zorunda değilsiniz, kendinizden başka. Hayatın sonuna geldiğinizde, iyi ki, deyin, iyi ki benim. Kendimim.

Unutmayın.

Düşündüğünüzden çok daha fazlasısınız.

Ve hayallerinizle birlikte çok güzelsiniz.

-hhermine

———————————————————————-

*https://www.inc.com/john-rampton/23-amazingly-successful-introverts-throughout-history.html

Yazı kategorisi: Edebiyat, İnsan

Hoş Seçimler


Garipsenir bir yaşamın ortasında, artık her durumu kabullenir, her vakayı normalleştirir oldu insanoğlu. Vefa, yerini sırtından bıçaklamaya; sevgi, yerini kıskançlığa kaptırdı. Hiç mi güzel giden şeyler olmadı peki?
Elbette oldu. Birileri sabahları erken uyanıp insanlık için ekmek pişirmeye devam etti. Bir kedinin başını okşadı kimi, bir diğeri bir yetim sevindirdi. Bu iyi insanlar hatrına mı döndü dünya, yoksa zaten dönesi mi vardı? Yediğimiz çikolata çöpünü yere attık, yılmadan süpürdü çöpçüler. Belki de dünya Küresel Isınma’dan bir miktar böyle korundu. Bir tarafta ağaçlar, bile isteye kesildi, yakıldı da… Yerine milyon liralık oteller layık görüldü insana. Oysaki doğanın içinde bir anlam ifade ederdi tüm canlılar. İşte birileri yakıp yıkarken, birisi küçük bahçesine bir fidan ekti. Sabırla bekledi. Sırf faydacılık olsun diye meyve ağacı da değil. Upuzun salınan söğütlerden ekti. Kuşlar uçtu, arılar bal yaptı. Anlayacağınız hep kötü şeyler olmadı dünyada. Çoğu canlı dünya için çabaladı durdu. Vakit gelene kadar huzuru aradılar. Ama her insan aynı yolu seçmedi. Aydınlık yolları seçen kadar, o yolu bertaraf edenler çoktu. Üstelik o yoldan geçtiği halde ardındaki geçemesin diye yola dikenler savuranlar da…
Bir ışık belirse ıssız bir ormanda, korkardık. Kalbimizde beliren kara lekelerden korkmadık bu denli…
Kendimize yapılan onca haksızlığa karşı çıkar, yükselirdi göğe seslerimiz. Oysa bir başkasındaki haksızlığa üç maymunu oynadık biz…
En güzel hevesleri edindik, en güzel hayalleri gerçek etmek istedik. Hayallerimizi başkasında görünce yıkıldık bittik biz…
Kendimizi bazen güçlü görmek isterken, bizi alaşağı çekenlere kanıp karalar bağladık… Kimimiz iyilikten yana koşarken, kimimiz kötülüğü kutsadı içinde.
Aynı zihinler, aynı beyinler ve farklı tercihler…
Ardınıza sakladığınız içsel düşünceleri dökme vakti! Ya kötülüğün zerresine kadar inanıp bu yolda can çekişirsiniz ya da iyilik dolu hisler saran bedeniniz son nefesinde bile huzurla dolar. Seçim sizin…
Buradan sonrasını iyilikten yana olanlarla devam edeceğim!
Öncelikle kendimizi sevmeyi bileceğiz. Kendini sevmeyenin evreni sevdiği hem nerede görülmüş?
Yıldızlara, parlak ışıklarıyla gülümseyen aya, gökyüzünde Küçük Ayı’yı bulmaya vakit harcayacağız.
Ağaçların kesilmesine dur diyeceğiz, yaşamak için dur!
Bir çocuk sevincini hissetmek insanı iyi eder, sevindireceğiz. Bazen tatlı tebessümle, bazen minik bir çikolata ile…
Hani derler ya sana taş atana sen gül at diye. Bağıran, çağıran kim varsa tek bir kelime sarfetmeye bile değmez. Öyle güzel sus ve uzaklaş ki ondan, bu ağır uzaklaşma ile ezilsin.
Hayallerin, umutların var! Bir başkası hoşlanmadı diye, sırf o istemiyor diye hayallerinden vaz mı geçeceksin? Fikirlerine saygı duyan insanlar olsun hayatında ki, saygı duydukça saygı duyulmanın huzuruna varabilesin…
Bu bir iyilik savaşı ise hep iyi olmaya çaba sarf etmeli. Kötülüğe karşı bir savaş… Ama öncelik olarak içsel huzuru bulmak önemli. İçsel huzurlarımız ise ağaçların esintisiyle, hoş duygularla, samimiyetle, kedi bakışları ile olur.
Kalbimize iyi bakmalı, ona iyi davrananlara gülümsemeliyiz. Farkımıza varabilsek ne güzellikler var içimizde… Sıcacık, umutlu…
Kalbimizin kara lekelerden hep uzak kalması dileğimle… Ay ışıklı lambalarınız bol olsun efenim.

Yazı kategorisi: Dini İçerikler, İnsan

NEFS İLE NEFES

Kalu Bela’da başladı her şey. Yaradan sordu, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ Kullar hep bir ağızdan, ‘Evet, bizim Rabbimiz sensin,’ dediler. Ardından vakitleri gelince her biri bir bedene büründü.

Küçücük bir fasulye tanesi büyük bir hikmetle büyüyüp gelişti. Daha doğmadan önce anne babanın tüm hazırlıkları yapması gibi Yaradan da kulunu göndermeden onun tüm rızkını hazırlamıştı.

Büyümeye başladı bebek. Cennetin o masum varlığı ‘bu benim’ dediği an uzaklaştı geldiği topraklardan. Çünkü ‘ben’ diye bir şey yoktu. Ben, aslında nefsti. Ve bebek, artık dünyaya aitti.

Yavaş yavaş gelişmeye başladı. Yürüdü, koştu. Yaradan onun için tüm kanıtları bırakmıştı. İstediği yalnızca bu ipuçlarını takip edip ona gelmesiydi.

Öyle de oldu. Ailesinin yanında onlardan öğrendikleriyle tanıdı Rabbini. Daha çok sarıldı ona. Öğrendiği birkaç duayı mırıldanmadan uyuyamaz oldu. Namaz hoşuna gitti. Çünkü ailesi yapıyordu. O da yapmalıydı.

Biraz daha büyüdü. Yavaş yavaş çevresinin farkına varmaya başladı. Sadece o yoktu dünyada. Ondan başka milyarlarca insan vardı. Sorular birikmeye başladı aklında. Sorgulamaya başladı. Sırf ailesi söyledi diye yapmak istemiyordu artık.

Biraz daha büyüdüğünde sorgulamalarına yeterli yanıtları alamayınca kendini tümüyle çekti ait olduğu yerlerden. Dünyevi hazlar ona daha çekici gelmişti. Özgürdü artık. İbadet etme zorunluluğunda hissetmiyordu kendini. Çünkü o istememişti buraya gelmeyi. Eğer gönderildiyse de tüm zevkleri tatmak istiyordu.

Eski huzurunu, sahte cennetlerde aramaya başladı. Çok hoşuna gitti. Mutluydu ve en önemlisi de prangalarından tümüyle kurtulmuştu. En azından o, böyle zannediyordu. Asıl zincirleri vücuduna doladığından habersizdi.

Çok zaman geçmedi. Bir boşluk hissetti yüreğinde. Bir şeyler eksikti. Ruhu tam değildi. Aşık olmak istiyordu. Çünkü ancak o zaman varlığını bulabileceğine inanıyordu. Kul, kula kafi miydi?

Aşık oldu. Ya da öyle adlandırdı. Onun için ölebilirdi ne de olsa. Mutluluk sarhoşluğu oldukça kısa sürdü. Ardından başladı haram sevdaların o çetrefilli yolları. Çok geçmeden eskisine oranla daha büyük bir boşluk hissetti. Aradığının kula duyulan aşk olmadığını geç de olsa anlamıştı.

Yorgun düşmüş, düşünceleri karışmış, nereye gideceğini şaşırmıştı.

Depresyona girdi. Modern çağın hastalığı. Yanlış yerde yanlış şeyleri arayan ruhlar, mutlaka bu dipsiz çukurun içinde bulurlardı kendilerini.

Hiçbir şeyden zevk alamaz oldu. Yediği yemeğin odundan, içtiği suyun çamurdan farkı yoktu. Yeni eğlencelerle kendini avutmaya çalıştı. Şekilden şekle girdi insanlara mutlu gözükmek için.

Fotoğraflarda daima gülümsedi mesela. Çektiği videolarda kahkahaları yeri göğü inletiyordu. Ancak kimse bilmiyordu kendi cehenneminin kaçıncı katında olduğunu. Dipten bir öncesindeydi. Aşağısı da intihardı zaten. Düşünmüyor da değildi. Ancak bir şey engelliyordu onu.

Bir günün sabahında bir ses dokundu kulağına. Önünden geçtiği dergahtan geliyordu.

Bıyıkları yeni terlemeye başlamış genç bir delikanlı. Dergahın bahçesindeki banklardan birine oturmuş, el pençe divan kaptırmıştı kendini sözlere.

Kişi aşık olmak gerek

Maşukunu bulmak gerek

Aşk oduna yanmak gerek

Ayruk o da yanmaz ola

Daha önce o da aşık olmuştu. Onun nasıl hissettiğini biliyordu. Kendini yanık sesli delikanlıya çekilirken buldu.

Delikanlı susmuştu. Davetsiz misafirinin farkında gibiydi.

“Merhaba,” dedi adam çekinerek.

Delikanlı gözlerini araladı. Şöyle bir baktı.

Kovulacağını sandı ilk önce. Rahatsız etmemeliydi başka insanları.

Tam bir adım geri gideceği sırada yanık sesli delikanlı ayağa kalktı ve kollarını iki yana açarak sımsıkı sarıldı ona. “Hoş geldin,” dedi. “Buyur gel otur. Ben de erken geldiğimi sanmıştım.”

Omuzuna dokunan delikanlının elinin sıcaklığını hissederken, kendisini, bu dergaha gelen diğer insanlardan biri sandığını anladı. Ancak kusursuzca ütülenmiş takım elbisesi, boynunun yarısını ve parmak boğumlarını kaplayan dövmelerini görmemiş olmasının imkanı yoktu. Burası gerçekten de dergah mıydı? Sarıklı amcalar, iki büklüm teyzeler olmaz mıydı burada?

Genç delikanlı çok sıcak bir şekilde sohbet ediyordu onunla. “Sen de mi onu arıyorsun?”

“Kimi?”

“Varlığını.”

Omuz silkti. Onu aramayı uzun zaman önce bırakmıştı. “Sadece aşk şarkını duydum. Sesin gerçekten çok güzel.”

Mütevazı bir gülümseme yüzüne oturdu. Şarkı ifadesini düzelterek onu utandırmak istemiyor gibi baktı ona. Bu adam bugün karşısına çıktıysa Yaradan’ın mutlaka bir bildiği vardı. “Daha önce aşık oldun demek.” Delikanlının yüzündeki huzur ifadesi, gözlerinin değdiği her yeri çiçeklendiriyordu.

“Evet.”

“Peki hala aşık mısın?”

“Hayır tabi ki. İlişkimiz iyi gitmedi.”

“Peki sence bu aşk mıydı?”

“Anlamadım.”

“Aşk, bu kadar basit midir?”

Adam bir an duraksadı. “Sanırım değildir.”

“Fani ruha duyulan aşk da fanidir. Önemli olan ezeli ve ebediye duyulan aşktır. Zira böylesi büyük bir kelime ancak ona yakışır.”

“Peki benim hissetiklerim neydi?”

Delikanlı, yetmiş yaşındaki bir bilge edasıyla tebessüm etti. “Sen yalnızca bir arayış içerisindeydin. Çünkü ruhun, çok daha güçlü bir şeye dayanmak istiyordu. Vücudun nefes alması gibidir ruhun Yaradan’a ihtiyaç duyması.”

Adamın kalbi hızla çarpmaya başladı. “Peki ya inanmıyorsam?”

“Bir Yaratıcı olduğuna mı?”

Adam başını salladı.

“Etrafında bu kadar delil varken inanmamak akıl karı mı sence?”

Ağzını açıp konuşacağı sırada daha önce arkadaş ortamlarında savunduğu tüm tanrıtanımaz düşünceler bir anda mantıksız ve saçma gelmişti.

Aşksızlara verme öğüt

Öğüdünden alır değil

“Kimin şiirleri bunlar?”

“Yunus Emre.” Delikanlı bir an durdu. “Biliyor musun? Yunus Emre de senin gibiymiş. O da aşkı aramış durmuş. En sonunda da bulmuş.”

“Nerede?”

Elini kaldırıp adamın kalbine götürdü. “Burada.”

“Peki bulduğunda, onu bulduğunu nasıl anlamış?”

“Ruh iyi kullanılırsa bir pusuladır. Ruhun en büyük yardımcısı ise görmektir. O’nu görmektir. Bir karıncanın sırtındaki ekmek parçasında, uçan martının kanatlarında, denizin içinde süzülen balığın solungaçlarında, bebeğin ilk doğduğu andaki ağlamalarında, bir ağacın tomurcuğunda, rüzgarın dokunuşunda, güneşin ısıtışında… O her yerde. Görmek istersen gözlerin kapalı dahi olsa onu bulursun. Çünkü aslında sen O’sun.”

Adam derin bir nefes aldı. Delikanlının söylediği tüm sözler kaldırımların aralarında biten çiçekler gibi hayat buldu yüreğinde. Gözlerini yavaşça kapattı. Hafif meltem esintisi tüm vücudunu okşayıp geçti. O’nun dokunuşuydu sanki.

“Misafirimiz mi var?”

Dergahın kapısında bir anda beliren gençlerin sesiyle irkilip gözlerini açtı.

Delikanlı hiçbir şey söylemedi. Yalnızca tebessüm etti.

“Sanırım burası için biraz yaşlıyım.” dedi adam. Gelenlerin yaş ortalaması kendisinden küçük gibi görünüyordu.

“İnsanın O’nu arayışı her nefestir. Ruhun özü O’ndan ibarettir. O öze ulaşmak için hiçbir an geç değildir. Yunus seçilmiş örnek bir kuldu. Ve bizlerse tasavvuf evreninde kendi yolumuzu bulmaya çalışan bir avuç genciz. Seni de aramızda görmekten mutluluk duyarız.”

Işık, karanlık var olduğu için güzeldi. Gözyaşı mutluluğun tamamlayıcısıydı. Yaşam, ölümle yan yanaydı. Ve adam, tüm bunlar için hazırdı. Tam kalkmak üzereydi ki yine onun sesini duydu.

Takmış kudret kılıcını, çalmış nefsin boynuna

Nefsini tepelemiş, elleri kan içinde.

-hhermine

Yazı kategorisi: İnsan

Serebral Palsi/ Cerebral Palsy (Beyin Felci)

Serebral Palsi Nedir?

Serebral Palsi (SP) gelişmekte olan beynin doğum öncesi, doğum esnasında veya doğumdan kısa süre sonra çeşitli nedenlerle hasarlanmasına bağlı gelişen, ilerleyici olmayan fakat zamanla değişim gösteren, ağırlıklı olarak postür ve motor fonksiyon bozukluğunu içeren bir klinik tablodur ve çocukluk çağının en sık görülen nörolojik özürlülük nedenidir. (Karaca S, 2011)

SP, gelişmekte olan beyinde fetal veya infantil dönemde zedelenme sonucu gelişen, ilerleyici olmayan, hareketi kısıtlayan, kalıcı motor işlev kaybı, duruş ve hareket bozukluğudur . (Bax M, 2005)

SP(Serebral Palsi) bir hastalık değil, birçok farklı etyoloji ve nörolojik bozuklukları içine alan tanımlayıcı bir deyimdir. SP’de klinik durum büyüme ve santral sinir sisteminin uyum yeteneğine ve olgunlaşmasına bağlı olarak zaman içinde iyileşebilir. Omurilik, periferik sinirler ya da kaslarla ilgili motor bozukluklar SP tanımı içine girmez. Motor geriliğe sıklıkla duyusal, bilişsel, konuşma, davranış problemleri, uyku bozuklukları ve epileptik nöbetler eşlik eder. (Sankar C, 2005)

Enfeksiyonlar ve beyin travmalarının ne kadar önemli hasarlara yol açtığını görmekteyiz. Özellikle hamilelik döneminde anne birey zararlı alışkanlıklarını bırakmalıdır yada bebeği için bırakmak zorundadır. Bu tip hasarlara yol açabilecek düzeyde alınan zararlı maddeler kan ve göbek kordonu gibi iletim yollarıyla doğrudan bebeğe etki edebilmektedir. Doğum anında oksijen yetersizliği, hamilelikte kapılan kızamıkçık, zika virüsü, toksoplazma veya sitomegalovirüs enfeksiyonları bazen Serebral Palsi’ye neden olur.

https://www.tscv.org.tr/Images/content-images/cp-nedenleri_resim_1.png

SP kas sistemini kaskatı kesen bir travma oluşturmaktadır. SP’li bireylerde görülme şekilleri şöyledir;

https://www.tscv.org.tr/Images/content-images/cp_eslikeden_resim_7.png
https://www.tscv.org.tr/Images/content-images/cp_eslikeden_resim_8.png
https://www.tscv.org.tr/Images/content-images/cp_eslikeden_resim_9.png

5 tip SP tipi vardır ama yazının kısa ve öz olması amacıyla içerik ve tanımlar ile anlatım sağlanmıştır.

https://www.tscv.org.tr/PageContent/tr/sertifika-bagisi/1900 Türkiye Spasfik Çocuklar Vakfı , ailenize veya sevdiklerinize gereksiz takılar ve ihtiyaç fazlası anlamsız tişörtler almaktansa bu vakıf üzerinden onlara dilediğiniz mesajı yazabildiğiniz ve en önemlisi kazancı SP ve diğer Spasfik çocukların eğitim ve ihtiyaçlarına giden bir projeye destek olabilirsin. Bıraktığım linkten istediğin kişiye sertifikanı kargolayabilirsin.

Sertifika Örneği

Eller çoğalsın, yük hafifleşsin. Yazı hakkında yorumlarınızı belirterek bizi mutlu edebilir, siteye abone olarak yazılarımızdan haberdar olabilirsiniz.

-Mustafa BAHAR

Kaynaklar ve Alıntılar

https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/TezGoster?key=RYan9_S-Z7Eir3xdWGXBiAB6gB24SwzSL106MT6ewmHUgT_lbOrq8gNn6_RCWDOQ

https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/TezGoster?key=Eb5EkakJlp3olBdo_wNEGdyl5c0jSfNw7G40reLvbEuN75gMI1-OylPYn1lJCpA2

. Bax M, Goldstein M, Rosenbaum P, Leviton A, Paneth N, Dan B et al; Executive Committee for the Definition of Cerebral Palsy. Proposed definition and classification of cerebral palsy, April 2005. Dev Med Child Neurol 2005; 47(8):571-6

Sankar C, Mundkur N. Cerebral palsy- definition, classification, etiology and early diagnosis. Indian J Pediatr 2005;72:865-8.

https://www.tscv.org.tr/PageContent/tr/cerebral-palsy-ve-eslik-eden-durumlar/1004

https://worldcpday.org/tools/#1493959825296-f73f835a-071e

Yazı kategorisi: Güncel, İnsan

Toplumsal Cinsiyet Eşit(siz)liği

Öncelik olarak kavramların içeriğine göz atalım istiyorum.

Toplumsal Cinsiyet: Erkek ve kadın arasında toplumsal ve kültürel olarak belirlenmiş farklılıkları ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Örneğin roller ve sorumluluklar toplumsal cinsiyet kavramını oluşturur. Rol ve sorumlulukların eşit ve eşitsiz olması buradan gelir. Kadın ve erkeğin rol ve sorumlulukta eşit değil tartışması da…

Toplumsal Cinsiyet Rolleri : Kadın ve erkek için toplumca uygun görülen kişilik özellikleri ve davranışları ifade etmektedir. Toplum kadınları; itaatkar, çocuklarına bakan iyi anne, iyi gelin, evin tüm işlerini yapan kişilik olarak algılar. Erkekleri ise ; dayanıklı, güçlü, cesur, kavgacı, eve ekmek getiren, otoriter bir konuma koyar. Tüm bu ifadelere geleneksel kalıp yargılar denilmektedir.

👫 Ataerkil bir toplum olmamız sebebiyle, erkekler kadınlara oranla hep güçlü simgeleri çağrıştırır bizlere. “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Saçı uzun aklı kısa”, “erkektir yapar” ifadeleri toplumca kadınları alaşağı eden, kadınları işe yaramaz bir varlık konumuna sokan ifadelerden bazıları günümüzde…

👫 Toplumsal cinsiyet eşitsizliği olarak kadına iş hayatında mobbing uygulaması oldukça sıktır. Kadınlar günümüzde hala doğurganlık özelliğinden dolayı üst mercilere gelmekte zorlanmaktadır. Üstelik kadına yönelik fiziksel (dayak, el kaldırma vb), psikolojik (akıl sağlığını olumsuz etkileme), cinsel (cinsel amaçlarla kötü muamele) ve ekonomik( ekonomik özgürlüğüne müdahale etme, parasını alma) gibi şiddet türleri her geçen gün artış göstermektedir.

👫 Bu gibi durumların artmasında medyanın etkisi büyük oranda etkilidir tabi. TV’de yayınlanan ahlak dışı diziler, medyanın bu gibi kötü durumları iyi bir olay gibi lanse etmesi, toplumun örnek almasına yol açmaktadır.

👫 Sadece kadının değil, mevcut düzende kız çocuklarına bile cinsel obje olarak bakıldığı, ihmal ve istismar edildiği bir dönemdeyiz. Çocuk gelinler, zorla evlendirme bunlardan bazıları… Özel alanında kadına yönelik her türlü şiddet kabul edilemez, edilmemelidir.

👫 Yapılan bir çalışmaya göre kadınlar en çok çocuklarının bakımını aksattıklarında ve kocalarına karşılık verdiklerinde şiddete maruz kalmaktaymış. Peki bunun sebebi sizce nedir?

👫 Hep kadınlardan bahsediyoruz. Erkeklere karşı da yapılan bir eşitsizlik yok mu sizce? Tam da düşündüğünüz gibi elbette var. Erkeğe toplumca yüklenen ağır sorumluluklar, evinin erkeği, aslanı gibi ifadelerle hep güçlü olması, asla düşmemesi gerektiği söylenmekte. Yahu bu adamın hiç mi ağlama hakkı yok? Evet doğru unuttum kadınlar ağlardı değil mi?

👫Bizler toplum olarak evlenme hayaliyle krediler çeken, binbir yüklü borca göğüs geren ve bir süre sonra patlak veren genç erkeğe bir de eve ekmek getir, karına, çocuklarına bak diyoruz. Sonra kalkıp sakın düşme, hep dimdik dur diyoruz. Sonra da mutlu bir evlilik bekliyoruz. Cık, yanlışımız burada işte.

👫 Mutlu evlilikler olsun istiyorsak, kadını da erkeği de düşünmemiz gerek. Kadını seks objesi, ev işini yapan kişi olarak değil, istediğinde iş hayatına atılan, istediğinde evinin hanımı olan bireyler olarak ele almamız gerek. Erkeği eve para getiren, karısını daima koruyan değil, üzülmeyi de korkmayı da bilen, yeri geldiğinde karısından yardım alan bireyler olarak ele almamız gerek. Eşitlik dediğimiz işte bu. Kimse fazla hakka sahip olsun değil…

Saçı uzun aklı uzun kadınlar, aslan gibi kadınlar… Ağlamak için korkmayan adamlar, güçsüz olsa bile kendine değer veren, hislerini korkmadan açığa vuran erkekler… Hepiniz iyi ki varsınız ve değerlisiniz. Hep bunun bilincinde olmanız ve değerinizin bilinmediği yerden uzaklaşmanız dileğimle…