Etiket arşivi: Ebru gökenç

Neye Sahipsin?

Yıllar sonra yaşlanmış bedenine bakıp anımsarsın geçmişi. Mutluluklar, hüzünler birikmiştir heybende. Gençliğin hoyrat yanı kalmıştır kalbinin bir köşesinde. Lakin olgun bir meyve gibi dalından koparılmayı beklersin.

Ey insan!

Her ne olursan, neye inanırsan, ne düşünürsen düşün. Bu hiç önemli değil. Bir bedende kalbine sahip çıkabilmektir mühim olan. Uykuya temiz bir vicdanla dalabilmektir.

Kimde ne kadar tebessüm ettirebildin bu zamana dek? Hangi yanlışa dur dedin de yalnız kaldın? Hangi haksızlığa bağrışınla sesin kısıldı ey insan?

Bu dünyaya gelme amacın hiçbir zaman anlamsız değil. Ve Tanrının istediği, ellerini ondan çekmemen. Sesini yalnızca haksızlığa ve hürriyete çıkarman… İnsanca kalabilmek için dünyayı paylaşabilmen… Senden istenilen yalnızca bu!

Elbette gençlik arzusu, kimi zaman gerçek olanı göstermeye yetmez. Yaş aldıkça yıllara meydan okuyan beyinler anlar zamanın yenikliğini. Ve o an yaşlı bedenler geçmişin ne de çabuk geçtiğini düşünür. Oysa geçmiş hiç geçmez, geçen yalnız zamandır.

Kimsenin kimseden üstünlüğü de yoktur. Dünyada anlam arayanlarsa üstünlüğün yücesidir. Yalnız bunu söyleyebilirim. Hiçbir hayvan diğerini kıskanmaz, böbürlenmez ben daha güzelim diye. Oysa insan kindardır, bencildir… Bir hayvan kadar olamıyoruz belki de 🙂

Alt ve üst sınıf ayrımı yapar kimi. Bu kişiler paranın kölesi olmuş korkaklardır. Bu dünyada parası olandan korkmayın sakın. Korkacağınız kişi parasızlığa alışmış olanlardır. Onlar ki her zorluğu görüp üstesinden gelenlerdir. Yine dimdik karşınıza çıkacak olanlar onlardır. Oysa zenginliği ile dünyaya hükümdar olduğunu sananlar, yoklukla sınandıkları vakit aciz bir kula dönüşür. İşte ondan korkmanıza gerek yoktur.

Bu ayrımı düşünen aciz varlıklar, yaşamın anlamını bir türlü bulamaz. Oysa anlam aramak yokluktan gelir. Varlık, eninde sonunda unutturur yaşam gayesini. Öyle bir hayale dalarsın ki hiçbir varoluş sancısı uğramaz bedenine. Eğer biraz olsun sancın varsa sen yüce birisin demektir insan. Yüceliğine sahip, merhametine destek çık… Unutma, insan olmak çok şeye sahip olmak değil, benliğine sahip çıkmakla ilgilidir.

Not: sizlere çok severek okuduğum “Viktor E. FRANKL ‘ın İnsanın Anlam Arayışı” kitabını öneriyorum. Sevgiyle kalın 🙂

Aydınlanma

Bir akşam serinliğinde, geçmiş güzel günlerimi yad ediyorum. İnsan olmanın en güzel yanını damarlarımda hissediyorum. Bir aşkı taşıyorum yıldızlardan emanet. Dokunamadığım, ama uzaklarda hissettiğim bir aşk… İki insanın hem bedenen hem ruhen birbirine bağlı olması ne büyük nimet. Kaybolmuş ruhlar diyarında birbirine sımsıkı sarılmış iki can, bu dünyayı hep güzel eyler.

Sevmek bu hayatın en çekilen yanıdır. Bana kalsa aşk üzerine milyon tane şiirler yazarım. Ve umudu işlerim dünyaya aşk aşk diye… Umutsuz anlarımız olur, kalbimiz kırıktır ve bu kırıklıkla onun ruhunu da paramparça ederiz. Bir akşam düşünür deriz ki ; istemeden ne çok kırmışım…

Hayat akar, bizler hep pişmanlık içinde yaşarız. Keşke ona daha iyi davransaydım diye… İstemeden yapılan her davranış biraz masumluk barındırır elbet. Fakat iş işten geçmeden farkına varmak da gerek.

Ünlü şarkıcı Fatma Turgut her gittiği konserinde bir çifti barıştırmak ister. Sonunda barışırlar mı bilmem ama yeniden bir olabilmek her şeye inat, mümkün…

Güzel zamanlar, neşeli günler, kalbe dokunulunan hisler ve huzur… Aşk işte bunların toplamıdır. Ne kalpte kelebek, ne ilk günkü heyecan… Hiçbiri değil hiçbiri. Aşk, özlemdir biraz nasıl olsa. Ve gurbette bile olsan ona sımsıkı bağlı kalabilmektir.

Gurbette aşk ile dolmuş gönüllere… Hasret kadar vuslat da yakındır. Sabır ile…

DİANA

Bir acı bir resme nasıl fısıldar?
Siyahın sonsuz gecesi, bir elbiseyi karalar.
İyilik matemine bürünmüş cesetler kadar
Özgür yolun yolcusu elleri
Kendinden kurtar.
Çocuk şekerleri kraliyete yabancıdır
Ve gözyaşları hep sana akacak.
Saraylardan, sancısı bitmeyen
Alçak rozetlerden
Gözlerinde, kan notaları çalacak.
Kurtuluş şarabı, kaldırılan hayale uzak,
Ve bilir misin,
Sosyete adını lekeleyen keskin bir bıçak…
İntikam yemini eden gözlerin hala sıcak
Kalbi uzaklara çarpan kadınlar gibi ırak…
Diana,
Derdin kölesini ezen başkaldırı,
Unvanın kibrinden uzak güzelliğin,
Küte çalan iyimser sarılıklar,
Bir yonca şansından uzak gerçeklik…
Hepsi senin için yaratılmış.
Ahh Diana,
Ölümler süslerken bedeni
Yalnız iki gerçeklik kalır,
Hayal ve kırıklığı…
Sen hayalsin, gerisi hayal kırıklığı…

Dön İçine

Merhaba sevgili okur ve yazarlar, hayatta neşesini hala kaybetmeyenlere merhaba… Geçen gün rast geldiğim bir sözü sizinle paylaşmak istedim. Kime ait olduğunu bilmesem de bu cümlenin tesirine kapıldığımı belirtmek isterim.

Galibiyet yabancılaştırıcı bir yolculuktur. İnsan evine kaybedince döner”

Öncelikle bu cümleyi derinden hissetmenizi istiyorum. Evden kasıt ne olabilir sizce? Ev dediği, içimizde bir yerlerde bize ait olan bir sığınak olabilir mi? Hep hata üstüne hata yapsak da bizi orada bekleyen benliğimiz olabilir mi?

Ahh biz insanlar, öyle benciliz ki kendimize karşı. Bir anda kendimizi yalnız bırakıp terk edecek kadar gözü hayale kapılanlarız. Nerede mutlu isek orada açarız gözlerimizi. Ve hissettiğimiz pembe panjurlar, bir sonsuzluk denizine açılır zannederiz. Oysa denizler lağım çukurlarına dönüştüğünde, kapılar bir bir suratımıza kapandığında tıpış tıpış geri döneriz. Nereye mi? Tabi ki yalnızlığa mahkum ettiğimiz kendimize.

Galibiyete alışmış yüreklerimiz, içimizdeki eksik yanları görmek istemez. Çünkü en iyisi olduğumuzu zannettiğimizde eksiklerimiz gözümüze batmaya başlar. Umursamaz tavırlar benliğimizden uzak eyler bizleri. Güçlü hegomanyalara sığınmış küçük bedenlerimiz, yaralı kalbimizi bir kenara iter. Her şey biter, herkes gider. Başarılar bazen son bulur ikilem dünyasında. Zaten her şeyin bir sonu olmaz mı? Olur yahu olur!

Alışılmışın dışına çıkan bedenlerimiz, doğru yola istemeden sürükler kendini. Bu bir nevi doğanın muazzam dengesi gibi olağandır ,yapılabilir. Yollar çakıllı taşlardan geçirirken ayaklarımızı, yolun sonunda yaralı bir benlik göz kırpar. Tut ellerimi hala buradayım dercesine…

Yıllardır sahafta bekleyen tozlu bir kitap gibi yorgundur içimiz. Oysa bu yorgunluk emindir ki, sahibi bir gün dönecek. Benliğimiz ve ruhumuz bize karşı hep merhametlidir. Ona karşı sonsuz hatalarımız olsa da bizi bekler, bizi sarar ve bizi en iyi o anlar. Cümlede de söylendiği gibi insan kaybedince evine döner. Kendine döner.Evi onu bekler…

Bizler çevremize karşı hep hoşgörülü birer melekleriz. Hatalara hep boyun eğeriz. Oysa kendimize karşı sabrımız hiç yoktur. En küçük hatamızda kendimize bir tokat atmak için pusuda bekleriz. Oysa benliğimiz bizi hep olduğu gibi kabul eder. Bizler de onun bu merhametine sığınıp onu sımsıkı kucaklamalıyız.

Kendinin değerini, ruhunun sesini kaybetme sevgili dost. Senin ona, onun sana ihtiyacı var… Sevgiyle kal…

https://youtu.be/6-2UsnGIPPA Bu şarkıyla kendimize “bana sen lazım” diyelim mi? 💕

Ay Yüzü

Merhaba gün aşan denizlerin karası,
Aşk girdabında bezendiğin mevsimler,
Baharlar dolusu memleketim,
Merhaba…
Avuç içi kahkahalardan sıyrılıp
Dua tebessümü ettiren derya,
Yakası hala beyaz, aşk gömleğim,
Akdeniz’in güzelliğisin.
Bir martı sesini özlemek şimdilerde,
Yalancı martılar eşliğinde yolların gözlemek,
Göçe mahkum kuşları yad edip severek
Tabii olduğum güzergah sensin.
Denize karışan akvaryumları hatırla.
Göğe uzattığımız aşkları da,
Yaş almış unutulmuşlara,
Buruşmuş bir çift avuca
Ölümü unutturan sensin.
Hayat bir uykudur,
Yaşamak, sana dalgın bir nefes.
Hasret, bülbülde kara kafes,
Bülbülün gülü sensin…


Görünmeyen Kahramanlar: Sosyal Hizmet Uzmanları

Sosyal Hizmet nedir?

Sosyal hizmet; sosyal değişimi ve gelişimi, sosyal bütünleşmeyi, insanların güçlendirilmesini ve özgürleşmelerini destekleyen uygulama temelli bir meslek ve akademik disiplindir. Sosyal hizmet; sosyal adalet, insan hakları, ortak sorumluluk ve farklılıklara saygı ilkelerini merkeze alır.

Sosyal Hizmet bölümünü bitirenler Sosyal Hizmet Uzmanı veya Sosyal Çalışmacı unvanına sahip olurlar. Sonradan ortaya çıkmış “sosyal çalışma görevlisi” veyahut “sosyal çalışan” gibi kavramlar sosyal hizmet mesleğiyle uyuşmamaktadır.

Sosyal Hizmet Bölümü; uygulama ve birebir terapötik iletişim odaklı bir disiplin olması sebebiyle (burayı koyu renkle yazma gereksinimi duyuyorum) örgün eğitim şeklinde olmalıdır. Bu sebeple yine açık öğretim Sosyal Hizmetler bölümü, Sosyal Hizmet yaklaşımına aykırıdır. Bugün hala açık-örgün tartışmasını ve mücadelesini yaşamaktayız.

  • Örgün Sosyal Hizmet mezunu bireyler Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlık ve İl müdürlüklerinde, Adalet Bakanlığı’nın Aile Mahkemeleri’ nde Adli Sosyal Hizmet alanında, Huzurevi ve Engelli  Bakım ve Rehabilitasyon Merkezlerinde, Sağlık Bakanlığında Tıbbi Sosyal Hizmet alanında, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarında, Sivil Toplum Örgütlerinde, İl Göç İdarelerinde çalışma imkanı bulabilirler.

Bu mesleği yapabilir miyim?

Yardımlaşmaya, sosyal adalet ve eşitlik ilkelerine önem veriyorsanız, farklılıklara, renkliliklere saygı duymayı biliyorsanız, mağdurun hak savunucusu olabilirim diyorsanız ve en önemlisi meslek aşkını kendinizde görüyorsanız Sosyal Hizmet işte tam size göre…

Sosyal hizmet kavramının yarısını oluşturan “sosyal” sözcüğü insanların yaşamlarını şekillendiren güçlerle etkileşim odağıdır. “sosyal hizmet” kavramı, sosyal sorunları çözmek için yardım tekniklerini disipliner bir tutumla uygulayan bir meslek için doğru bir kullanımdır. Sosyal Hizmet mesleğini anlamak, insanı sosyal bir varlık olarak derinlemesine değerlendirmekle başlar.

  • Sosyal Hizmetin; insanların sorun çözme, baş etme ve gelişimsel kapasitelerini arttırmak; insanlara kaynak, hizmet ve olanak sağlayan sistemlerle müracaatçıları bağlantılandırmak; sistemlerin etkili ve insancıl olarak işlev görmesini sağlamak ve sosyal politikaların gelişimi ve ilerlemesi için katkıda bulunmak üzere dört temel amacı bulunmaktadır.

Sosyal hizmet uzmanları kaynakla müracaatçıyı buluşturmanın yanında, bireyler için koruyucu ve önleyici tedbirler alır. Hakların yanında sorumlulukların da yer aldığını bilir. Sosyal Hizmet Uzmanları, müracaatçının olası sorunları üzerine odaklanır ve müracaatçıya yollar sunar. Müracaatçıyı yönlendirme yetkisi yoktur. Burada müracaatçının self determinasyon dediğimiz, kendi kaderini kendi tayin etme hakkı mevcuttur. Bireyler öncelikle değişime istekli olmalıdır. Çünkü her ne kadar sosyal hizmet müdahaleleri etkili olsa da müracaatçıların sorunlarına uzun vadede çözümler bulabilmeleri için değişime ve kendilerine olan inancı yitirmemeleri gerekmektedir.

  • Sosyal Hizmet uzmanları mesleki etik ve değerleri bilir. Müracaatçı ile Sosyal Hizmet uzmanı arasında gizlilik ilkesi mevcuttur. Sosyal hizmet uzmanları, müracaatçı ile kendisi arasında güven ortamı kurduktan sonra sorunlara çözüm aramalıdır. Sosyal hizmet uzmanları bir çok farklı vakaya tanık olabilir, zamanla vakalara alışabilir ama unutmamalıdır ki vakanın biricikliği sebebiyle her müracaatçıyla ilk defa karşılaşmış ve ilk defa sorunlarını dinlemiş olacaktır.

Sosyal Hizmet Uzmanlarının en önemli özelliği empati yeteneklerinin gelişmiş olmasıdır. Müracaatçının yaşamış olduğu sorunlara karşı empati geliştirmeli, bireyi olduğu gibi ele almalıdır. Aksi takdirde halihazırda örselenmiş, anlaşılmaya ihtiyacı olan birey daha fazla örselenecektir.

Sosyal Hizmet mesleği bireyin baş etme kapasitelerini yeniden geliştirir, böylelikle birey toplum içinde kendisinin de var olduğu bilincine varır. Bireyin topluma yeniden kazandırılması, yapabileceklerinin farkına varılması sağlanır. Burada Sosyal Hizmet Uzmanları müracaatçıların geliştirilmesi gereken yönleri yerine, güçlü yönlerine odaklanmalı ve müracaatçıya güçlendirme yaklaşımı uygulamalıdır.

Sosyal Hizmet Uzmanları müracaatçıyla birlikte çok yol katettikten sonra görüşme sonlandırılsa bile periyodlar halinde müracaatçıyı izlemeli, yeniden ortaya çıkabilecek riskler için tedbirler almalıdır. Bu durum sosyal hizmet mesleğinin önemini büyük ölçüde göstermektedir…

Ben Sosyal Hizmet Uzmanıyım, peki ya senin süper gücün ne?

Kaynak ;

Pincus ve Minahan 1973; NASW 1982


Sosyal Hizmet Temelleri Yaklaşımları Müdahale Yöntemleri Prof. Dr. Veli Duyan


/Sosyal Hizmet Uzmanı Ebru GÖKENÇ

Hayatın Anlamı: Bir Uzun Yolculuk

 Gözlerimizi dünyaya açtığımız andan itibaren olgunluk yolunda verdiğimiz çaba ve hayatta kalma dürtüsü… Bu dürtülere yeni çağ ile eklenen, insanlığı, hayvansal sistemlerden ayıran düşünme ve anlam arayışları…

 İnsanın id ve ego çatışmaları çocukluktan itibaren başlamaktadır. Çocuklukta boy gösteren ket vurmalar zamanla ebeveyne karşı çıkmayı da beraberinde getirmektedir. Bağımsız birey olma yolunda atılan adımlar, hayatta var oluşumuzu kanıtlama çabalarından biridir. Peki ya insan, yaşadığı evrende yalnızca var olduğunu mu ispat etme çabasındadır?

 İçinde bir yerlerde narsistik tohumlar barındıran insan, çevresi içinde ele alındığında hem kalıtımın hem de sosyal çevrenin etkisi altında olduğu görülebilir. İnsan yaşadığı müddetçe içine, derinlerine inmeye çalışır. Derinlerindeki narsistik duygulara takılı kalanlar, hayatlarındaki ben merkezciliğinde kaybolurlar. Aksine narsist duygulardan çok huzur dolu arayışlara karışanlar, asıl hayat yolculuğuna ulaşmış olanlardır. Öfke ve hırstan uzaklaşıp saf öze inen insan, kendini bulmanın erdemine ulaşır. Görmeyen gözün görmesi, duymayan kulakların duyması gibi karanlık noktalara ışık olur öz benlik…

 Küçük ve önemsiz gibi görünen şu insan ömründe mutlu olmak adına hayatın anlamını arar dururuz. Ruhumuzu son ana kadar huzura erdirmek isteriz. ‘Yunan stoacı filozof Epiktetos’ a göre ruh, su dolu havuz gibi olduğu için gerçek nimetleri itmeyen bir yapıya sahiptir. Ruhun kanatları bu havuzu aydınlatan ışıktır. Havuzun suyu dalgalandıkça ışığın da dalgalandığı sanılır. Oysaki ışık olduğu gibidir. İnsan için de bu böyledir. O bulanık ve üzüntülü iken, erdemleri bulanık ya da sarsılmış değildir. Onun özündeki güçler kıpırdanmıştır. Bu güçler durgunlaşınca her
şey durgunlaşacaktır. Bu açıklamalar göstermektedir ki insanın ruhu sakin,
huzurlu, ahenk içinde olursa yaşamı da mutluluk içinde olmaktadır. Bu ahenk
bozulursa yaşamı da karmaşık olacaktır. O halde insan ruh huzurunu sağlamak
için bunu bozacak şeylerden uzak durmalıdır.
Düşünürümüz, insanların erdemli olma özelliklerini ortaya çıkartmak için
‘bencillik’ ve ‘imansızlık’ gibi iki olumsuzluğu ruhlarından söküp atmaları gerektiğini belirtmektedir. O, öğrenilmesi gereken ilk şeyin, her şeyi yöneten bir
Tanrı’nın varlığını, yalnız davranışların değil ama duyguların ve düşüncelerin
de ondan saklanmayacağını bilmek, sonra da onun niteliğini çözmek olduğuna
inanmaktadır. Epiktetos, ruhtan atılması gereken imansızlığın ancak bu şekilde ortadan kaldırılabileceğini ifade ederek insanlığa şu çağrıyı yapmaktadır:
“Ey insanoğlu! Tanrı’nın sana verdiği nimetlere karşı nankör olma… Özellikle
de bunlardan daha değerli olan her şeyi kullanmak, denemek ve her şeye değerini vermek gücünü armağan ettiği için şükret.”

Azla yetinmenin gücüne, iyiye, erdeme ulaştığımızda, yaşamak için bir sebebimiz kalmadığında bile kendimiz için yaşamayı bildiğimizde belki de anlama yaklaşmış oluyoruz. Kusursuz bir dünyada, kusurlu varlıklar olduğumuzu kabul ederek, ne geçici olduğumuz gerçeğine saplanıp ne de gitme vakti geldiğinde hazırlıksız yakalanan umutsuzlara dönüşmeliyiz. Benliğimizin yol göstericiliğine inanmalıyız. Kendimize inanmalıyız. Hayatı zindan etmek yerine, küçük mucizelere hayranlıkla bakmalıyız. En çok da kendi yaratılış mucizeliğimize…

Son olarak sizlere hayatın anlamıyla ilgili okuduğum ve baş ucu kitabım haline gelen kitabı tanıtmak isterim.

“İnsanın Anlam Arayışı /Viktor Emil Frankl”

Hayat yolculuğunuzda bu kitabı okuyarak bir nebze de olsa anlama ulaşacağınıza eminim.

Bu güzel yolculuğunuzda anlama ve kendinize ulaşmanız dileğimle…

Kaynakça : Dini Araştırmalar, Temmuz – Aralık 2011, Cilt : 14, Sayı : 39, ss. 115- 138

Vuslat Duaları

Vera fısıldadı;

Zoru eyleyen gidişleri al,

Ayakların geri adımlarını…

Soğuk ellerin vuslat dualarını silkele.

Vakit tamamdır,

Akşamdan kalma buseler dinmiştir

Gidelim…

Ah Vera…

Kaçıncı yüzyılın tablosunu andırır gözlerin?

Kaç bahar eskitmiş taş duvarların, kaç?

Kanadı kırık kuşlar tamircisi

Tik tak öten saatlerin içine

Kondurmuştur

En güzel sesi.

Kon-dur

Muş

En güzel sesi.

Vakit tamamdır,

Beyaz gerdanından gülümser gece,

Beni al

Beni de al dercesine…

Seni saklamak isterim,

Bir bulut aramaktan deliye dönmüştür

İyice saklamak seni…

Olduğun yerden çekip almak,

Kuyuların taş kesildiği kovalara nispet

Göklere çıkarmak seni…

Vakit tamamdır,

Dur-

Duramazsın,

Aşk sarhoşu yalnızlık gecelerini,

Seni bana ayırmak

Yalnız seni…

Modern Çağın Yüzyıllık Yalnızlığı

⏳Toplum tarihine baktığımızda; kırsal kesimlerde boy gösteren işsizlik, ekonomik, sağlık sorunları gibi faktörler köyün itici sebeplerini oluşturmuştur. Bunun aksine, ulaşım, eğitim, sağlık ve en önemlisi istihdam (iş) olanaklarının gelişmiş olması ise kenti çekici hale getirmiştir. Zamanla kırsal alanların nüfusu şehirlere kaymıştır. Şehrin artan nüfusu ile; alt yapı çalışmalarının yetersizliği ve getto denilen gecekondu mahalleleri ortaya çıkmıştır. Bugün hala İstanbul’da bu durumun örneklerini görmek mümkündür.

Gettolar

⏳ Şehrin insanı tektipleştiren, koca koca binaların sıralandığı yapısı, köyden kente göç edenleri uyum sürecine zorlasa da birçok aile köye geri dönemeyeceklerini bildiğinden, kente alışmak zorunda kalmıştır. Köylülerin tarlalarda yetiştirmek üzere çok çocuğa sahip olması köy gerçeğini oluşturmaktadır. Şehrin yalnızlığıyla tanışmış toplumlarda, hem kadının hem de erkeğin iş hayatına atılmasıyla çocuk sayısında da azalmalar görülmüştür. Bu sayede modern(çekirdek) aile dediğimiz aile modeli ortaya çıkmıştır. Aile fertlerinin azalmasıyla konut tipleri 1+1 şekline indirgenmiştir.

⏳Köylerde görülen geleneksel (geniş) aile modelinde büyük anneanne/babaanne ve dedeler, torunlar, evlatlar hep bir arada yaşarken, modern aile yapısıyla bu kalabalıklar sona ermiştir. Bu aşamada da huzurevleri ve kreşler yerlerini almıştır. Ne yazık ki toplumlar gelişip büyürken, çocuklar dede masallarından mahrum kalmış, tozlu binalar ardında oyunsuz yaşama hapsolmuşlardır. Teknoloji hayatımızın her alanını sarmışken, muhabbetler azalmış, komşuluklar ölmüş, anlayışlar yok olmuştur.

⏳İnsanımızın teknolojiyle yeni yeni tanıştığı yıllarda, köye gelen ilk televizyona sahip evde bütün köy toplanırmış. Giriş olarak ev hanesine meyve, çerez vb. ikramlar sunulurmuş. O zamanların neşesi, siyah beyaz kovboy filmleri, Türkan Şoraylar, Tarık Akanlar şimdi nerede…

⏳ Modern yüzyılın hastalığı, yalnızlık ve buhran, insanların birbirlerini soyutlamasıyla ortaya çıkmıştır. Her şeyin anında mümkün olduğu, ilişkilerin bile çaba harcanmadan yaşandığı, tek tıkla, bir mesajla ulaşabilme kolaylığı olan bayağı yaşantılar mevcutlaşmıştır.

Sıcak bir hayat

⏳Ben şimdi kalkıp çeşme başında bakışalım, mektup yazalım da demiyorum. Ben şimdi anlaşılmayı, anlamayı diliyorum. Binaların ardında tozlanmayalım, bir şiir okuyalım, bir kedi okşayalım, bir tatlı sohbet edelim diyorum. Sevmenin kolayına kaçmadan sevelim, bazen sadece bakalım diyorum. Anlamlı bakışlarla… Hem ne diyor Cem Mumcu “Yanında susabileceğin biriyle konuşmak ne güzeldir”. Sustuklarımızla konuşma vakti geldi de geçiyor. Çocukluk sevinçleri hala bize uzak değil, eskide kalan ne varsa heyecan gibi, toprak gibi, kahkahalar gibi, işte onları yeniden yaşatma vakti… Sevgiyle kalın efendim, en önemlisi bayağılaşmadan, anlamca, taptaze kalın…

Toplumsal Cinsiyet Eşit(siz)liği

Öncelik olarak kavramların içeriğine göz atalım istiyorum.

Toplumsal Cinsiyet: Erkek ve kadın arasında toplumsal ve kültürel olarak belirlenmiş farklılıkları ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Örneğin roller ve sorumluluklar toplumsal cinsiyet kavramını oluşturur. Rol ve sorumlulukların eşit ve eşitsiz olması buradan gelir. Kadın ve erkeğin rol ve sorumlulukta eşit değil tartışması da…

Toplumsal Cinsiyet Rolleri : Kadın ve erkek için toplumca uygun görülen kişilik özellikleri ve davranışları ifade etmektedir. Toplum kadınları; itaatkar, çocuklarına bakan iyi anne, iyi gelin, evin tüm işlerini yapan kişilik olarak algılar. Erkekleri ise ; dayanıklı, güçlü, cesur, kavgacı, eve ekmek getiren, otoriter bir konuma koyar. Tüm bu ifadelere geleneksel kalıp yargılar denilmektedir.

👫 Ataerkil bir toplum olmamız sebebiyle, erkekler kadınlara oranla hep güçlü simgeleri çağrıştırır bizlere. “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Saçı uzun aklı kısa”, “erkektir yapar” ifadeleri toplumca kadınları alaşağı eden, kadınları işe yaramaz bir varlık konumuna sokan ifadelerden bazıları günümüzde…

👫 Toplumsal cinsiyet eşitsizliği olarak kadına iş hayatında mobbing uygulaması oldukça sıktır. Kadınlar günümüzde hala doğurganlık özelliğinden dolayı üst mercilere gelmekte zorlanmaktadır. Üstelik kadına yönelik fiziksel (dayak, el kaldırma vb), psikolojik (akıl sağlığını olumsuz etkileme), cinsel (cinsel amaçlarla kötü muamele) ve ekonomik( ekonomik özgürlüğüne müdahale etme, parasını alma) gibi şiddet türleri her geçen gün artış göstermektedir.

👫 Bu gibi durumların artmasında medyanın etkisi büyük oranda etkilidir tabi. TV’de yayınlanan ahlak dışı diziler, medyanın bu gibi kötü durumları iyi bir olay gibi lanse etmesi, toplumun örnek almasına yol açmaktadır.

👫 Sadece kadının değil, mevcut düzende kız çocuklarına bile cinsel obje olarak bakıldığı, ihmal ve istismar edildiği bir dönemdeyiz. Çocuk gelinler, zorla evlendirme bunlardan bazıları… Özel alanında kadına yönelik her türlü şiddet kabul edilemez, edilmemelidir.

👫 Yapılan bir çalışmaya göre kadınlar en çok çocuklarının bakımını aksattıklarında ve kocalarına karşılık verdiklerinde şiddete maruz kalmaktaymış. Peki bunun sebebi sizce nedir?

👫 Hep kadınlardan bahsediyoruz. Erkeklere karşı da yapılan bir eşitsizlik yok mu sizce? Tam da düşündüğünüz gibi elbette var. Erkeğe toplumca yüklenen ağır sorumluluklar, evinin erkeği, aslanı gibi ifadelerle hep güçlü olması, asla düşmemesi gerektiği söylenmekte. Yahu bu adamın hiç mi ağlama hakkı yok? Evet doğru unuttum kadınlar ağlardı değil mi?

👫Bizler toplum olarak evlenme hayaliyle krediler çeken, binbir yüklü borca göğüs geren ve bir süre sonra patlak veren genç erkeğe bir de eve ekmek getir, karına, çocuklarına bak diyoruz. Sonra kalkıp sakın düşme, hep dimdik dur diyoruz. Sonra da mutlu bir evlilik bekliyoruz. Cık, yanlışımız burada işte.

👫 Mutlu evlilikler olsun istiyorsak, kadını da erkeği de düşünmemiz gerek. Kadını seks objesi, ev işini yapan kişi olarak değil, istediğinde iş hayatına atılan, istediğinde evinin hanımı olan bireyler olarak ele almamız gerek. Erkeği eve para getiren, karısını daima koruyan değil, üzülmeyi de korkmayı da bilen, yeri geldiğinde karısından yardım alan bireyler olarak ele almamız gerek. Eşitlik dediğimiz işte bu. Kimse fazla hakka sahip olsun değil…

Saçı uzun aklı uzun kadınlar, aslan gibi kadınlar… Ağlamak için korkmayan adamlar, güçsüz olsa bile kendine değer veren, hislerini korkmadan açığa vuran erkekler… Hepiniz iyi ki varsınız ve değerlisiniz. Hep bunun bilincinde olmanız ve değerinizin bilinmediği yerden uzaklaşmanız dileğimle…

Geçmiş Moda

Camların ardında biriken toz taneleri
Yaşanmışlık hissi veren
Gri duvalara eşdeğer.
Altında turuncu plaklar gizli gri renkler…
Milyon yıllık bir pardesü giymiş boyacılar,
Giyilebilir.
Sarısına siyah, alına mor
Karışabilir…
Geçmiş sözlerin, lügatların,
Abc’si silinmiş alfabelerin,
Hatta yalan ardı saklı kirliliklerin
Önemi yoktur, atılabilir.
Sandıklarda kokar en taze anılar
İçlerinde sonsuz heves,
Sonsuz düş kırıklığı…
Zıt düşünceye gebe ömür,
Birinde çağlayan hayat
Diğerinde inci göz yaşı…
Ve umulur, unutulur da.
Sandıklar bir evden diğerine geçer.
Akıl kalır gri boyalarda.
Turuncular aniden gün ışığına çıkar.
Bu alelade bir bekleyiş değil,
Bir çocuktan bin heves eder.
Ansız tablolar barınır
Alacalı kalbimin hizalarında.
Denk düşer iki el,
Duyulabilir en derin nidalarda.
Milyon yıllık pardesüler,
Kokusu kaçmayan gül suları
Elleri nazik kına merasimleri…
Özlenebilir…
Modası geçmez türküler çalar
Hoş sokakların birinde.
Ansız davulcular belirir ya
Belirebilir…
Bir büyük menekşeyi andırır gözler.
Afrika menekşeleri de dahildir.
Edilebilir…

Maria’ya Mektuplar

Bu yazımı, aşağıda bıraktığım müzikle okumanızı isterim…

//////////////

Sevgili Maria;

Sende farkettiğim bu farklı yanı, artık açıklamanın vakti geldi…

21.yy’a ait hiçbir şey dikkatimi çekmiyor. Modern zamanların trajikomik yanından sıyrılıp, senin o maziye uzanan yanını izliyorum. İnan böylesi daha keyifli…

İki ucu bir araya gelmeyen siyah paltonu, narin ellerinle bir etmen, tıpkı kavuşmayı bekleyen aşıklar sanki… Yüksek ökçelerinle sokaklarda yankılanan “tak tak” ların, zamanın ötesinde geçmesini istemediğim saatler gibi…

Her daim çantanda okumayı bekleyen kitapların, yazmaya hevesli kalemlerin…

Ahh; yeni yetme gençlerin iğreti yanları çekmiyor beni,

Beni geçtiğin yollar, altını çizdiğin cümleler çekiyor yalnız…

Sen ki; hafif bir rüzgar esintisinde uçacak izlenimi veren bu narin bedeninle, koca koca zorluğa meydan okuyorsun! Hiçbir güç böylesini tarif etmeye yetmiyor.

Attığın adımların, seni sonsuz cennete sürüklüyor adeta…

21.yy’da sahafın en guzide kitabı gibisin Maria… Yalnızca değer bilenin sahip olmak isteyeceği o eşsiz kitap…

Ve sahafçı merakla bekler kitabın sahibini. Onun sahibi ben olmak istiyorum Maria…

Hiç kimse bu nostaljinin rengini görmesin. Büyüsüne kapıldığım bu rüyaya yalnız ben inanayım istiyorum!

Maria;

Şimdi yürüdüğün sokaklar bu denli şanslı olduklarının farkında değil… Ellerinin değdiği hiçbir çiçek bir daha suya muhtaç olmayacağını bilmeyecek…

Senin farklı yanını yalnız ben bileceğim.

Geçmişin izlenimini anımsatan bu farklı yanından öpüyorum /öpmek istiyorum!!

Ben; 21 yy’da kaybolmuş benlik