Yazı kategorisi: Güncel, OKU, İnsan

YOLCU

‘’Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz, Dünya senin vatanın mı yurdun mu?’’

Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş’ a selam olsun.

Türk halk müziği Abdallık geleneğinin son temsilcilerindendir Neşet Ertaş. Halk ozanıdır. Ozan kelimesinin temeli Moğolca’ya dayanır. Ozan kelimesi Moğolcada ‘’çok konuşan kimse’’ anlamı taşırken, günümüzde ‘’ Halk şairi ‘’ anlamına gelir. Hece veznini kullanarak şiir yazan ozanlar(aşık) , usta –çırak ilişkisine bağlı olarak yetişirler ve özelliklerini, yaşadıkları çevreden alırlar. 1989-1991 de Halk Ozanları Federasyonu tarafından dünyanın 3 büyük ozanı arasında gösterilen Mahzuni Şerif; bu dünyayı görmeyen, kainatı kavrayan Aşık Veysel, Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş ve ismini zikretmediğimiz nice ozanımız. Özümüz, töremiz, örfümüz. Halk şairlerimiz. İçimizi en iyi bilenler. Derdimizin, gözyaşımızın, gülüşlerimizin bir olduğu ustalar.

Bir bakıyorum ki bu ustaların türkülerindeki dizelere. Ne mi görüyorum? Biz örfümüzü unutmuşuz, töremizi yaşatamamışız. Kavlimize ihanet, öğütlerini ise kulak arkası etmişiz. Okuyanların zihni bulanacak. Ne anlattı şimdi bizlere diyecek belki de birçoğunuz. Ama aklım anlatamadıklarım da. Aklım dillendiremediklerimde. Masam da yanan mumların şahit olduğu, çaresiz kalemimden kağıtlara dökemediklerimde. Kaybettiğimiz değerlerimizde. Boğulup gittiğimiz ihtirasımızda. Kıskançlıklarımızda, kavgalarımızda. Hepiniz her gün belki televizyon izliyorsunuz, belki gazete okuyorsunuz, hiç olmasa telefonunuza düşen bir bildirime bakıyorsunuz. Gelen haberler de hep aynı şeyi görüyor, okuyor ya da izliyorsunuz. Yiten insanlığımızı okuyor, yiten insanlığımızı izliyor ve görüyorsunuz.

‘’Bir anadan dünyaya gelen yolcu, görünce dünyaya gönül verdin mi? ‘’ diyor ya Neşet ERTAŞ. Hepimiz dünya yolcusuyuz. Aslında Aşık Mahzuni Şerif’in bahsettiği yoldaki yabancılarda biziz. Biz dünya ya insan olmak için geldik.İnandığımız yolda dosdoğru yürümek için, emanetimizi yüklenip, vademizi doldurmaya geldik. Hak yolunda yürümek, doğruyu bilmek, doğruyu saymak ve doğruyu savunmak için geldik. Gönül verdik vermesine de nice kötüye meyletti gönlümüz. Yanlışa meyletti. Yanlışa gönül verdi. Dillerimiz sustu. Sesimiz çıkmaz oldu. Hatırlanmadığın da ölü sayılırmış değerler. Kıymetsizleştikçe ölürmüş. Layığında olmayan her şey ziyan olurmuş. Can da, inci mercanda. Hatıralarımızı yoksaydık, ziyan oldu tüm değerlerimiz. Yapraklarımız döküldü dallarından. Baharımız ise güze döndü bizim.

‘’ Analar insandır, bizler insanoğlu’’ diyor büyük usta. Her gün bir anne ölüyor. Her gün bir insan ölüyor. İnsanlığımız ölüyor. O anaların evlatları, insanoğlu ölüyor. Minicik ay yüzlü yavruları, taze bahar çiçeklerini en yakınları ayakları altında çiğniyor. Bir haber 45 saniye, acımız 45 saniye. Duyduk duymadık demeyin a dostlar! İnsanoğlu kendini öldürdü. Özünü, aslını, neslini öldürdü. Toprağı bol olsun. Toprak oluyoruz. Özümüz toprak çünkü ona dönüyoruz. Ne mutlu o emanetini ziyan etmeden toprağa dönenlere. Ne mutlu o aslını ve neslini unutmayana.

Sayın, sevin ey insanoğlu. Anlaşmaya gönlü olanın, yapamayacağı ne olabilir ki. Aşamayacağı ne yol olabilir. Hangi bahanesi olabilir. Bir tatlı söz, ufacık tebessüm neyi çözmez ki. Sizi kırmaya kıyamayan, yüzünüzdeki bir gülümsemeyi, sesinizdeki neşeyi ekmeği bilen, onunla gönlünü doyuran insanları sevin. Gönlünde bahar zenginliği ile kapınıza gelenleri geri çevirmeyin. Yolunuzdaki dikeni taşı sizle göğüsleyeni sevin. Sevemiyorsanız da sayın. Sizin için yaptıklarını sayın. Değer verin. Bugün varız yarına hak kerim. Bilmiyorsunuz saatlerinizi. Vadeniz sizi ne zaman bulur, emanetçi emanetini ne zaman ister bilinmez. Haklar o büyük güne kalmadan tatlılık ile, neşe ile, sevgi ve saygı ile geçirin günlerinizi. Çöp değil, hatıra yüklü olsun her takvim yaprağınız. Yolunuz güzelliğe çıksın. Kalpleriniz kör olmasın. Sağlıcakla kalın.

Reklam
Yazı kategorisi: Kişisel Gelişim, İnsan

Kurşun Kalem ✏️

Ufak bir motivasyon.

Tembellik gereklidir çünkü tekerleğin icadı bile birilerinin bir şeyleri taşımaktan üşenmesiyle düşünülmüştür. İhtiyaç veya kolaylık tembellikten doğar. Tembellik bu bağlamda bilim için gerekli fakat her zaman insanı olumlu etkilemiyor. Tarihe bakıldığı zaman çoğu büyük insanın, büyük insan olmak için tembellikten çıktığını ve dorukları aşarak bünyesini zorlayıp o konuma geldiğini görüyoruz. Fatih Sultan Mehmed Konstantiniye’yi kuşattığı zaman zincirlenmiş Marmara denizinden geçiremediği gemileri kuşatmayı güçleştirmişti. Fatih tam kuşatmayı kaldırıp orduyu ve devleti yıpratmamak için geri dönecekken hocası Akşemseddin ve Zağanos Paşa gibi vezirlerinin manevi desteği ve kendi azmiyle tarihte ilk olarak gemileri madem denizden geçiremiyoruz biz de karadan yürütürüz düşüncesiyle gemileri dağlardan kütükler üstünde sığırlara ve atlara çektirerek yürütmüştür. Diyor ya Fatih, İmkanın sınırını görmek için imkansızı denemek lazım.

Azmin zaferi tatlıdır. Kendine pes etmediğin için teşekkür edersin. Tarih herkes gibi yaşayıp herkes gibi ölenleri yazmaz. Bir şeyleri başaranlar tarihe işlenir. Bir şeyler yapabilmek için maddiyata ve en çok maneviyata ihtiyacın var. Fakat şunu da unutmamalı insan, tüm milyarderler hayat hedeflerinde para en son sıralara düştüğü için asıl hedefleri olan iyi yaşamayı ilk sıralara yerleştirir. Kimse zengin olmak istemiyor. Herkes istedikleri şeyleri almak, istediklerinin gerçekleşmesi ve rahatlık istiyor. Yani zengin olmak değil, özgür olmak istiyorsun.

İşler iyiye gitmeden önce kötüye gider. Her başarısızlık başarı yolunda birer eğitimdir. Sen düne göre farklı birisin ve dün senin bir bakıma rakibin. Her gün daha iyi olmalısın. Başarı tesadüf değildir. Kararlarında gönülden istiyorum diyorsan tereddüt etme. Karar verdiysen uygula, tereddüt etme, tereddüt ettiğinde kaybedersin. Sadece kendine inandığında durdurulamaz olursun. İlk Türk devletlerinin bir Şad’ı (Türklerde uç valisi veya hükümdar soyundan kişi ünvanı) nasıl Çin baskısı altında Türk esir olmaz diyerek dostlarıyla ayaklanmış ve şehit olmasına rağmen o dönem şartlarında yıpranan Türkmenlere karşı Türk direnişini canlandıran Kürşad Ayaklanması, inancın durdurulamaz olduğunun kanıtıdır.

Sen bir kurşun kalemsin ve yazı yazman için, işlevsel olabilmen için, hayatta iz bırakabilmen için tıraşlanman ve olumsuz kısımlarının, fazlalıklarının yontulması gerek. İnanıyorsan ve istiyorum diyorsan önündeki engelleri aşmaya başla. Seni engelleyen ne varsa onları önünden kaldır, kaldıramıyorsan üstünden atla. Çünkü sen bundan fazlasısın…

Yazı kategorisi: Güncel

SEN ve FİYATIN

Ne kadar değerlisin? , İçinde sakladığın madenler neler ?, Gerçekten altın gibi bir insan mısın?, Kaç KG mikrop taşıyorsun? ( Evet kilogram). Sen değerlisin, sen teksin, bir defa yaşıyorsun iyi yaşa gibi cümleleri boşa söylemiyorum. Hadi okumaya devam et… ne kadar değerlisin anlayacaksın.

 İngiliz bir TV ağının araştırmaları sonucu ortaya çıkan tahmini verilere göz atarak senin ne kadar değerli olduğunu anlayacağız.

Ben bu testi kendim için yaptım ve sonuçları tek tek işleyeceğim. Öncelikle ben 95 kilogramlık, 182 cm bir erkeğim. Tüm verileri girince çıkan sonuçlar yazının devamında eklidir.

Bugüne kadar 56kg oksijen harcamışım. Görülüyor ki sadece nefes alarak bu güne kadar 3.000 dolarlık kimyasal element vücudumu oluşturmuş.  Bunlar yaklaşık değerlerdir.

Düşünsene şuan içimde 9.1 oktilyon atom var… 1 oktilyon, bin kere trilyon kere trilyon demektir. Nerede bu atomlar? En tuhaf olan atomların arasındaki boşluk çıkarılırsa ve atomlar birleştirilirse 9.1 oktilyon atomlu ben, kırmızı kan hücresi kadar ufak olacaktım. Tek bir alyuvar olacaksın.

Sadece kırmızı kan hücrelerim yan yana koyulursa, 257 bin 348 km uzunluğunda olurdu.

Evet, yanlış görmedin 100 trilyon mikrop taşıyorum ve tüm mikroplarımın ağırlığı beynimde ağır geliyor. Herkes için geçerli senin de mikropların beyninden büyük çıkacak.

Neredeyse 3 de 1 im kas kütlesi. 7.2 litre hava çekebilen akciğerlerim var. 5 litrelik 2 tane şişe düşün. Göğsünde taşıyorsun…

Geri kalan %55 suyum ve o 10 litreye yakın havayı alan akciğerim, basketbol topu boyutunun neredeyse yarısı kadar küçük…

Tüm benliğim, kodlarım DNA verilerim sadece 800 megabayttan ibaret.

Çok şaşırtıcı. 110 tane ben 1 gram altın barındırıyorum. 182 gr arsenik ölmem için yeterli ama içimde arsenik barındırıyorum. 1.5 milyon tane benden 182 gram arsenik çıkıyor. 550 tane ben 1 gram arsenik içeriyorum. Görüldüğü üzere zehri içerimizde taşıyoruz. Biyolojik sistem her hesaplamaları yapmış. Bize şaşırmak düşer. Çıkan sonuçları yorum kısmında belirtebilirsiniz. Yeni yazıların bildirimini almak için site üzerinden e-posta ile üye olabilirsiniz. Diğer insanların da bilmesini istiyorsanız, emeği göz önünde bulundurarak linki değil siteyi paylaşmanız beni mutlu eder.

KENDİNE DEĞER KAT… Live Terra

KAYNAK:http://www.bbc.com/earth/story/the-making-of-me-and-you#/results/top

Barış Özcan/ Kaç paralık adamım? Youtube channel.

Yazı kategorisi: Güncel

ZAMAN GÖRECELİĞİ VE DİNLERDEKİ ÖTEKİ DÜNYA KAVRAMI İLE İLİŞKİLENDİRME

Dinlerde hep öteki dünyadan bahsedilmiştir. Öteki dünya ödül ve ceza olarak görülmüştür. Ayrıca insanlar iyi davranışları ile Cennet, kötü davranışları ile de Cehennem’i boylayacaklar kalıbı vardır. Bize öteki dünya denilince neden evrenden kopuk bir yer aklımıza geliyor ki? Bunu Einstein ‘ın izafiyet teorisi ile başlatıp rüyalar ve rüyanın diğer dünya dediğimiz kavramla bağdaştırıp devam etmek istiyorum. Einsteın izafiyet teorisini şöyle açıklıyor: “Bir insan çok sıcak bir sobanın yanında bir dakika kalırsa bu ona bir saatmiş gibi gelir ama güzel bir kadının yanında bir saat muhabbet etse bu ona bir dakikaymış gibi gelir.” Bu önermesi aslında uyku ile alâkalıdır. Einstein zamanın göreceli olduğunu savunuyor. Bizler ise uykunun yarı ölüm hali olduğunu söyleriz ve bilimsel olarak da önermelere göre evrendeki her yerde zaman aynı işlemez. Dünyada zaman çok farklı iken diğer bir boyutta zaman çok farklıdır . Bu söylediğime İnterstellar (Yıldızlararası) filminde yer verilmiştir.

Dinlerde insanın ruhu olduğu savunulur. İnsanın bedeni ölür ama ruhu ölmez. İnsan uyuduğu zaman rüyalar görebilir. 7 saniyelik bir rüya dakikalarca anlatılır. Demem o dur ki bu Einstein’ın zaman hakkında önermesi ile ve bilim adamlarının zaman evrenin farklı yerlerinde farklı işler önermesi ile çelişmez. Acaba insan rüya gördüğünde ruhu farklı bir boyuta mı geçiyor? Bu farklı boyut öteki dünya mıdır?Bence bu tartışmaya açık bir konudur.

Yazı kategorisi: Güncel

İBS NEDiR? NASIL GEÇER? | YAŞAYAN ANILAR

Bugün sizlere bahsedeceğim konu İBS. Havalı ismiyle Irritabl Bowel Syndrome, Türkçe meali Huzursuz Bağırsak Sendromu olan, girdiğiniz tüm çekaplarda sizi deli yerine koyan uyuz bir rahatsızlıktır kendileri. Zira görünürde vücudunuzda fonksiyonel olarak bozuk olan hiçbir şey yoktur. 
Sindirim sisteminizden tutun da beyninize kadar her tomografiden, MR’dan sapasağlam çıkarsınız. İçten içe bunun bir kuruntu olduğunu düşünüp normal yaşantınıza devam edersiniz. Ancak tüm o ağrılar, sindirim promlemleri ve düşünsel bulanıklıklar, hepsi bu sevimli hayalet İBS’nin sizde uyandırdığı belirtilerdir. 
İBS’nin ne olduğunu, bireyi nasıl etkilediğini ve tüm bu çıldırtan olayların nasıl sona erdirebileceğinizi size anlatacağım. Hadi gelin, başlayalım. 

İBS nedir?

Tıp literatürüne bir hastalık olarak yeni yeni girmiştir. Çünkü yukarıda da söylediğim gibi, görünürde hiçbir rahatsızlığınız olmadığı halde tüm bu belirtileri hissetmeniz normal değildir. Muhtemelen doktorunuz sizi ilk olarak bir psikoloğa yönlendirmiştir. Çünkü psikolojik olduğunu düşünmekten başka yapacak bir şeyi kalmamıştır.  
Halbuki bu psikolojik olmaktan daha çok vücudunuzdaki fonksiyonel bir bozukluktur.  
Şu sözü duymuşsunuzdur: Bağırsaklarınız sizin ikinci beyninizdir. Hatta İngilizce’de bir söz vardır: Feeling in my gut. Bağırsaklarımda hissediyorum. Türkçe’ye çevirdiğinizde biraz garip kalıyor. Ancak öyle doğru ki. Bağırsaklarınızdaki sinirler, vücut sisteminiz içerisinde en çok olanlar. Dolayısı ile heyecanlandığınızda veya korku duyduğunuzda acil tuvalet ihtiyacı hissetmeniz bundan dolayıdır.

İBS, genel itibariyle sizin birinci beyniniz ile ikinci beyniniz arasındaki iletişimsizlikten kaynaklanır. Yani üstteki beyin a derken, ortadaki beyniniz b demektedir. Bu da vücudunuzun içinde bir iç savaş başlangıcıdır.

Bir de bu rahatsızlığın kardeşleri vardır: Anksiyete ve panik atak. Tek tek gelmezler. Geleceklerse bir arada gelirler. Ölmüşüz zaten. Üstümüze bir kat daha toprak atsalar ne olur sanki değil mi?

En çok sevdiğiniz şeyler bir anda en çok korktuğunuz şeylere dönüşmeye başlar. Kalabalık ortamlar, havasız mekanlar, aşırı sıcak, aşırı soğuk… Bağırsaklarınızda hissettiğiniz gereksiz ağrı ve hareketlerin yanında bir de anksiyete atakları geçirmeye başlarsınız. 

Şimdi buradan sonrasını çok iyi okumanızı istiyorum. 
İlaçlar hiçbir işinize yaramayacak. Sadece geçici rahatlamalar sağlayıp bir süre sonra da alışkanlık yaratıp etkilerini yitirecekler. Biz geçici bir sürecin lüksünü yaşayamayız. Bize kalıcı bir şeyler lazım. Ancak eminim ilaç endüstrisi, parayla sattığınız sağlınızı geri kazanmanız için yine parayla sağlık satın almanızı isteyecektir.

Şimdi soracaksınız. Bre cahil, sen bunları nereden bilirsin?  
Haklısınız.  
Biliyorum. Çünkü yaklaşık olarak beş yıldan fazladır bununla yaşıyorum.  
İlk olarak on sekiz yaşımdayken, doktorun bir kağıda yazıp elime tutuşturmasıyla başladı bu süreç. Başımı eğip elimdeki kağıda baktım. Üç harf vardı üzerinde. İBS. Neydi ki bu?  
Hayatımı elime tutuşturduğundan bihaber çıktım odasından. Verdiği ilaçları aldım.  
Şimdi geriye dönüp baktığımda, belirtilerin on yedi yaşımdayken başlamış olduğunu görebiliyorum. Ancak o zaman öylesine bihaberdim ki kendimden, bunu idrak etmem imkansızdı. Üstelik üniversite sınavlarına hazırlanan lise son sınıf öğrencisiydim. Haftanın iki günü okulda, üç günü stajda, kalan iki günü de dershanedeydim. Staj günleri de erken çıkıp dershaneye gidiyordum. 
Üniversite sınavları bir yana, okuldaki bitirme sınavına ve bitirme ödevine de hazırlanmak zorundaydım. Yoğun bir tempo ve yüksek stres seviyesinde gezerken, kendimin nasıl farkında olabilirdim ki?

Ancak her şeyin bir dolum noktası vardı. 
Sabahları hissettiğim mide bulantıları, kusmalarım, ağrılarım, normalde yediğim her şeyin bir anda bana dokunması… Bunların hepsine yabancıydım. 
Ders dinlemekten, sınavlara girip bilgimi ölçmekten zevk alan ben, bir anda tüm bunlardan korkar hale gelmiştim. Çünkü sürekli olarak panik atak geçiriyordum.  
Doktorlardan hiçbir şey çıkmıyordu. Çoğu sakinleştirici veriyordu. Geçici hissizlikten başka bir şey değildi. Yine de kullandım. Yarımdan bire, birden ikiye çıkmaya başladım. Yaptığım şeyin sağlıksız olduğunun farkındaydım ancak artık yarım da, bir de kesmiyordu. Neyse ki bir şeylere bağlılığım hiçbir zaman fanatik şekilde olmadı.  
Zar zor liseyi bitirdim. O dönem ve devamında gelen üniversitenin ilk dönemi, hatırlamak istemediğim anılar listesinde bir numara.  
Üniversiteye başlamadan önceki yaz, ilaçlarıma bel bağladım. Çünkü yapılabilecek başka bir şey olduğunu bilmiyordum. İlaçlar bana kilo aldırmaktan başka hiçbir şey yapmadı. Bir ay sonra onları da bıraktım. Normal yaşantıma devam ediyor, ancak içten içe beni yiyip bitiren bir parazitle yaşıyordum.

Ben, lise birinci sınıftan itibaren üniversite hayaliyle yaşayan bir insandım. Ancak bir gece, arkadaşım arayıp okulların açıklandığını haber verdiğinde siteye girdim ve karşımda duran Marmara Üniversitesi yazısına öyle bir hissizlikle baktım ki. Havaya uçup, yaşasın Marmara’yı kazanmışım, diye bağırıp eğleneceğime, sakinlikle sayfayı kapattım ve o sırada yazmakta olduğum romanıma geri döndüm. Böyle bir dönemden bahsediyorum size. Gittikçe daha da dibi boyluyordum.  
Üniversite başladı.
Kocaman kampüs ve kendi içinde kaybolmuş ben.  
Bazen kaçtım, bazen savaştım.  
Pes ettiğim anlar da oldu, savaşma gücünü kendimde bulduğum anlar da.

Kim derdi ki lisedeki o başarılı, dersleri seven kızın daha ilk dönemden üç dersten büte kalacağın. Ama bu hayatta yükselmek ne kadar gerçekse, düşmek de o kadar doğaldı.  
İlk dönemi düşe kalka atlattıktan sonra ikinci dönem de kaçak göçek bitirdim okulu.  
O yaz bir karar aldım. 
Aldığım tüm kiloları geri verdim. Yeniden o eski kişi olmaya yaklaşmıştım. Ancak rahatsızlığım hala devam ediyordu.  
İkinci sınıfta, derslerimi toparladım.  
Üçüncü sınıfta kendimi.

Tüm derslerime girebilen, sınavlarda korkusuzca tüm sorulara yanıt verebilen, eğlenen, gülen, oradan oraya giden birine dönüştüm. Eskiden sakindim halbuki. Ama dedim ya bir savaşım vardı. Eski halimden %10 eksik, ancak olmak istemediğim halimden %90 daha iyiydim.

Nasıl mı? 

Eğer gerçekten bu rahatsızlığa sahipseniz, tüm o ilaçları çöpe atmakla başlayın işe. Ancak sakinleştiriciniz şimdilik kalsın. Arada ona ihtiyaç duyabilirsiniz.

1- Paketlenmiş Gıdalara Veda Edin!

İyileşme sürecindeyken yaptığım en büyük hata, paketlenmiş gıdaları yemeye devam etmemdi. Abur cubur bağımlısı değildim. Ancak zevkime düşkündüm ve dizimi izlerken böyle sağlıksız atıştırmalıkları yemeyi seviyordum.

Tüm abur cuburlarla aranızı bozun. Ben bunu kararımı verdiğim sene yapmaya başladım ve yaklaşık olarak 44 gündür ağzıma bir tane bile sürmedim. İnanın bana vücudum o kadar rahattı ki. Meğersem tüm o zehirli yiyecekler hem sindirim sistemimi bozuyor hem de düşüncelerim arasına toksik bir gaz gibi sızarak düşünmemi engelliyormuş. Uzaklaşınca bunu farkediyorsunuz.
Bunu yapmamın en büyük sebebi de, bağırsaklarımın kendisini onarmasına izin vermekti. Çünkü siz ne kadar sağlıklı beslenirseniz beslenin, arada yine bu zehirlerden yiyorsanız, bağırsak duvarınıza zarar vermeye devam ediyorsunuz. 
Yaklaşık altı ay boyunca kesin bir veto koyarak abur cuburu kendinize yasaklayın. Çünkü öyle güzel bir vücudumuz var ki zararlı şeyleri ondan uzaklaştırdığınız anda kendini hemen onarmaya başlıyor. 
Bazı şeyleri istiyorsanız, bazı zevklerinizden fedakarlık etmeniz gerekecek. Yok, hayır ben edemem diyorsanız, yazının buradan sonrasını okumanıza gerek yok. Sessizce burayı terk edip eski yaşamınıza dönebilirsiniz. Değişim içerden açılan bir kapıdır.

2- Tatlı, Kızartma ve Hamur İşleri

Tatlı, kızartma, hamur işlerinden mümkün olduğunca uzak durun. Tümüyle bunları bırakın demiyorum. Çünkü diğer maddeleri de yavaş yavaş yapmaya başladığınızda ciddi kilo vereceksiniz. Bunu dengelemek amacıyla haftada bir defayı geçmemek üzere, evde kendi imkanlarınızla yaptığınız bir tatlıyı, kızartmayı veya hamur işini yiyebilirsiniz. Ancak sonrasında az da olsa hissedeceğiniz rahatsızlık için sorumluluk kabul etmiyorum.  
Peki tatlı ihtiyacını nasıl gideriyorsun, diye sorabilirsiniz. En iyi tarafı şu ki, ben tatlıyı pek sevmem. Ancak arada benim de canım çekiyor. Öyle zamanlarda en büyük yardımcım, tarçın. Bir elma doğruyorum ve üzerine tarçın serpiyorum. Veya ev yoğurduma meyve doğrayıp üzerine tarçın döküyorum. Tatlı isteği falan kalmıyor.

 

3- Su Sizin En Büyük Dostunuz

Bol bol su içeceksiniz. Sizin en büyük yardımcınız o. Günde 2.5 litreden aşağıya düşmeyin. Aşırı abartarak da su zehirlenmesi geçirmeyin. Dikkatli olun. 

4- Spor spor spor, der Olimpiyaticus.

Haftada vakit buldukça egzersiz, yürüyüş, fittnes veya pilates yapın. Bu sizi hem daha iyi hissettirecek hem de vücudunuzun şekle girdiğini görünce mutlu olacaksınız. 

5- Ev Yapımı Her Şey Sizin Can Yoldaşınız

Yukarıda ev yoğurdu dedim. Aynen öyle. Ben sağlıklı yemek işine, ev yoğurdu ve ev turşusuyla başladım. Bu probiyotikler bağırsak floranızı onarmanızda size oldukça yardımcı olacaklar. Yapımını internette rahatlıkla bulabilirsiniz.
Eskiden anneannelerimiz, babaannelerimiz ne yediyse, onlara dönüş yapmamız gerekiyor. Çünkü içten içe hissediyorum, peki biz ne yiyeceğiz, sorularını. Sebze yiyeceksiniz. O kadar güzel bir yemek kültürümüz var ki aslında. Ailenizde sebze yemeği yapan yoksa bir adım atın ve siz yapın. Yapması da yemesi de çok güzel.

6- Stresten Uzak Dur(!) Ne?!

Bu tarz yazıların çoğunda hepimizi sinir eden bir madde vardır. Eminim aklınıza gelmiştir. Stresten uzak durun. Zaten genetik olmasından ziyade, genel olarak stres bizi bu hale getirmişken bundan uzak olun demeleri gerçekten çok komik. 
Stresten hiçbir zaman uzak kalamayacaksınız. Özellikle büyük bir şehirde yaşıyorsanız. Bunu öncelikle kabullenin. Ardından bununla savaşmanın yollarını bulun. Uzak durarak sadece ona karşı bağışıklık kazanmaktan kendinizi engellersiniz. Ben size tam tersini yapmanızı söylüyorum. Stresten uzak durmayın. Adrenalin duygusundan kendinizi ne kadar uzak tutarsanız, en ufak bir stres anında tüm dengenizi kaybetmeniz an meselesi olur. Korktuğunuz ne varsa yapın. İnanın bana, hiçbir şey hayal ettiğinizde daha kötü olamaz. 

7- Asla Pes Etme

Tabi bir de inatçı ve kararlı olmak gerek. Vücudun sürekli olarak kaçman gerektiğini söyleyecek. Büyük bir dinazor ordusuyla karşı karşıyaymışsınız gibi nabzınız atacak. Ortamınız bir anda daralacak. Kaçmayın. Nefes alışverişlerinize odaklanın, kendinize telkinler vererek sakinleşmeye çalışın.  
Komik. Bu telkinlerin gereksiz olduğunu düşünürdüm eskiden. Halbuki insanların kendine ve çevresine söylediği şeylerin ne kadar da önemli olduğunu tüm bu zaman içerisinde öğrendim. Siz de yapmayı ihmal etmeyin.  
Şimdi yirmi üç yaşında, mezun, bazı şeylerin savaşını vermiş ve Allah’ın da izniyle atlatmış bir abla, arkadaş veya kardeş olarak duruyorum karşınızda.  
Mutluyum. Asıl gücü ilaçlarda veya insanlarda bulmak yerine kendi içimde bulduğum için.  
Huzurluyum. Bu anları görebildiğim için.

Gururluyum. Geriye dönüp baktığımda başladığım noktadan oldukça fazla yol kat ettiğim için.

Ve umut doluyum. Hayatımda her şeyin daha da iyiye gideceğine inandığım için.  
İnişler çıkışlar her zaman olacaktır. Belki bu saniye itibariyle hayatımda her şey çok daha kötüye gidecek. Eyvallah, diyebilirim sadece, bunu engelleyemedikten sonra. Ancak biliyorum ki ben o beş sene önceki korkmuş kız değilim. Gelecek olan her neyse, onunla da başa çıkabilirim.  
Yavaş tırmandım, ancak bastığım dalların hepsi sağlamdı. 
Aynı sınavdan geçmiş veya geçiyor olan okuyan kişi, bu sözüm sana: Yalnız değilsin ve hiçbir zaman da olmayacaksın. Bir yerlerde seninle aynı şeyleri yaşayan birileri daima olacak. Kendine güven. O gücü içinde bul ki bir daha düştüğünde, kalkma gücünü de kendine bulabilesin.  
Şunu da unutma: Seni tanımıyorum ancak seni seviyorum.

-hhermine