Yazı kategorisi: Güncel

Bağlar

Bir akşam serinliğinde cılız kelimeler fısıldar ya kulaklara… Öylesi tiz seslere hazin geceler eşlik edermiş. Ötesi görünmeyen köyler kılavuz istemez ya… Öylesi yollara kalbin yarinliği eşlik edermiş. Bir saklı giz içinde açılıverir dünya. Açılmaz ruhun sancısı. Elde edemeyişler vardır bilirsin. Çabalamanın kıyısında yaşadığın, yaşamaya itildiğin kıyılar…

Şimdi seninle bir yazgımız olsun desem, gitmeleri meşhur edersin. Yazgılar bile çirkinleşir harikalar diyarında. Şimdi bir umut çizsem, kurşunlara zam gelir. Ayrık otlar biter gönül tarlasında. Koparılmayan bağların aksine güçlüdürler. Çünkü bağlar elbet bir gün koparlar…

Reklam
Yazı kategorisi: Güncel

Derin Yalnızlık

Sizlere yazmakta olduğum “Prangalar Ardında Eskitilmiş Yalnızlık” kitabımdan bir bölüm paylaşmanın mutluluğu içerisindeyim. Keyifli okumalar dilerim efenim…

Sevgili dost;
Koca evrende muazzam yaratılan her şey gibi, hepimizin muazzam bir kalbi var. “İçlerinde kötüler de var, öylesi bir kalp muazzam olamaz” dediğini duyar gibiyim.
Şunu unutma ki, her insan doğası gereği iyilik barındırır içinde. Fakat her insan aynı yaşama sahip değildir. Çevre faktörleri, insan ilişkileri, aile yapıları küçük bir çocuğu ileride bir canavara dönüştürmeye yetebilir. Hiç düşündün mü, küçükken her çocuk ne kadar da masum… O masum çocukları evirip çevirip kötü kalplere dönüştüren elbette bir sebep olmalı değil mi?


Keşke her insan parıltılı yaldızlar içerisinde büyüyebilseydi. Evet bunu isterdim dost. Elbette senin o iyilik dolu yüreğin de isterdi. Hayat gerçekleri yüzümüze vururken, her insanın bambaşka serüvenden geçtiğini görebiliriz. Gördüklerimiz ile isteklerimiz bambaşkadır. Bu yüzden kimsenin hayat hikayesini bilmeden ona kızma derim ben. Zor bir süreçten geçerken her insan asabi davranışlar sergileyebilir. Bu durumu olağan da görmüyorum fakat en azından anlaşılmaya ihtiyaçları var.


Belki de bu satırları okurken aslında o kişi benim diyebilirsin. Geçirdiğin onca süreçten sonra içinde bitmek bilmeyen nefret ve sinir duygusu ile baş başasın. Çevrendekiler ne yaşadığını bilmeden sadece şu anki davranışlarınla seni eleştiriyor olabilir. Sonra dönüp hem o kişilerden hem de onlara bu davranışı sergilemeye sebep olduğun için kendinden nefret etmeye başlayabilirsin. Nefretin öyle büyür ki bir başkasını bırak, kendini dahi sevemezsin. Kendi benliğini sevmeyen insanı ise kimse sevemez dost.


Yaşadıklarından bir ders çıkar diye kestirip atmak istemem. Seni anlamayı seçiyorum dost. Ve senin de kendine anlayışla bakmanı, kendini sevmeni istiyorum. Sevgi her şeyi güzelleştirir…


Evrende güneşin kendini beğenmediği için bir daha doğmak istemediğini görmedim. Uğur böceğinin, diğer böceklerden daha çok sevilmesini kibre dönüştürdüğünü, yıldızların ben olmasam geceleri vasattır dediğini hiç görmedim. Köpekler kadar kedilerin de vefalı olduğunu, üstelik her böceğe, en çirkin dediğimiz böceğe bile evrende ne kadar ihtiyacımız olduğunu gördüm.


İnsan dünyada çirkinlik görmek isterse, en güzel manzaralara bile burun kıvırır. Ve bir güzellik görmek isterse aynaya bakması yeterli… Görmek aslalonı da ortaya çıkarmaz belki, görmenin ötesinde olan şey hissetmektir. İşte bir insan en güzel tabirle, hayatında bir güzellik görmek isterse, kalbini hissetmesi yeterlidir.

Şimdiye kadar hiçbir şekilde güzel hisler barınmadı belki içinde. Yalnızlık duyguların öyle kapladı ki içini, hiçbir dost, hiçbir mekan seni o yalnızlıktan çıkaramadı. Seni bu duruma iten sebepleri düşünmek istesen yaşadığın hangi durumlar seni korkuturdu? Tüm bu sebepleri ve kendine korkunç gelen yaşadıklarını bir kağıda yazabilir misin dost? Yazmak fark etmediğimiz çoğu durumu açığa çıkarır. Yazdığın her maddeyi  tekrar tekrar okuyup aştığın o koca zorluklara bir bak. Hiçbiri seni devirmeye yetmedi. Aksine gülümseyen gücünün farkına var. Tüm bu zorluklar yıkılmana sebep olduysa da ne olmuş? Kimse yan yattı diye ayağa kalkmaktan vazgeçer mi?


Seni huzursuz eden nedir dost? Yalnızlığa mahkum eden ne?
Fazla kilolarınla, yüzündeki kırışıklıklarınla, bedeninin minikliği ile her zaman özelsin. İnsan kendi içini fark ettikten sonra inan bana asla yalnız değildir. Yalnızlık tek başına sinemaya gitmek, tek başına kahve içmek değildir ki… Elbette insan kendine, kendi başına vakit ayırmalıdır, bunu sakın unutma.


Yalnızlık belki de çevrende anlaşabileceğin onca insan varken hepsine yüzünü dönmektir. Belki de hiçbir insana güvenmemektir. Durup dururken bu düşüncelere kapılmadın. Kendini suçlu hissetme. Suçluluk duygusu hiçbir zaman bırakmaz insanın yakasını. Ve mutlu olmaya hep engeldir. Bu duyguları hissetmen, yaşamış olduğun, geçmiş olduğun süreçlerden kaynaklı elbette. Güven duygunun alt üst edilmesinden dolayı bütün insanlığı güvensiz algılayabilirsin.
Çevrende duyduğun onca yalandan sonra sanki herkes sana yalan söyleyecek gibi gelir.
Tüm bunları seninle aşabiliriz dost. Elbette ki hayatın boyunca bu gibi durumlar başına gelecek. Her insanın yaşayabileceği bir durumdan bahsediyoruz. Yalnız kendine davranılmış gibi hissedip neden hep ben diye düşünme.


Yalnızlığa alışmış olman, yeniden hayatına güzel insanlar almayacağın anlamına gelmez. Hem çevrende eminim seninle anlaşabilecek güzel insanlar hala var.
Bunun için sosyal çevre edinebilirsin. Merak duyduğun aktiviteleri deneyimleyip bu arada kendine göre arkadaşlıklar edinebilirsin. Yeni hayatlar keşfetmek, yeni ufuklara yelken açmak gibidir. Kötü de olsa her insandan öğrendiğimiz bir şey vardır. Kötüler sayesinde, iyi insanların kıymetini anlarız. Ve çabucak tanıyabiliriz artık bu insanları…


Sevgili dost, şimdi sevmediğin yalnızlığın karanlık yanına mı sığınacaksın? Dışarıda akan bir dünyada, sen hep mutsuzluğu, hüznü mü yakıştıracaksın kendine?
Mevsimler ardı ardına değişirken, tüm güzellikleri doğa önüne sunarken, sen tüm bunlara burun mu bükeceksin?
Her şey kendiyken güzeldir dost, sense özgürlüğüne aitsin. Haydi git ve özgürlüğüne dokun!!!

Yazı kategorisi: Güncel

2-8 Kasım Lösemili Çocuklar Haftası

Ana hücrelerin anormal hücreye dönüşmesi ile Lösemi hastalığı ortaya çıkar. Lösemi bir kan hastalığıdır ve en çok 1-5 yaşlarında görülmektedir. Bu yüzden erken teşhis çok önemlidir.

Hastalığın belirtileri, vücutta morluk, ateş, halsizlik, iştahsızlık, eklem ve kemik ağrılarıdır.

Hastalığa sebep olacak faktörler arasında ise, travmalar, bazı ilaçlar (yan etkileri), kimyasallar, radyasyon ve bazı sağlıksız gıdalar yer almaktadır. Bu sebeple yediğimiz içtiğimiz her gıdaya dikkat etmek çok önemlidir. Hazır gıdalarda yer alan koruyucu ve katkı maddeleri, zararlı içerikler sağlığımızı olumsuz şekilde etkilemektedir.

Hastalık belirtileri ile ilgili doktora giden kişi yapılan tetkiklerden sonra lösemi teşhisi konulmuşsa ilaç tedavisine başlanır. İlaç tedavisi 3 yıl sürmektedir. Bazı hastalarda ise vericiden kök hücreler alınarak hastaya nakledilmektedir. Buna kemik iliği nakli denilmektedir. Lösev bu tedavilerin %92 oranda başarı gösterdiğini bildirmektedir.

Vericiden alınan kemik iliği kulağa ilk geldiğinde zor ve korkutucu bir süreç gibi gelse de aslında hiç de zor değil. Özel iğneler kullanılarak kemik içinden ilik, enjektörlere çekilir. Ana(kök) hücrenin çok çok az bir kısmı alındığı için verici için hiçbir sağlık sorunu yaratmaz. Küçücük bir işlemin aslında bir hastanın kurtuluş yolunu görmekteyiz. İlik nakli bu sebeple hastalar için bir umut kaynağıdır, bizler de destek olmalıyız…

Lösemiden korunmak için sağlıklı ve düzenli beslenmeli, hazır gıdalardan uzak durmalıyız. Radyasyona sebep olan televizyon, bilgisayar ve telefonları hayatımızın az bir kısmına yerleştirmeliyiz. Düzenli uyku çok önemlidir. Çoğumuz bunu hep aksatırız. Spor yapmayı da ihmal etmemeliyiz. En önemli nokta belki de gereksiz ilaç kullanımı… Kendimizi hafif kırgın hissetsek hemen ilaçlara sarılıyoruz. Gereksiz yere vücudumuza aldığımız kimyasallar, vücudumuzun dengesini bozuyor. Lütfen doktora danışmadan hiçbir ilacı kullanmayın. Çevremizde yapılan sık hatalardan biri, komşuya vs iyi gelen ilacı alıp denemek oluyor. Sağlıklı olmak istiyorsak bu gibi durumlardan kaçınalım.

Lösemili hastalar dışarıdan kendilerine karşı herhangi bir virüs, mikrop gelmemeleri adına maske takmaktadır. Maske onları dış çevreden korumaktadır. Fakat toplum tarafından düşünülen en büyük yanlış, lösemili hastaların kendilerine de hastalık bulaştıracağına inanmalarıdır. Altını çizerek söylüyorum ki Lösemi bulaşıcı değildir. Aksine bizler lösemili hastalar adına bir risk faktörü oluşturuyoruz. Bu sebeple onları yadırgamak, onlardan korkmak kesinlikle bilgisiz bir davranıştır.

Lösemili hastanın kaldığı oda, bulunduğu ortam çok temiz olmalıdır. Çevremizde lösemili hastalar var ise çevreyi temiz tutarak yardımcı olabiliriz. Ve tabi ki yüksek motivasyon ile, güçlendirme sağlayarak… Onları unutmayalım, yalnız olmadıklarını hissettirelim. Onlar yaşamayı, gülüp koşmayı, sağlıklı bir birey olmayı çok hak ediyorlar. Bizler de destek olalım.

Son olarak lösemi; tedavisi maliyetli olan bir hastalıktır. Lösev’e yapacağınız her maddi bağış, her ilik bağışı onlar adına kurtuluş yolu olacaktır. Lösev’den hariç lösemili hastalar adına dergi vs satan, bağış toplayan hiçbir kimseye itibar etmeyiniz ve bağışta bulunmayınız. Çünkü Lösev bağış adı altında dergi satmamaktadır. Bu sebeple tek durağınız Lösev Vakfı olsun.

Buradan linke tıklayarak Lösev’in sayfasına ulaşabilirsiniz. Destekleriniz için şimdiden şahsım adına teşekkür ederim. Sağlıklı kalmanız dileğiyle…Hayatta mutlu ol sen her zaman, unutma her çocuk bir kahraman!

https://www.losev.org.tr/v6

#ebrucahisler

Yazı kategorisi: Güncel

Yalnız Kıyılar

Bir sonbaharın gelişi var. Sanırsınız bütün imkansızlıkları beraberinde, hüznü koynunda saklamış. Salkım saçak hayaller ardında çaresizlik korkutmuş insanı. Umutsuz yazar olmayacağına dair söz verenler, onarıcı kelimeler bulmaya ne kadar uzak…

Gemiler ardında gider küçük kayıklar, küçüklere kimse yer vermez insan dünyasında. Oysa kalbi küçük olanın değer bilinmediği dünya olsa, ah ne gülerdik doyasıya…

Bir şiir fısıldar şairler, on yıl öncesine dayananan… Acılar hep on yıl, çaresizlikler on yıl öncesi… Hissedilenler taptaze ve aynı dertten muzdarip! İnsan işte, dert diyarından seçmece…

O şiiri okur yıllar sonra bir yabancı. Yalnızlığı içine sindirmiş ve sokak taşlarına basmamaya yeminli bir kalbi, nasıl taşır küçük bedenler? Taşıma uğruna ne bedeller öderler?

Aykırı otlar bekleşir dağ diplerinde. Onlar bile paylaşır da aynı hevesi, yalnız bir kalbin ahı işitilir taa otların dağlarında.

Kimse duymaz bu sesleri, belki sağır kesilen yabancılar olurlar bir an. Uzaklara daldın mı hissedersin yalnızlığın alacalı sesini. Eşlik edersin kısık ateşte pişen kalp nidalarına.

Ve kimse bilmez, bilmek istemez olurlar bir an… Yaşarken verilmeyen kasımpatılar, ölünce kıymete binerler. Son bulur ya nefes, kasımpatılar biter topraklarda. Yalnız kalp neylesin şimdi o kasımpatıları…Açsınlar ne günahı var çiçeklerin?

Anlaşılmayan dil, gönül dili olsa gerek. Bileni az, anlayanı az, anlamak isteyeni az… Sorsan bir dil bir insan eder. Hani nerede gönül dillerimiz, ahh nerede?

#ebrucahisler

Yazı kategorisi: Güncel

Genç Kuruşsuzlar

İşsizlik… Günümüzün en can alıcı sorunlarından biri… Ekonomik kaygılar, toplumsal baskılar ve gelecek planları arasında kaybolan insanlar…Gelin bu sorunların köküne kadar inelim!

Aile içinde başlayan eğitim biliriz ki bir çocuk için en önemli eğitimdir, eğitimin başlangıcıdır yani. Aileler çocuğa karşı tutumlarıyla birbirlerinden ayrılırlar. Sorumluluk iç güdüsünü yalnız kendine ayıran aileler, çocuklarına karşı sorumluluk duygusu aşılayamazlar. Arkadaşlık ilişkilerinde sorun çözen ebeynler, çantasını yarınki ders programına kadar düzenleyen anne babalar var oldukça çocuk, bazı sorumluluklardan kaçacaktır. En kötüsü de yetişkin bir birey olduklarında sorumluluk sahibi olamamış, kendine yetemeyen bireylere dönüşeceklerdir. Biliyoruz ki bu tip kişiler henüz elektrik faturasını bile nasıl ödeyeceklerini bilemezler. Hiç deneme fırsatları olmadı ki çünkü…

Bir de aksine vurdumduymaz, gamsız ebeveynler vardır. Çocuklarını iki dakikada tanırsınız, hayat her şeyi öğretmiştir onlara… Ödevlerini yalnız yaparlar, başarılarında hep tektirler. Başarısı ile gurur duyulmayan, takdir edilmemiş çocuk zamanla körelir. Ailesi için bir anlam ifade etmeyen başarıyı, umursamaz olur. Ve elbette çöküşler başlar içe doğru. Bu çocuklar yetersizlik duygusuyla büyürler. Kendilerini ailelerinden ötürü hep eksik ve başarısız hissederler.

Bir diğer ebeveyn modeli ise; mükemmelliyetçiler… Bu tip anne babalar çocuklarına aşırı ilgilidir fakat önemli husus, çocuklarının hep en iyisi olmasını isterler. Dünya bir yarıştır onlara göre ve çocukları bu yarışta birinci gelmelidir. Çocuk sürekli neden hep iyi olamadığını sorgular, ailesinin onu yetersiz gördüğünü bilir. Bazen karşılaştırmalar duyar ebeveynleri tarafından (şunun kızı şöyle başarılı, sen onun kadar olamadın).

Tüm bu sağlıksız ebeveyn tutumları çocuğu kendi içinde sorunlara iter. Yalnızlaştırır, hiçleştirir, kimi zaman hırçınlaştırır da… Çocuk büyür, okullarını bitirir. Belki güzel bir bölümde üniversiteyi tamamlar. İşte bundan sonra başlar her şey. Çocukluk travmaları boy gösterir olumsuz en ufak bir hengamede.

Başlar çevreden sesler…

“Ne zaman işe başlıyorsun”

“Dört yıllık okudun bir de, neden iş bulamıyorsun?”

“Nasıl evleneceksin işin bile yok”

“Ee evlenmeyi düşünmüyor musun yaşın da geldi?”

Gibi gibi binlerce soru…

Kafası karışmış genç daha kendi sorularına cevap veremezken, çevredeki binlerce olumsuz sesi duymaya zorlar. Alanında iş bulamamanın yükü, atanamamanın acısı, bazıları için ev geçindirme derdi, ailesine bakmakla yükümlü olanlar, bazıları gibi aileden yüklü parası kalamayan şanssızlar…

Kendisine fırsat sunulmayan genç, çaldığı her kapıda deneyim şartıyla karşılaşıyor. Taze mezunun deneyim hakkı nereden doğacak öyleyse? Ve şuna inanıyorum ki ülkenin dinamik ve genç nesillere ihtiyacı var. Keşke şans verilse!!!

Umduğu işi alamayan genç, parasız kalmamak adına -bakın birikim bile diyemiyorum- market vs işlere başvuruyor. Şansı olan oradan işe başlıyor. Bir yandan ailesine yetmeye çalışan, diğer yandan geleceğini parlak bulamayan bu gençler, bir de günümüz liyakatsizliği ile burun buruna gelince kafayı sıyırmaya başlıyor. Evet işte tam da bu tanımla ifade ediyorum çünkü daha hafif anlatacak bir tabir yok.

Sonra kalkıp bu gençlere kaliteli bir yaşam vadediyorlar. Dalga geçer gibi… Evlenme hayali kuran genç, evlilik hayallerini askıya alıyor. Ya da kredi borçlarıyla altında eziliyor yükünün. Bir de üniversitede okuma uğruna aldığı kredi ve faizleri de eklendi mi tamamdır. İşte çıldırmak için tüm sebepler mevcut!

İşi bilmeyenin iş başına getirildiği, insana hak ettiği değerin verilmediği bir devirdeyiz. Binlerce genç bu sorunlarla baş başaysa suçlusu herkestir. Gençlik hayallerini yaşamak, başarılı gelecek kurmak varken genç yaşta tepetaklak olmak… Tanıdık geldi mi?

25 yaşında henüz sigorta başlangıcı olmayan gençler varsa herkes otursun düşünsün isterim. Desin ki biz nerde hata yapıyoruz? Gelecek adına, kaliteli, sağlıklı bireyler oluşması adına densin artık!!

#ebrucahisler

Yazı kategorisi: Güncel

Kötü İnsan Lakırtısı

İnsan olarak konuşmayı severiz. Ee ne demişler hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşırmış. Günümüz dünyasında pek anlaşamasak da vaziyet budur. Hoş sohbet sandığımız bir ortamda, samimiyete inanıp döküveririz eteğimizdeki taşları. Sanırız ki dinleyiciler öyle iyi insanlardır ki derdimizi dinleyip çare bulurlar. Fakat sadece dinlerler,dinlerler ve gelecek için koz biriktirirler. Sıra onlara geldiğinde sahte çözümler sunar, susarlar. Sanırsınız ki hiç dertleri yok da bir sorunlu olan sizsiniz…
Muhabbetler edilir, vedalar gerçekleşir. Ertesi gün sizin bulunmadığınız bir ortamda, sizi bir önceki gün ilgiyle dinleyen başlar konuşmaya… Dedikodu faslı uzar da uzar…
İşte burada en kötüsü, sözleri bir başkasına taşıyan kişidir. Bu kişiler için “sözü götürüp getiren, sözü söyleyenden daha kötüdür” der Sadi Şirazi…
İslam dini dedikodudan, iftiradan uzak durun der. Kuran-ı Kerim’de de buyrulmuştur ki ;

×Hucurât Sûresi 12×
“Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”

Gıybet; İslam dinine göre öyle kötü bir iştir ki ölü kardeşin etini yemeye benzetilmiştir. Gerçekten düşününce hepimiz bu durumdan tiksindik!
Hal böyleyken çoğu kez” amaan dedikodu değil bu canım, biz olanı söylüyoruz” laflarını çok duyarız. Oysa biliriz ki zaten olanı söylemek dedikodu, olmayanı söylemek iftiradır…

Sözlerimizi, özel hayatımızı bilmesine müsaade ettiğimiz kişilerden yediğimiz kazıklar bizi olgunlaştırır belki de. İnsanlara olan güven duygumuz azalsa da temkinli davranmak artık bizim için daha iyidir.
Bu sebeple bazı sözler vardır kimseye söylenmez. Burada kimseye güvenmeyin demeyeceğim. Elbette sizleri böylesine güzel ve anlamla dinleyip içine gömenler olacaktır. Ama burada bu kişileri de iyi seçmek gerekir. En basitinden, sizinle bir başkası hakkında hoş olmayan sohbetler eden kişi, bilinsin ki sizin hakkınızda da bir başkasına adına hoş konuşmayacaktır. İşte insanların niyetini buradan anlayabilirsiniz.

Bir de başkalarının hayatlarına özenen, üzülen, üzülmesi yetmeyip sizlere dert yananlar vardır. Asıl niyetleri nedir bilinmez ama böylesi kişiler eminim ki tek başına üzülmek yerine sizlerle üzülmeyi yeğlerler. Üzüntüde bile yalnız kalamayanlar diyorum ben bunlara… Zaten kendi sıkıntınız bitmez gibi, sabahtan akşama içini döker döker giderler. Ah keşke karşılıklı olsa muhabbetler… Biri dinlese, diğeri konuşsa, sonra diğerine gelse söz hakkı. Ama nerdeee. Bu işler bile sırayla değil.

Böylesi insanları da hayatınızdan çıkarın. Hep kendini düşünen, sanki dünyada tek dert kendinde varmış gibi davrananları çıkarın işte… Baş ağrınız diner inanın bana…

Sözüm ona insanları irdelemekten, araştırmaktan kimse bir şey kazanmaz. İçinize dönün… İslamı savunan ey kimse, sana bunlar hiç yakışmıyor bil isterim…
Son olarak ;
Ebû Berze (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) söyle buyurmustur:

“Ey diliyle iman edip de kalplerine iman tam olarak yerleşmeyen kimseler! Müslümanları gıybet etmeyiniz, onların kusurlarını da araştırmayınız! Kim müslümanların kusurlarını araştırırsa Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurlarını araştırırsa onu evinin içinde bile olsa rezil eder.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4880; Tirmizî, Birr, 85/2032; Đbn-i Kesîr, Tefsir, IV, 229)

Kendi içimizde, Allah’a rezil olmamak duasıyla diyelim… İyilikle kalın efenim.

Yazı kategorisi: Güncel

Özgür Yıldız

Gözlerini kapatıp gecenin sesini dinler küçük kız. Yıldızlar; gece gündüz hep aynı yerde midir, yoksa bulutlar kadar özgürler mi? Düşünür durur.

Ayaza kesmiş topraklar kurudukları anları da anımsar. Her şey değişir ya, hüzünler yerini tebessüme de bırakır elbet.

Özlenir daima neşeli sokakların taş kaldırımları…

Kalbin içinde biriken anıları silemez yaşı geçkin olanlar. Uzaklara dalmak bundandır. Bir şarkı mırıldanır sesine yandığım. Tozu silinir yalnızların…

Uzaklarda arama, içindekidir yakındığın. Ve yanmak çare olur kimi zaman karanlığına. Gerekirse yan, kül olmadan mührün sahibini hatırla.

Serçe parmağın küçüklüğüne aldanıp üstten bakan ortancaya rast gelmedim henüz. İnsanın insana olan kini niyedir bilmem. Ayakkabılarım sıkar ara sıra, bu yaşımda büyüyen ayaklarımı. Ayaklar mı isyan eder en çok, canına yandığımın dünyasında, yoksa insan mı bilemem.

Bacaları tüten evlerde umut hala vardır. Yaşanılan, yaşanılacak bin yığın duygu, düşünce ve daha nicesi… Kırmızı pabuçlu bebekler giydirilir güneşli günlere… Özgürlüğe düşkün bulutlar, akışına kapılıp dağı taşı delen köpük sular… Hepsinin amacı, gidilmeyen ırak yolları keşfetmekse ey insan, son cümleni bitir. Yapacağın her ne varsa bugün tamamla. Keşifler boyu uzaklara…

Sen hiç özgür yıldız olmayı denedin mi??

Yazı kategorisi: Güncel

Üstat Nazım’a

Ah Nazım…
Nasıl koydular seni
Dört duvar arasına,
Çevirmiş
Bir düşünce yığınına
Altında kalan tozdan şiirlerin,
Eksilmeyen palton
Bir tahta askıda…
Bekleyiş bir çınara sığar.
Ve Piraye’ninkine denk düşen gözyaşları…
Ah Nazım ;
Nasıl sürdüler seni Malta’ya?
Memleket özlemi derin,
Gözlerin nicesi mavi derinlikler.
Kaybolmak sayfalar dolusu
Memleket şiirlerinde.
Ve aşkın ayıplığını örtmek seninle…
Kalemine sağlık
heyhaat dev adam,
Tükenmeyen kurşunları sana dizeyim.
Çilesi bitmemiş bu dava
Yazının kandan üstünlüğü,
Ve gözlerin
hakikat sandığından çekilmesi
Miller boyunca…
Ah Nazım ;
Sana nasıl kıydılar??

Yazı kategorisi: Güncel

Efendiler

Bir ülke çiziyorum.

Karanlık krallardan uzak,

Narenciye turuncusu gökleri…

Bu göklerin altında korkusuzca atan

Binlerce onarılmış etten kemikler…

Bir ülke çiziyorum.

Adaletin terazisi henüz kırılmamış.

İpin çektiği yönler kapatılmış,

Keskin bıçak gözleri konduruyorum.

Uzakların sesine katılan bu gözler

Kimi zaman suskun…

Bir ülke çiziyorum.

Her başın eşitlik bildiği,

Son ekmek bir kadına sunulmuş

Olsa da

Son gözyaşı bir adam için…

Evleri taş,

Yürekler olmasın aman ha!

Yalnız renkten morlar çıkacak sabaha.

Bi ülke çiziyorum.

Dahisi çoğalmış deliliğin,

Akıl için atan binbir başlı yüreklerin

Alacası belli çalışkan gözlerin.

Bu ülke, ütopyalar ardında serili

Üç beş paslanmış kilimleri,

Siler soğuk kötümser iklimleri.

Ve bilmekte meşhur edep çizgisini…

Beş sadece sayıdır

Saymasını bilene…

Görmek, hissetmekle eş değer.

Uzakların sinesine

Çekilir zaman,

Duyulur bir aman.

Aman ha aman!

Bir ülke çiziyorum efendiler!

Yazı kategorisi: Güncel

Duyulmayan Okul Zilleri

Merhaba sevgili okurlar; Napolyon’un “para, para, para” dediği gibi ben de “eğitim, eğitim, eğitim” diyorum.

Eğitimin başlangıcının ve ilk okulun aile olduğunu hepimiz biliyoruz. Aile çocuğun ilk gözlem ortamı, kelimeleri, attığı adımların ilk kaynağıdır. Bu sebepledir ki aile tutumları çocuğun gelişimi ve psiko-sosyal yaşantısı için çok çok önemlidir.

Ebeveynler zaman zaman çocuklarının kitap okumamasından şikayetçidir. Peki kitap okumayan anne ve baba, çocuğuna kitap aşkını nasıl aşılayabilir? Gülünç bir durum gibi gözükse de durum oldukça ciddi… Çocuklar ilk olarak aile içerisinde gördüklerini uygularlar. Tıpkı bir bilgisayar gibi beyinlerinde anne ve baba davranışları kodlanmaya başlar. Bu sebeple anne ve babalar öncelikle kendilerine çeki düzen vermelidir. Çocuk zaten onların davranışlarına göre şekil alacaktır.

Aileden sonraki en önemli kurum okuldur. Arkadaş çevresi ve öğretmeni, çocuk için bir zenginliktir. Burada sevgili öğretmenlere de büyük iş düşüyor. Önemli olanın sadece 2×2=4 olmadığını her çocuğa öğretmeleri gerek. Öyle ki günümüzde matematik bilen fakat ahlaki olarak sınıfta kalmış binlerce kişi mevcut.

Okul çocuğun sosyalleştiği bir kurumdur. Günümüzde covid-19 dan dolayı ertelenen okullar, çocukları psiko-sosyal olarak oldukça etkiledi. Uzun zamandır duyulmayan ziller, şimdilerde yeni yeni duyulmaya başladı. Şunu da dile getirmekte fayda var. İçi boş şişirilmiş okullar mı, okulsuz bir toplum mu? Her ikisi de kabul edilmeyecek şeyler olsa gerek öyle değil mi?

Çocuklarımızın öğrenmeye, keşfetmeye ihtiyacı var. Deneyerek, yanılarak, bazen başarısız olmaya bazen de umutsuzluğa kapılmaya ihtiyaçları var. Çünkü biliyorum ki hiçbir insan başarısızlığı tatmadan başarılı olamaz. İmkansızlıklar ardında imkanlar bulmak gerek. Doğayı keşfetmek, bilime ve değerlere sahip çıkmak gerek. Tüm bunları çocuklara aşılamak oldukça kolay. Yeter ki çocuk doğduktan sonra her an pes etmeden onun için çabalayalım. Birlikte öğrenelim. Nice okuma yazma bilmeyen aileler mevcut. Sorun burada okuma yazma bilmemek değil. Çocukla birlikte yeniden öğrenmeye açlık duymak önemli olan.

Çocuğun içinde yeşermiş azmi kurutmaya hiçbirimizin hakkı yok. Sevgiye, elinden tutmaya, anlaşılmaya, birlikte başarmaya ihtiyaçları var hepsi bu!

Bir araştırmaya göre spor ve enstrüman çalmak çocukların psikomotor gelişimini oldukça olumlu etkiliyormuş. Çocuklarımızın spora, müziğe ve sanata dokunmasından korkmayalım. Hayalleri, amaçları ne olursa olsun onları gerçekleştirmesine izin verelim. Çocuklar sizin seçimlerinizi yapmak için gelmedi bu dünyaya. Sevgili baba, çocuğunun mühendis olmasını neden zorla istiyorsun? Evet çok istiyorsan yarım kalan eğitimini devam ettirip sen olabilirsin. Sevgili anne, çocuğunun zengin biriyle evlenmesini neden bu kadar çok istiyorsun? Peki sen neden evlenirken kendi seçimlerini tercih etmedin?

Bu bir döngü olmaktan çıksın artık. Eğitimden bahsettiğim her daim zeki, başarılı çocuk olmak değil. Bazen ahlak eğitimi, bazen insanlık eğitimi, bazense beceri eğitimi…

Sevgili anne ve babalar evlerimizde de artık eğitim zilleri çalsın mı? Önce ahlak eğitimi verilsin mi o güzel evlerimizde? Çocuklarımızın sağlığı için, gelişimi için, gelecekte sağlıklı bir birey olması için sevgi verelim mi onlara? Hep dışarıya itmekten, ilgisiz olmaktan ne kazandı çocuklarınız? Yüksek sesinize daha mı çok çalıştılar? Unutmayın siz başarılı olsun diye bağırıp durdunuz, belki sınıf birincisi oldu çocuğunuz ama inanın geleceğini, gelecekteki o sıcacık kalbini paramparça ettiniz. Ellerinizle mutsuz, kalpsiz evlatlar yetiştirdiniz. Ama korkmayın hiçbir şey için geç değil. Sevgi hala her şeyin ilacı… İnanın bana 🙂

Yazı kategorisi: Güncel

Çocukça Öykü


Genç ruhların kendilerine hükmeden yanlarını seviyorum dedi İlmek. Bunu bir delikanlının enerjisine, yahut yumuşak saçların beyinleri süsleyen yanlarına kanarak mı söylemişti?

Öyle ya da böyle gerçek yalnızca, çocukluğunu yitirmiş kimselere ilgi kırıntılarını vermediğiydi. Havası alınmış top, kanatsız kuş ne ise, ruhunu yaşına teslim etmiş her kim de aynıydı onun için.


Gençlik duygusu bir hayalden ibaret olsa, insan kalan ömrünü hangi hayale sığdırabilirdi? Boş bakışların ardında gizli olanı görmeliyim, dedi İlmek. Bu bazen boş çaba ise ellerinden kayıp giden balonlar gibi saygıyla ardından bakmalıydı.


Tüm bu düşünceler vücudunun en dip noktalarını fethederken ardında kopan gürültüye dönüp baktı.
Boyası silinmiş bir simitçi arabası, yılların eskitilmişliğine boyun eğercesine devrilmişti. Şükür ki içinde tek tük kalan simitler, martılara yem olma şansını yakalamışlardı. Uzaktan bakan işsiz adamlar, o martıların yerinde olmayı yeğledi.

İlmek, kopan gürültünün beton zeminle tepsinin buluşmasından kaynaklı olduğunu anladı. Orada bir şeyler yapmalıydı. Hep yapardı zaten de bu kez Einstein’in zaman teorisine kafa tutarcasına bekledi. Bu bekleyiş, saatlerin ömründen pek çok şey çalabilirdi.


İyiliği kambur gibi sırtında taşıyan bir delikanlı belirdi o sıra. Elleri simitçinin imdadı kadar ürkek ve gözleri havada uçuşan martılar kadar keskin…


Sihirli bir anın gettosunu çiz deseler, sanırım sanatçılar bu anı çizerlerdi. İkilem arasında kaybolmuş bir andı böylesi de…
İlmek, kaldırımlarda bekleşen çocukların neden orada durduklarını bilmeden bakıyordu. Kendisi de çocuklardan özendiği bu bekleyişleri bir kaldırıma sığdırabilirdi şimdi.

Vakit akşamın son hecesiydi. Son harfini alfabeye sığdırmış lügatlar gibi tıka basa dolmuştu gözleri. Yarım yamalak bakarken ellerine uzanan ipek mendili anlamaya çalıştı.

Simitçinin gün sonu yorgunluğunu alan delikanlı karşısında duruyordu.
Bir mendil hep böyle beyaz kalabilir mi, dedi İlmek. Kendinden başka duyan olmadı.

Avuçlarından göz pınarlarına ulaşan mendilin ucu, sonunda görevini yapmanın rahatlığı ile saldı kendini.
Rahatlığın içinde kaybolan yalnız mendil değil, delikanlının bakışlarıydı da.
İlmek, genç bakışların çocuksu huylarını sezdi. Bu çocukluk hep yanı başında kalmalıydı.


Ahh şu çocukluk, dedi mendili sıkarken. Ahh şu çocukluk…