Yazı kategorisi: Güncel, İnsan

İnsan Çöplüğü?!

İnsan Çöplüğü

Çevresel faktörlerin giderek hayatı daha çok şekillendirdiği bir sosyal düzen inşa edilmekte. Her zaman diyorum ya her söyleneni fazla ciddiye almamak gerek, insanlar davranışcı teoriyi doğrulamakta. Davranışçılar insanın bilişinden çok davranışının önemini vurgular. Yani söylediğine değil ne yaptığına, nasıl davrandığına bakarım diyorlar. Sokağa çöp atmayın diyen birisi 2 dakika sonra sigara izmaritini yola fırlattığı sürece söylenenlerin, sözlerin giderek değer kaybetmesi kaçınılmaz. İnsandan insana değer atfedilen sözler, insanına göre önemlidir. Misal Atatürk, Fatih Sultan Mehmed gibi tarihi şekillendiren şahsiyetlerin sözleri mi değerlidir, ülkede siyasal teolojiyi yayan, dini siyaset için araç olarak kullanan, enflasyonla mücadele edemeyen vasıfsız, hırsız, liyakatsiz ve Cumhuriyet düşmanı ülke yöneticilerinin kıytırık sözleri mi daha değerlidir?

Söylediklerimize göre hareket etmemeli, hareket edeceğimize göre, id veya süperegoya değil, egomuza göre konuşmalı ve davranmalıyız.

Bir de insan çöplüğünde bizlerin de yaptığı saçmalıklar kötü kokular yaymakta. Örneğin neden telefon gelince aaa bu çok önemli eşimin doğum günüyle alakalı bir parti düzenliyorum diyerek toplantıdan ayrılmak veya şu arıyor bu arıyor diye diğer insanlara açıklama yapmak alışkanlık haline geldi. Siz, biz neden diğerlerine açıklama yapmak zorundayız! Açıklama yapmak diğerleri karşısında kendinizi sorumlu hissetmemize sebep oluyor. Telefon mu çaldı, pardon de ve kalk kısık sesle konuş. Millete özel hayatınızı açmayı bırakın. Özel hayat kavramını artık biraz daha anlamlı kullanın. Bir sosyal medya grubuna giriyoruz hemen telefon numaramızla gruplara katılıp numaramızı binlerce kişiliği belirsiz insanlara sunuyoruz. Dolandırıcı sosyal medya uygulamalarına kişisel bilgilerimizi diğer firmalara el altından sattırarak onların cebine para koyuyoruz.

Bir de güvendiğiniz insanlar var. Önce en iyi dost, eş olarak özel bilgilerinizi sunduğunuz, her şeyi paylaştığınız insanlar. İnsana en büyük zararı en yakınları verir. Özel hayatınızda bu dost, eş gibi kişilere verdiğiniz bilgilerle güvenlik açığı oluşuyor. Tıpkı matrix filmindeki sistem gibi düşünün. Matrix’te neo’nun sürekli fikir danıştığı bir kahin vardı. O kahin aslında sistemin içinde bie programdı. Zamanla insanlardan tarafı seçen bir virüse dönüşen kahin de sistemin güvenini kullanıp güvenlik açığına sebep olmaktaydı…

İnsan çöplüğünden çıkmak için veya bu çöplüğe girmeden bir hayat sürmek için sizce neler yapılmalı?

Yorumlarda tartışalım 🙋🏻‍♂️

Yazı kategorisi: Güncel, OKU, İnsan

ÇIRPINIŞ

Gözlerimin nemlenmesine alıştımda,

Şu yüreğimin çırpınışına bir türlü alışamadım.

Hiçbir zaman olmayacak belki.

Bir hayal,

Bir rüya,

Yada bir efsun olarak kalacak şu yalan ömrümde.

Sonu tatlı biten masallar gibi umut edişimde mutlu biter mi?

Bilmiyorum.

Kıymetimi çok sık tartıyorum.

Kimsenin hayatında bir izim bile yok.

Sadece biriktirdiğim gözyaşlarına sahip ömrüm.

Tek bir gün özlenmek,

Tek bir gün gerçekten sevilmek.

O sevgiyi sonuna kadar hissetmeyi,

O kadar çok istiyorum ki.

Bunun tarifi yok.

Doya doya, sımsıkı sarılmak sevdiğime.

Çok istiyorum.

Ömrüm masamdaki mumlar misali,

Bir gün tükenip gidecek.

Kimsesizliğimin yarası ve ben,

Yitip gideceğiz bu dünyadan.

Lal olan dilim,

Korlarda çevrilircesine söyleyemediklerine yanacak.

Kavuşmak mahşere,

Söylenmeyenler kara toprağa nasip olacak.

Yangınımızı yağan yağmurlar dindirecek.

Umudumuzu seher vakitleri yaşatacak.

Gönül bedende ağırlaştıkça,

🌍 denen mezar bize dar gelecek.

Sağlıçakla kalın, varolun ey ehl-i dünya !

Sağlıcakla…

Selam olsun Cemal Süreya’nın öperken koklayan, özlerken burnunun direği sızlayanlarına… Selam olsun Ahmed Arif’in umutları yok olan, kalbi kırılan çiçek gibi insanlarına… Selam olsun Neşet Ertaş’ın bağlamasındaki ayrılığa, yoksuzluğa… Hakkımız helal olsun bu yalan dünyaya…

Yazı kategorisi: OKU, İnsan

YAŞAYIŞ

Rahmetli Başkan Muhsin Yazıcıoğlu; Dostla Güzel şiirinde “Bir konaklık zaman, dünya insana.” der. Toprağı bol olsun.


Yaşam, doğumla ölüm arasında ince bir çizgidir. Üzerinde yürüdüğümüz, senelerimizi, belki de aylarımızı tükettiğimiz, her zaman doğru olmayan, sonsuzluğa uzanmayan beyaz çizgidir yaşam. Tarih 1 Eylül 2021. Ömrümün yirmi dördüncü senesinin devrilişi ve yirmi beşinci senesinin doğuşu. Evet! Bugün benim doğum günüm. Benim ve 1 Eylülde doğan herkesin doğum günü kutlu olsun.

Ömür, hepimizin bildiği üzere yaşam süremizdir. ‘’Ben kimdim, neydim?’’ dediğimiz, hiçbir zamanda tam anlamıyla cevabını bilemediğimiz; hayırlı hayırsız her şeyi arzuladığımız; emeklemeden hep koşup elde etmek istediğimiz; yandığımız, kazandığımız ve sevdiğimiz;yorgunluklarımıza, kırgınlıklarımıza, isteklerimize ve mutluluklarımıza gebe olan; deli dolu, bir o kadar da boş olan; doğduğumuzda başlayan öldüğümüzde de biten bir zaman.Sahi neydi zaman? Zaman deyince Abdurrahim Karakoç’un şiirini anımsarım.

Çevremizi saran hava mı zaman ?

Yoksa üstümüzde esen rüzgar mı?

Dert mi, yoksa derde deva mı zaman?

Nedir, ne değildir bir bilen var mı?

İlk demişler, son demişler

Harcamışlar, dün demişler.

Sıra sıra gün demişler,

Zaman genç mi ihtiyar mı?

Zamanım yok demek söz müdür yani…

Zamanı olanlar göstersin hani.

İnsan mı fanidir, zaman mı fani?

Zaman dünya mıdır, yoksa mezar mı?

Yıl demişler, ay demişler

Saat saat say demişler

Oh demişler, vah demişler

Zaman dinler mi, duyar mı? ‘’

Zaman bizleri duyar mı, duysa dinler mi bilmem ama eğer bizi dinliyorsa; hoş geldin 25, sefalar getirdin. Olan olmayan her şeye rağmen, benim ve insanlık için; karanlığı yırttığımız, doğrudan ayrılmayıp hakkı savunduğumuz, bir ve diri olduğumuz, sağlığın bizi bırakmadığı, neşenin gönlümüzde yuva kurduğu, vakitlerine esir olan nice güzelliğin bizi bulduğu, gözümüzdeki tek yaşın mutluluktan olduğu, var olduğumuz, sağ olduğumuz bir yıl olsun. Güzellikler bizimle, elem ise yok olsun.

Ne diyordu Deli Eylül isimli şarkısında Hüsnü Abi;

‘’Bir kapıyı açar, sokaklara vurur. Yürür gidersin ömrüm, Yılların kucağında uyur uyanır, Güler geçersin.

Dar gelir sevda dar gelir dünya, Taşar geçersin ömrüm. Bir kapı açılır bir eşik bekler, Açar gidersin. ‘’

Sabrımızın taşmadığı, düğümlerimizin çözüldüğü güzel yarınlara erişmek ümidi ile. Sağlıcakla Kalın…

Yazı kategorisi: Güncel, OKU, İnsan

DAMGALA-MA

Yitirdiğimiz dinleyebilme yetimizi, kaybettiğimiz empati duygumuzu, sabit ve saplantılı kötü fikirlerimizi, önyargılarımızı konu alan, belki de birçoğumuzun izlediği, izlemeyenlerin ise –kanaatimce- mutlaka izlemesini tavsiye ettiğim filmdir ‘’12 Angry Man’’. 12 Angry Man, 1957 ABD yapımı dram-suç dalında siyah-beyaz çekilmiş bir filmdir. Film dönemin şartları elvermesine karşın, dram unsurunu iyi yansıttığını düşündükleri için siyah-beyaz çekilmiştir. Özet olarak filmi ele alırsak; işlenen bir cinayet, cinayetin zanlısı olduğu düşünülen maktulun oğlu ve 12 jüri üyesi üzerinden şekillenir film.

Filme şöyle bir bakacak olursak; babasını öldürmekle suçlanan 18 yaşındaki bu gencin hayatı 12 jüri üyesinin iki dudağı arasındadır. Genç adam suçlu mu? Suçsuz mu? Gencin suçluluğunun ya da suçsuzluğunun kabul edilmesi için 12 jüri üyesinin fikir birliği sağlaması ise önemli. Oylar 12-0 olmalı. Filmin seyri de bu şekilde başlıyor. Mahkemece sunulan delilleri dinleyen jüri üyeleri dinlenmek ve karar vermek için bir odada bir araya geliyor. Dinledikleri deliller, gencin yaşadığı çevre ve yaşantısı sonucunda jüri üyelerinin aklında genel bir yargı var. Genç suçlu. Oylama yapılır ve sonuç 11-1. 11 oy suçlu. 1 oy suçsuz. Suçsuz oyunu kullanan 8. Jüri üyesi Davis. Beyaz takım elbisesi, çoğunluğa uymaması ve başkaldırma cesareti göstermesi ile sanki filmin içindeki adil yanımız. Aslında bir gerekçesi yoktur Davis’in suçsuz derken. Ama peşin hükümdense, içindeki şüphe kıvılcımı onu bu süreçte, bir gencin hayatı söz konusu iken düşünmeye sevk eder. Aynı zamanda diğer Jüri üyelerinin de düşünmesini ister.

Film de örneğini gördüğümüz ön yargı kavramı; aslında hayatımızda çok sık rastladığımız, birçok kez bizlerin de yaşadığı bir durumdur. Olumsuz deneyimlerimiz, geçmişten bu yana izini taşıdığımız üzüntülerimiz karşımızdaki insana karşı peşin hükümlü olmamıza neden olur. İnandığımız doğrularımız, bizi ön yargılı olmaya iter. İnanmasak, karar veremeyiz çünkü. Sonuç olarak, kötü inanışlarımız ve geçmişimiz ile o insanı etiketlemiş oluruz. Ama o insan o muameleyi, o etiketi gerçekten hak ediyor mu? Karşılaştığımız bu gibi durumlarda ön yargımız bir elma kurdunun, elmayı kemirmesi gibi; yavaş yavaş içten içe kemirir durur bizi. Ve film de geçen o güzel cümle: ‘’Böyle bir durumda ön yargıyı bir tarafa atmak çok zordur. Ne zaman ön yargınızı kullansanız, gerçekleri göz ardı edersiniz.’’

Bahane bulmak, suç aramak, hatta suçlu bulmak, daha öncede konuştuğumuz gibi günah keçisi ilan etmek biz insanoğluna çok basit gelir. Egolarımız, ihtiraslarımız karşımızdaki insanı anlamamıza engel olur. Bir başkasının yerine kendimizi koyup düşünmek biz küçük canlılara hem kompleks gelir, hem de zaman alıcı. Zaman alıcı olduğuna inandığımız da empati yeteneğinin yerini ön yargı alır. Filmin can alıcı sahnelerinden bir tanesi daha: ‘’ Varsayalım yargılanan sendin, sen ne yapardın?’’ Sahi biz ne yapardık? Muhtemelen karşılaştığımız muameleye isyan eder, insanları anlayışsızlık ile suçlardık. Yaptıklarının yanlış olduğunu dillendirir durur küplere binerdik. Küplere binerdik, çünkü işin ucu bize dokundu diye. Bizim canımız yandı diye.

Zihnimizin zincirlerini kırdığımız, farklı dünyalara açıldığımız geniş pencerelerden baktıdığımız bir ömür dileğiyle. Sağlıcakla kalın.

Yazı kategorisi: Kişisel Gelişim, OKU, İnsan

NASIR

Birçoğumuzun bildiği; elimizin içinde, ayak tabanında rastladığı bir durumdur nasır. Nasır bir deri hastalığıdır. Baskıya ve sürtünmeye maruz kalan deri yüzeylerinin sertleşmesi ve deri tabakasının kalınlaşmasıdır. Derinin kendini savunmak amacıyla yüzey sayısını arttırmasıdır. Bir kaplumbağanın kabuğuna kaçması gibidir derinin nasırlaşması. Kendini korur ve nasırlaşır. Her baskıda biraz daha artar, biraz daha kalınlaşır ve olgunlaşır.

Nasırlaşan derinin tabakalarını arttırıp kalınlaşması, olgunlaşması gibi; insanoğlu da karşılaştığı zorluklar ile zamanla olgunlaşır. Büyütür yaşadıkları insanları. Evrende var olan her şey insanlar içindir. Neşe de, acı da, mutlulukta, zorluklarda. Zaman akar, tarih döner. İnsan bazen güler, bazen de ağlar. Güldüklerini çabuk unutur, ama ağladıklarını çok zor. Sahi bir kez güldüğü bir olaya tekrar güler mi insan?Belki. Bir kere, iki kere, bilemedin üç kere. Peki ya dördüncüsünde? Gülemez, gülse de eskisi gibi olmaz. Lakin ağladıkları öyle mi. Her aklına düştüğünde, her ağladığında, her hatırladığında, içinde tuttuğu izi yeniden görür. Kabuk tutan yarasını tekrar kanatır. Yarasına tekrar tuz basar. Tuz bastığı an olgunlaşır işte. Bilir o yaranın kendini yorduğunu, daha çok kanattığını ve bir o kadar da büyüttüğünü. Yaranın büyüttükçe hayatına getirdiği yenilikleri, düştüğü yerden kalktığında başlayan güzellikleri. Eskilerin o güzel sözünü anımsarım. ‘’Olanda da, olmayanda da vardır bir hayır.’’ Olmayanlar hep hevesimizi kırar gibi gelir bizlere. Aslında olanların bizi olgunlaştırması gibi, olmayanlarda olgunlaştırır. Sabrımızı arttırır.

Gönlümüzde izini taşıdığımız, sabrımızı ve yüreğimizin kabuklarını arttıran bu olmayanlar; kalbimizin ağır yükü, sırtımızın kamburu gibidir. Eşe dosta, ele anlatamadığımız; içimize söyleyip ağırlığımızı arttırdığımız, dilimizin dönmediği olmayanlar, yükümüzü daha da ağırlaştırır. Daha çok yaralanmamak adına, dil şifasını suskunlaşmakta bulur. Gönül de durgunlaşır. Bu olmayanları affetmedikçe; ne yükünü hafifletir insan, ne de bülbül olup dillenir. Kemal Sayar‘ın dediği gibi ; ‘’ Affetmekle yüzümüz geleceğe döner, geçmişin zindanından kendimizi azat ederiz. Affetmek yanlışı geçmişe yerleştirir ve geleceği onun etkisinden kurtarır. Genişler gelecek. Affetmek unutmak değil, sadece mütecavize duyulan öfke ve hıncın içimizden geçip gitmesine izin vermektir.’’ Affetmek, bir kuş olup; özgürlüğe kanat çırpmaktır. Yüklerimizden, söylemediklerimizden arınmak; yaralarımıza tuz basıp acıtmak yerine sarıp sarmalamaktır.

Bolca affettiğimiz, kırdıysak affedildiğimiz; yara sarıp yaramızı da sarmalayabildiğimiz bir olgunluğa eriştiğimiz; güzel sabahlı yarınlara, umut dolu geleceğe doğru kanat çırpıp, özgür bir kuş misali uçtuğumuz yarınlar dileğiyle. Sağlıcakla kalın.

Yazı kategorisi: Kişisel Gelişim, OKU, İnsan

GÜNAH KEÇİSİ

Deyim ve atasözlerimizin bir çoğunda, hikayelerde ve hatta masallarda “Keçiler”den sıkça bahsedilmektedir. Kah inatçılıklarıyla, kah kaçmalarıyla yada günahlarıyla… Hepimizin bildiği ve yeri geldikçe de kullanmaktan da geri kalmadığı bir deyimdir; “Günah keçisi benmiyim.”

Scapegoat adı verilen ve dilimizce Günah keçisi olarak isimlendirilen bu deyimin kökleri, milattan öncesine uzanan eski bir Yahudi inancına dayansada, tarih boyunca süre gelen bir çok kültürde yer almış bir ritüelinde ismidir aynı zamanda . Peki neden Günah Keçisi denmiştir bu ritüle? Hadi hikayesine birlikte bakalım.

Anlatılan hikayelere göre; Yahudiler Eski Ahit’te Kefaret günlerinde günahlarını ve suçlarını, sembolik olarak bir hayvana – yani keçilere- yüklerlermiş. Biri günahları yüklenen keçi olmak üzere kura ile sürü içerisinden iki keçi seçilir;biri Tanrı’ ya diğeri ise Azazel’e adanırmış. Tanrı’ ya adanan keçi kesilir ve Tanrı’ya sunulur; günahları yüklenen keçi ise ya çöle bırakılır, ya da bir uçurumdan yuvarlanılırmış. Günah Keçisi Ayininin bir benzeri Antik Yunanda da ruh bulmuş, fakat tek bir farkla. Günahı yüklenenlerin insan olmasıyla. Antik Yunan’da Apollon adına düzenlenen festivallerde bir erkek ve bir kadın seçilir, şehrin dışına kadar taşlanır ve dövülürlermiş. İncilde de bahsi geçen Günah Keçisi Ayini başrahip duasıyla başlar, Tanrı’ya adanan keçi kesilir ve günahları sırtlanan keçi çöle salınırmış. Görüldüğü üzere birçok kültürde yer edinmiş olan bu ritüel, kişilerin günahlarından kurtulmayı umduğu ve suçlarını başka bir canlıya yükleyerek arınmayı hedeflediği bir duruma dönüşmüştür.

Tarih boyu süre gelen bu ritüeli enine boyuna düşündüğümüzde ve içsellerdiğimiz de,aslında insanın günahından arınmaktan ziyade suçunu başka bir yöne yöneltip, suçunun sorumluluğundan kurtulmayı hedeflediğini görürüz. Başımıza gelen hemen hemen her musibet ve belada; kaderimizi, hayatımızı suçlarız. Şartları suçlarız. Doğduğumuz büyüdüğümüz çevreyi ve ortamı;hatta yetiştirilme tarzımızı göz önünde tutup ailemizi dahi suçlarız. “Şu şöyle olmasaydı, böyle olurdu” , “ Falanca bunu bana demeseydi, ben o işi kesin yapardım” gibi hatta daha nicesi. Çok hızlı bir şekilde bir günah keçisi bulduk bile. O işi yapamamamızın suçlusu falanca değil aslında kişinin tam olarak kendisidir. O işin sorumluluğunu, başarısızlığını yada başarısını birlikte göğüslememesidir. Hepimiz insanız ve tercihlerimiz kadarız. Bazen doğruyuz bazende hatalı. Bu yüzden değil mi dünyada olmamız, iyiler yurdu cennetten ayrılmamız? Yapmak istediklerimiz kadar cesur, yapabildiklerimiz kadar başarılı, yapamadıklarımız kadar deneyimliyiz. Başarılarımız bizim olduğu kadar, hatalarımız da bizim. Suç bizim, aslında masum olan günah keçisinin değil. Suçu yüklenmek ve sorumluluğu almakta bizim.

İnsanoğlu olarak zekice günah keçileri bulmadığımız, sorumluluklarımızı omuzladığımız, yüklerimizi ve suçlarımızı sırtlanabildiğimiz bir hayat dileğiyle. Sağlıcakla kalın.✋🏻

Yazı kategorisi: Güncel, İnsan

TAŞINIYORUZ!

– ‘’ Mideni bozan bir şey mi yedin?’’ dedi Bernard.Başıyla doğruladı Vahşi; – ‘’ Uygarlık yedim. Zehirledi beni uygarlık. Kirlendim.’’

Aldous Huxley’ in Cesur Yeni Dünya kitabında geçen bir kesit ile başlamak istedim sözlerime. Gerçek şu ki; samimiyet ile etrafımıza bakarsak, göreceğimiz tek şey; hayatın içinin boşalıyor oluşu. İnsan sayısı arttıkça, insansızlığı artıyor dünyanın. Daha bir yalnız, daha bir kimsesiz oluyoruz. Belki de aynı dili konuştuğumuz insanları, hızla boşalan dünyada yitiriyoruz. Kısacası dostlar ‘’ Taşınıyoruz!’’

Vahşi’nin midesini bozan bu uygarlık neydi? Biz insanlara ne kattı Uygarlık(!), uygar olma durumu?

Uygarlık; binlerce yıl devam eden gelişmeler sonucunda; insan aklının, bilim ve teknolojinin de katkısı ile ortaya çıkan; tüm insanlığın eseri ve malı olan evrenselliği ifade eder. Yanlış okumadık. Binlerce yıldır tüm insanlığın eseri ve malı olan evrensellik. Kısacası paylaşımlarımız. Eğer uygarlık bizim paylaşımlarımız ise; koskoca dünyada neden hem bu kadar yalnız, bir o kadar da kalabalığız? Niçin hep delicesine kendi kendine konuşuyor ruhlarımız? Neden bu kıymetsizliğimiz? Ne kadar meraklıyız fani şeylere. Hal böyleyken; öğrenmeye, birbirimizi anlamaya ise niyetimiz yok gibi.

Yaşadığımız çağda doğruluğa, erdeme susuz kaldık. Masumiyetimiz ise tedavülden kalmak üzere. Sığlaşan hayatlarımızda samimiyete de yer kalmadı artık. Çıkarlar, yalanlar fersah fersah kara örtüsü oldu yeryüzünün. Nasıl insanlardık, ne olduk? Doyumsuz, daldan dala koşan;gönülleri çölleşen, hikmet ve hakikati aramayan;bezgin;kör, sağır ve dilsiz..

Oysa Mark Twain’ da dediği gibi;

‘’ İnsanın gerçek değeri, yüreğinde yatar.’’

Hepimiz yüreğimiz kadarız. Sevdiğimiz, saydığımız, kıymet verdiğimiz kadarız. ‘’Geçmiş olsun’’ demekle yetinmeyip, ruhlarımıza şifa oldukça, değerlerimizi paylaştıkça ‘’Uygarız’’. Sağlıcakla kalın.

Yazı kategorisi: Kişisel Gelişim, İnsan

ACABA RUHUN GIDASI MI? MÜZİK TERAPİ

Enerjiye inanır mısınız? Eğer soruya cevabınız ‘’Evet’’ ise, gelin bu konuya farklı bir pencereden bakalım.

Çin ve Hint felsefelerinde, evrenin yaradılışı inancı; hareket olgusu ve hareket olgusunun doğurduğu titreşim ile başlar. Bu titreşim; madde olmayan bir öze, madde kimliği kazandırır. Ünlü bilim insanı Nikola Tesla; ‘’Eğer evrenin sırlarını öğrenmek isterseniz; enerji, frekans ve titreşim olarak düşünün.’’ der. Düzenli ve uyumlu bir bütün olan evren de, yayılabilmesi için ortama ihtiyaç duyan ses de, titreşimlerden meydana gelir. Sesi oluşturan bu titreşimler enerjiye dönüşür.Ses, ışık, ısı, elektrik de birer enerjidir. Akıllarda şu soru belirebilir bu noktada . Fani ömründe insanın yolu enerji ile nerede kesişir?. Sorunun cevabı şudur: Kişinin ruhunda, bedenin de.

İnsan, yedi temel enerji merkezi ve dört enerji bedeni ile çevrilidir. Zaman zaman kendimizi kötü hissederiz ve birçoğumuzun dilinde aynı cümle dolanır: ‘’Enerjim yok.’’ Sitemimizin asıl sebebi, insan vücudunda bulunan bu enerji merkezleri arasındaki tıkanıklık ve iletişimsizliktir. Hatta insan bedenindeki, enerji sistemlerinde meydana gelen dengesizlikler, hastalıkları doğurur. Baş gösteren hastalıklar ve sıkıntılar ise yaşam kalitemizi zedeler. Motivasyonumuzu düşürür. Hayat ritmimizde iniş çıkışlara sebep olur, bu iniş- çıkışların tekrarlanması ise mutsuzluğa. Antik Yunan filozofu Epikür’ün de dediği gibi; ‘’Mutluluk denge ve uyumda gizlidir.’’ Öz mutluluğumuzun kazanımı ve mutsuzluğumuzun tedavisi; doğru ritimleri, doğru enerjileri yakalamaktan; ruhsal denge ve uyumumuzu sağlamaktan; ruhumuza hapsolmuş kötü enerji ve bozuk ritimleri, güzelleri ile değiştirmekten geçer.

Güzel ritimleri yakalamak ve sıkıntılardan kurtulmak için kullanılan, tarihte örneklerine sık rastlayabildiğimiz, en eski tedavi metodlarından birisi de Müzik Terapidir. Müzik terapi; çeşitli nedenlerle bozulmuş ya da kaybedilmiş işlev ve becerileri, müzik aracılığı ile geliştirmeye, kazandırmaya yönelik bir terapi ve rehabilitasyon yaklaşımıdır. Eski Çin’de gür ses veren ‘’Lo’’ isimli bir gongun, insanların yanından kötü ruhları kaçırdığına inanılması, müzik terapinin geçmiş örneklerinden sadece bir tanesidir. Asya kıtasının tamamında hüküm sürmüş olan Şamanizm inancındaki “ Kamlar” , Kırgız Türklerin de ’’Baksı’’ adı verilen şifacılar, Uygur Türklerin de şarkı söyleyip, dans eden ‘’Pirhan’’ ve ‘’Bahşılar’’ müzik terapi yöntemini kullanarak; hasta insanların ruhlarındaki kötülükleri arındırmayı, doğru ritmi yakalamayı ve kalplere yerleştirmeyi amaçlamışlardır.

Sözün özü; müzik ritimlerden oluşur. Kalp atışımız, nabzımız birer ritim örneğidir. Dokunamadığımız, göremediğimiz sesler; müziğin şifa ve huzur veren ritimleri, insan ruhu ile birleştiğinde, kötü hava yerini güzelliklere bırakır. İnsan ruhu dinginleşir, tadı eşsiz bir doyuma ulaşır. En usta hekimin, en iyi tedavi metodunun ‘’Neşe’’ olduğu bu dünyada, huzurlu ve mutluluklara gebe bir ömrünüz olsun. Sağlıcakla kalın.

Müzik Önerisi !!!

1) İmamyar Hasanov & Nermine Memmedova – Ay Işığında

2) İncesaz-Firar

3) Dinleyin, dinlettirin ve üçüncüyü siz yazın.☺️

Yazı kategorisi: İnsan

ONARMANIN GÜZELLİĞİ:KİNTSUGİ

Son günlerde rastladığım bir kelimeyi paylaşacağım sizlerle. ‘’KİNTSUGİ’’. Gördüğünüz gibi ismi bir miktar havalı ve bir o kadar da gizemli geliyor kulağa. Peki nedir bu Kintsugi? Kintsugi basit haliyle; temelleri Antik Japon felsefesine dayanan, kırık çömlek onarma sanatıdır.

Şimdi soracaksınız bana , ‘’Tamam da, nerden çıkmış bu Kintsugi?’’ . Hemen anlatayım.

15. yüzyılın sonlarında Japon hükümdarı Askikaga Yoshimasa’nın çok sevdiği çay kâsesinden. Evet yanlış okumadınız, Japon hükümdarının çay kâsesi. Askikaga Yoshimasa, çok sevdiği çay kâsesini Çin’e onarımı için gönderir. Fakat kâse geri döndüğünde hükümdar, çok sevdiği kâsenin metal zımbalarla onarıldığını görür ve bu durum onu hiç mutlu etmez. Bunun üzerine Japon hükümdarı Askikaga Yoshimasa, ustalarından bir çözüm yolu bulmalarını ister.Hükümdarın bu isteği doğrultusunda Japon ustalar onarım tekniği geliştirmiş, geliştirilen onarım tekniği Kintsugi tekniğini doğurmuştur. Japoncada ‘’altın doğrama’’ anlamına gelen Kintsugi tekniği ile onarılan kapların, eskisinden daha güzel ve değerli olduğuna inanılmış ve bu teknik 17.yy ‘a kadar popülerleşmiştir.

Gelelim biz insanların ruhlarındaki Kintsugi’ye. Kendine hata yapma şansı tanımayan, ilk hatasında dünyası başına yıkılan bizlere. Günümüz şartları mı bizi bu duruma itiyor, yoksa çevremiz ve insanlar mı bilinmez. Lakin hepimizin ortak kaygısı olmuş kusursuzluk, mükemmellik. Halbuki doğamız bile buna aykırıyken. Yaşlanma gerçeği ile hepimiz yüz yüzeyken.

Pandemi ile birlikte evlerimizde sıhhatle kaldığımız bu günlerde, harcadığımız hayat sermayesinde, gündelik hayatın hayhuyunda, kaçırdığımız tadamadığımız nice şey aklımıza düşüyor. Kah gülüp güzel günlerimizi yâd ediyoruz, kah ağlayıp keşkelerimize dövünüyoruz. İşte tam bu noktada, akıp giden zamanda, zihnimizde biriken karaltılardan, ömrümüze çöken enerjisizlikten bizi çekip alan bu sanata, bildiği tüm lisanlarda teşekkürlerini sunuyor insanoğlu. Başta da bahsettiğim üzere bu sanat onarma temelli. Altınla onarılan kırık çömleklerde, kusurların mükemmelliğini ortaya koyuyor ve umudumuzu diri tutmayı aşılıyor bize bu felsefe. Velhasıl-ı kelam kadim dostlar, bu sanat ,bizlere ruhumuzdaki güzellikleri görebilmeyi, düştüğümüz yerden kalkabilmeyi öğütlüyor. Hiçbir şey için geç değil diyor, cesareti kulağımıza fısıldıyor. Gelin varoluş özünü hep birlikte yaş kemale erdiğinde değil, bugün kavrayalım. Kusurlarımız ile barışıp, var olalım. Sağlıcakla kalın.

Yazı kategorisi: İnsan

İnsan ve Ahlak

Günümüz dünyasında bazı sorunlar göze çarpar. Bu sorunların geneli beşeri bazıları da doğaldır. Günümüz diyorum çünkü malum laboratuvarda fare ve tavşanlarda denedikleri virüsü elinden kaçıran, nefes alan her şeyi yiyen bazı düşüncesizlerin yeni deneği olduk. Bu düşüncesizler arasında çok parlak insanlar da vardı. Virüsü keşfeden ve virüsün kaynağını söyleyip virüsten hayatını kaybeden… Laboratuvarda yapılan korkunç deneylerin hayvanlara verdiği zararları hepimiz biliyoruz. Onlar hep göz ardı edilir. Bugün bi tavşan animasyonunda hayvan deneyleri paylaşılır birileri de onu sosyal medyada paylaşarak desteklediğini sanar. Paylaştıktan sonra kozmetik indirimlerine koşar… İnsan faktörü devreye girerse mantık ve duygular devre dışı kalabiliyor. Evet ikisi de. Nagazaki ve Hiroşima’ya götürülen barış gibi bazı sahte ahlak bekçilerinin ayak bastıkları yerlerde insanların sadece atomik gölgeleri kalıyor. Hobbes,İnsan insanın kurdu diyor ya haklı.

Zor şartlar insanları daha acımasız yapabilmekte. insanların ahlak gelişiminde, olumlu yönde bir eğrinin görülmesi için güzel ve doğru, güvenirlik ve geçerliği yüksek eğitim almaları gereklidir. Çocukların aldığı okul eğitimlerinde ve bazı derslerin (hayat bilgisi ve din kültürü ahlak) kazanımlarında bu amaçlar yatar. Ben çok yetenekli öğretmenlerimiz olduğunu biliyorum ama yanlış öğretmenlerin de olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Çevresel faktörlerin de etkisi oldukça fazladır. Her bireyin mutlaka sorunları vardır. Sorun vardır ama etki oranı kişiden kişiye değişir. Mesela ben saygısızlığa gelemem. Yapılan saygısızlıklar bende stres yapar ama b kişisinde aynı etki görülmeyebilir. Ahlak tutumlarını belirlemede ailelere büyük sorumluluk düştüğünü hepimiz biliyoruz. Anne-baba, erkek veya kız çocuk ayrımı yapmasının yanlışlığı gibi kalıplaşmış yanlışlar da ahlak gelişimini negatif yönde ivmelendirmekte. İnsanlar tarih boyunca birbirlerini yemiş, bazı medeniyetler işkence ve sapkınlıklardan hoşlanmış bazıları ise kendini gelişmeye adamıştır. Bu konuda da dünya ahlakı devreye girmektedir. İnsanlar kendilerine gösterilen doğruları takip eder. Gösterilen doğrular yanlışsa ve toplum bu yanlışı doğru kabul etmişse baş kaldırmak güçtür. Yanlış olduğunu kabullenmezler. Sadece yaparlar. İnsanlar ülkeleri için can alıp can verebilir ama konu tutuculuğa gelince herkesin safı bellidir. Bendensin yada hiçsin anlayışı devreye girerse vay o ülkenin haline. Herkes mızraklarını alır saflarına geçer. Ahlak gelişiminde bu gibi fikirdaş toplumlaşmalarda baskın etki gösterir. Sağ sol orta arka ön… Öndekiler dincidir çaprazdakiler liberal bu böyle gider. Tarikatı cemiyeti bitmez. İnsanların ahlakı da birleştiği beyinlere göre şekillenir. Az önce bireyin ahlak gelişiminde ailenin öneminden bahsetmiştik ya ülkenin vatandaşlarının ahlak gelişiminde de devlet veli statüsü taşıyabilir. Devlet kamu spotları ve örgün eğitimlerle insanları istendik ( bu kelimeyi ne kadar sevmesem de…) yönde eğitim- öğretime sokar. Düzenler ve yönetir. Derslerine girdiğim öğrencilerim şehre ve bölgeye göre farklılaşmakta. Her biri sanki parmak izi gibi eşsiz. Benzer ahlak kültürleri olsa da bazılarının huyları ve kişilikleri farklarını ortaya koyuyor. İnsanların ahlak gelişiminde eğiticinin ve özellikle ailenin eğitimi çok önemlidir. Düşünsenize suç işlenmeyen, karnı tokken başkasını aç bırakmayan bir toplum ne güzel olurdu. Kadınların sokakta özgürce korkusuz dolaştığı, insanların laik ve sorumluluklarını bildiği bir devlet… Atatürk bu konuda en sağlam örnektir. Tüm dünyaya kadının ve Türklerin gücünü göstermiş, başöğretmen, başkomutan olarak ülkesini yönetmiştir. O zamanların ahlak kültürü günümüz gibi sistematik değildi. Daha geleneksel bir ahlak kültürü vardı. Yanlış ve cahilce düşünceler kültürlerde kök salmıştı. Mesela şeyh uçmazdı ama müritleri şeyhi uçururdu. İnsanın ahlak gelişimini etkileyen diğer faktör de dindir. Dinsiz insanın da dini vardır. Kendi inandıkları dinidir. Din denince akla ilahi kavramların yanında insani kavramlar da gelmelidir. Din sorumluluktu, din haktır, din kültürdür, din ahlaktır gibi. Önemli olan kendi dinini savunarak diğer dinleri dışlamak değil tüm dinlere saygıyla bakarak yorumlayabilmektir. İslam dini bu konuda iyi bir örnektir. Kişinin ahlak gelişimini olumlu yönde güdüler. Oku, çalış, öldürme, iyilik yap gibi insanı doğruya götürebilecek telkinler verir. Tüm dinlerde bu telkinleri görürüz. Hristiyanlık, Yahudilik ve Musevilik bunların yanında Budizm Hinduizm ve Sihizm de insanları kendi değerlerinde kabul ettikleri iyiye yöneltmeyi amaçlar. Ahlak evrenseldir. Dinlerin bazılarındaki bölgesellik bu konuda yeterli olmayabiliyor. Tam burada devreye düşünme becerisi devreye giriyor. Düşünen bir varlık olan insan doğruyu kendi de bulabiliyor. Çok kolay bakın Pavlov’un deneyleri gibi çocuk dikeni eller ve eli kanarsa bunu yapmanın yanlış olduğunu ilk elden anlar. Buraya kadar her şey normaldir ve doğaldır. Buradan sonra ahlak gelişimi başlar. Çocuğun arkadaşı dikeni ellemek isterse çocuk ne tepki verecek bu çok önemlidir. Çocuk arkadaşının acı çekmesini ister ve susarsa bundan zevk alabilir. Zevk aldığı an ahlak gelişimi bizim istemediğim yönde yani negatif yönde ivmelenmeye başlar. Burada devreye eğitimciler girmelidir. En büyük öğretmen doğadır. İlk öğretmen de doğadır. Biz eğitimciler, doğanın derslerini açıklamak ve insani duygular çerçevesinde genel geçer olguları yaymak için varız.

Bu yazıyı tartışma ( yorum) kısmında devam ettirebilirsiniz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Düşünceleriniz için kimse size bu sitede saygısızlık edemez. LiveTerra’da özgürsün…

Sevgiler.

  • Mustafa BAHAR